1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. NAZIM HİKMET
Tercih Edilen Kadından Tercih Eden Kadına

Tercih Edilen Kadından Tercih Eden Kadına

kadının mücadelesi, sistemle, toplumla, kültürle, ataerkil zihniyetle olduğu kadar, kendi kendisiyle de bir mücadeledir.

A+A-

Nügen Derman Duru
nugenduru@hotmail.com

Biyolojik anlamda erkekle kadın arasındaki farklar, özellikle erkeğin kas gücü, kadının kas gücünün zayıflığı karşısında bir üstünlüğe dönüşür. İlkel dönemlerin koşulları kadının erkeğe bağımlı kılınmasıyla sonuçlanır. Tarım devrimi, mülkiyet ve onun bir sonucu olarak ortaya çıkan ataerkillik, aynı zamanda beraberinde doğanın tahribatını, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, yoksulluk ve sömürüyü getirir. Eşitsizlik ve sömürünün en acımasızının kadınlar üzerinden gerçekleştiği bir gerçek. İki cins arasındaki derin uçurumun bugün itibariyle boyutları, gazete manşetlerindeki kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz haberlerinde ve erkeklerin toplumsal yaşamdaki başarılarının anlattığı varsayılan sayısal verilerde saklı.

Bu uçurumun oluştuğu süreçte, toprağın önemli bir değer haline gelmesi, mülkiyetin doğuşu ve üretim sürecine erkeğin egemen olması gibi nedenler, giderek kadını toplumsal hayatta ikincil konuma düşürür.  Değişen ekonomik faaliyetlere paralel olarak kadının toplumsal konumunda ve rollerinde de farklılaşma başlar. Çok geçmeden kadın, doğuran bir makineye dönüşür; artık yapabileceği en iyi iş çocuk doğurmak ve onlara bakmaktır.  İnanç sistemleri onun eve kapanmasını sağlayacak içeriklere çoktan sahiptir. Erkek egemen koşullar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin başlangıç noktası olur. Böylece zorlaştıkça zorlaşan bir hayat başlar kadın için ve bu yüzyıllar boyu devam eder. Giderek içine kapanır, kendinden uzaklaşır, kendine yabancılaşır. Kadın olmanın kültürel inşası bu şekilde gerçekleşir.  Toplumsal eşitsizliğin en köklüsü olarak toplumsal cinsiyet ayırımcılığı, yüzyıllar içinde kadını yetersiz, beceriksiz, duygusal ve biyolojik olarak güçsüzlüğüyle “eksik” bir varlık olduğuna inandırır. Bu zihniyet kadını da ele geçirir, pek çoğunu öğrenilmiş çaresizliğe mahkûm eder.  

Kadını eksik bir varlık olarak göstermenin temelinde, erkeğin cinsiyet özelliklerinin üzerinden hareketle, kadına bir değer biçilmesi yer alır. Daha doğru bir ifadeyle, kadına biçilen değer, erkekte olduğu varsayılan özelliklerin (akılcı, güçlü, cesur vb.) karşıt olanlarını (duygusal, zayıf, korkak vb.) taşıdığı varsayılarak onun değersizleştirilmesidir. Kadın doğuştan getirdiği biyolojik özelliklerinden dolayı ikincil duruma düşürülür. Toplumsal ve kültürel koşulların da şekillendirdiği ataerkil düşünme tarzının dışına çıkamama, kadın kimliğini yıllarca kısır bir döngünün içine sokar. Bu durum aslında insanı (kadın-erkek) bir bütün olarak görmedeki yetersizlikle, varlık koşullarını tanıyıp gerçekleştirmeye çalışmadaki başarısızlıkla bağlantılıdır. Çünkü insan olmanın özünde, insanın yeteneklerini, eylem alanını genişletecek, insan haklarını sonuna kadar kullanabilecek bir yaratım sergileyebilme olanaklarını genişletme yer alır.  Oysaki özellikle tek tanrılı dinlerin yaradılışa ilişkin ve erkeği üstün kılan anlayışı oluşturup buna yüzyıllarca bağlı kalan ataerkil perspektif, başta kadın olmak üzere aslında insanın (dolayısıyla erkeğin de) varlık koşullarını kısıtlar. Bugün azaldığı iddia edilse de hala çoğu toplum aynı perspektifin pençesinde kıvranıp durur; farklı bakış açılarının oluşmasına zemin hazırlayacak esnekliği yakalamakta zorlanır. Her ne kadar sanayi toplumu kadın için iş fırsatları yaratmış olsa da aslında aynı zamanda kadın için işler iyice zora girer. Çünkü iş yükü ikiye katlanmıştır artık. Aleyhine oluşan birçok eşitsizliğin mücadelesinde ortaya çıkan kadın hareketleri ve feminist söylem bu ataerkil yapıyı zorlamış olsa da, geçen zaman dikkate alındığında, pek çok toplum için gelinen nokta yine de endişe vericidir.  

Bugün ataerkil yapıdaki pek çok topluma bakıldığında, kadın statüsünden beklenen rollerin, çocuk doğurmak, çocuğa bakmak, yemek yapmak şeklinde olduğu görülür. Kadının cinsiyet (biyolojik olarak doğarken getirdiğimiz konum) ile toplumsal cinsiyet ( söz konusu toplumun geleneksel yapısının yıllar içinde kemikleşmiş, gelenekselleşmiş davranış kalıpları) arasındaki farkı keşfetmesi zaman alır.

Cinsiyet rollerinin toplumun dayattığı roller olduğunun  (ki kültürel değerler toplumlara göre değişir ve gücünü dinsel ve ahlaki kurallardan alır) ve değiştirilebileceğinin kadın tarafından idrakinin sağlanması an itibarı ile ne kadar başarılmıştır? Hala daha dünyada azımsanmayacak düzeyde kadın, toplum tarafından kendine dayatılan rollere adanmış bir halde fedakârca yaşamını sürdürür. Onu ev işlerine ve çocuk bakımına mahkûm hale getiren sistem karşısındaki acizliği bir sorun olarak durmaya devam eder. Cinsiyetinden dolayı koşulsuz kabullendiği her yükü yazgısıymış gibi taşır. Hâlbuki cinsiyetlerin toplumdaki konumlarına bağlı eylemleri, toplumsal koşulların yaratıp kadına ve erkeğe dayattığı bir durumdur ve kültüreldir. Birey bunları doğduğu andan itibaren önce ailesinden sonrasında katıldığı sosyal çevrelerden öğrenir. Bu işlev, sosyalleşme dediğimiz, toplumun kurallarını değerlerini, kültürünü yeni nesillere aktarma sürecidir. Birey toplumun dayattığı rollere uyduğu oranda teşvik edilir, uymaması durumunda ise yaptırım uygulanır. Yazılı ve yazısız kurallarla sağlanan güçlü sosyal kontrol mekanizması, toplumsal cinsiyet rollerinin devamlılığını sağlar. Örneğin kadın için çocuk doğurmak, bakımını üstlenmek, şefkatli olmak toplumca en üst düzeyde beklenilen roller iken, erkek için ise eve para getirmek en üst düzeyde beklenilen roldür. Bu gün hala birçok toplumda evlilik ve çocuk yapma şart kabul edilmektedir. Çocuksuz bir aile pek çok toplumda bir anomali olarak görülmekte ve çocuk sahibi olmak duygusal ve toplumsal baskılar sonucu bir karar olarak alınmaya devam etmektedir.  Toplumsal cinsiyet denilen bu roller mevcut koşullar içinde kadının ve erkeğin algılanış şeklinden, ona biçilen değerden gücünü alır. Kadın için biçilen en önemli değer anneliktir. Bu nedenle çoğu kadın için başta annelik olmak üzere kendisine dayatılan bu rolleri yerine getirmeden başka gaile yoktur.

Bu gaile onu ister istemez içine hapsolduğu bedende, hayatını öğrendiklerinin, ezberlediklerinin, alışılageldiklerinin hapishanesinde bir mahkûm gibi geçirmeye kadar götürür. Bu döngü kendine biçilen rolleri ve hayatı her şeyi ile kucakladıkça sürer gider. Ta ki özeleştiriyi, sorgulamayı, direnişi ve başkaldırıyı kucaklamayı akıl edene kadar. Bu kucaklama, varlık koşullarını tam kapasite kullanamamadan dolayı yaşamın anlamsızlaşmasına, değersizleşmesine dur diyecek bir bilinç düzeyine erişmedir. Ancak bu sürecin de uzun ve zor bir süreç olduğu ve eğitimle de doğrudan ilişkisi aşikârdır. Bir kurtarıcı beklemek yerine kendi mağduriyetine, köleliğine ses çıkartabilmek, bunu göze almak gibi bir karşı duruştur bu.

Yaşadıklarıyla ilgili karşı duruşun ilk adımı, sistem denilen şeyin aslında kendi ile de alakalı olduğunu kavraması olacaktır. İlk adım, başta annelik olmak üzere, toplumca kendisinden istenilen davranışların kültürel olduğunu, sorgulanabileceğini, değiştirilebileceğini fark etmesidir. Özellikle annelik rolünün sorgulanması demek, çok tehlikeli sularda yüzmek demektir. Çünkü anne olmanın beraberinde getirdiği sorumluluk ile toplumsal cinsiyetin anneye yüklediği roller arasındaki çizgi hayati önemdedir. Annenin çocuğunun hayatındaki yeri, onun yoksunluğunun yaratacağı psikolojik ve toplumsal sorunlarla baş edebilmek çok az kadının göze alabileceği bir durumdur. Ancak tarihin seyrinin değişmesi, sistemin bir çarklısı olduğunu görüp, tarihi tekrar tekrar yazmak yerine onu dönüştürmeyi göze alarak çarkı kırmakla mümkündür. O nedenle kadının mücadelesi, sistemle, toplumla, kültürle, ataerkil zihniyetle olduğu kadar, kendi kendisiyle de bir mücadeledir. Yüzyılın koşulları geçmişle kıyaslandığında kadına bu konuda umut aşılayacak olanaklar sunar.

Modern ve postmodern zamanların kadını, işte bu ince çizgi üzerinde gidip gelerek ve kendini aşarak mücadelesini devam ettirir.  Geleneksel, entel, sıra dışı, uçuk,  silik, deli, ağırbaşlı ve daha pek çok nitelikle kategorize edilmelere maruz kalır. Çoktan alışkın olduğu bu ötekileştirmeler, bir anlamda hayata karşı direnişi gibi dursa da nihayetinde, inişli çıkışlı toplumsal mücadelesi çok tartışmaları da beraberinde getirir. Bireyselliğini, özgürlüğünü ve varlık koşullarını gerçekleştirmeye çalışması büyük bir cesareti, bir o kadar da büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Bu aynı zamanda çatışmalarla dolu bir gündemi göze almakla aynı şeydir.

Evet, 21. yüzyıl kadınının varoluş mücadelesi çok çetindir ve çatışmalarla doludur. Bu çatışmaları karşı cinsle, toplumla, kültürel şemalarla yaşar ama en büyüğünü ve belki de en acımasızını kendi içinde kendine rağmen yaşar. 

Kendi devriminin yol haritası, tercih yapabilme cesareti, risk alma ve bedel ödemeye hazır olmadır. Her halükarda, bedel ödemeye alışkın bir bünye artık bunu daha özgür koşullara sahip olmak için elbette yeniden göze alabilir. Risk alarak, sonuçlarını aklı ve yüreği değerlendirerek anne olmayı, aile kurmayı, çocuk yetiştirmeyi, kariyer yapmayı toplum öyle istediği için değil, sırf kendi istediği için özgürce tercih edebilir. Çünkü sistem denilen ve sürekli kendini yeniden üreten bu çarkın dişlileri ancak bu şekilde kırılabilir.


* İllüstrasyon: “Windly Tree Woman”, Özgür Meral

Bu haber toplam 3539 defa okunmuştur
Gaile 479. Sayısı

Gaile 479. Sayısı