1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Özden Selenge ile dil üzerine bir muhabbet
Özden Selenge ile dil üzerine bir muhabbet

Özden Selenge ile dil üzerine bir muhabbet

Dil bizim evimizdir ama aynı zamanda dünyamızın sınırlarını da çizer.

A+A-

Münevver Özgür Özersay
[email protected]

Özden Selenge ile dil üzerine bir muhabbet gerçekleştirdik... 

Münevver Özgür Özersay (M):

Özden Ablacığım, derler ki insan bir dilin içine doğar. Sizin kulağınıza çocukken ilk hangi sözcükler yerleşti? Kıbrıs’ın ev içi Türkçesi, sokak dili, büyüklerinizin kullandığı o eski kelimeler… Bugün romanlarınızda ve hikâyelerinizde yaşayan sözcüklerin ilk izleri sizin yüreğinizle nerede buluştu? Size kimlerden geçti?

Özden Selenge (ÖS):

Ben çok zor doğmuşum. Çok zor doğum yapmış anneciğim köyde... Ve “Öyle bir ses duydum ki,” der annem, “öbür çocuklarımın sesine benzemiyordu.” Sanki güler gibi ses çıkarmışım. Onun için hep gülmeyi, güldürmeyi çok önemsedim. Gülme de bir dildir... Daha diller çok. Ağacın, suyun, taşın, dağın, denizin, her şeyin sesi vardır aslında. Kendine göre bir dili vardır. Ve bu dilleri, kendi yüreğimiz ve algımız da çok genişse, biz bu sesleri algılar ve eserlerimize katarız.

O gülerek çıkardığım sesten sonra erken yürüyüp erken konuşmuşum. Ve tabii ki Aynakofo diye bir köyde doğduğum için, oranın değişik — her köyün, Kıbrıs küçücük yer ama yerellik bir yana, yöresel, köye özgü dilleri var. Alıştım, konuşmaya başladım ve durmadan da bir şeyler söylemeye başladım.

Babam beş dil bilen bir öğretmen — aydındı ve Türkçeyi daha ölçümlü konuşmaya çalışırdı. Annem bir köy ağasının en küçük çocuğuydu; annem köylüler gibi, Kıbrıs ağzıyla konuşurdu ve zaman zaman babam birçok sözcüğünü düzeltirdi. Annem de “Sen öğretmensin, Nazım Bey, sen öyle konuş, ben böyle konuşayım” derdi. “Çocuklar zora girer sonra” derdi babam.

Ama ben her ikisini de konuşurdum. Hatta Arapça sözcükler kullanırdı babam. Veyahut da deyimler, atasözleri... Onları ezberler ve söylerdim. Örneğin bir tanesi: “Gün doğmadan meşime-i şebten neler doğar.” Şeb gece. Meşime karın. Yani sabah neler olur, ne güzellikler! Gece onu doğurur.

Fakat bunları öğrendiğim gibi, köyümüz biraz küfürlü konuşan bir köydü; ben onları da öğrendim. (Özden Abla burada içtenlikle güler.) Ne olduğunu bilmeden öğrendim. Ve onları da kattım o Arapça, Farsça, Kıbrıs Türkçesi, ölçümlü Türkçe’nin içine. Onları da katınca bir gün babama söyledim. Babam çok kızdı. Çok kızdı.

“O kadar güzel kelimeler dururken bu kötü sözü — ki kötü sözler çok daha azdır — niçin kullandın babam?”

Ben gene kullanmaya devam edince küçük bir ceza yedim ve bir daha artık konuşmadım. Söylemedim. Hâlâ sevmiyorum. Çünkü bütüün o güzelim Türkçe — biz Orta Asya’dan da getirdik Türkçemizi, Kıbrıslılar. Çünkü Oğuz Türkmen boylarındanız ve orada hâlen yaşıyor, bizde de yaşıyor. O kadar çok sözcüğün içinde bu ağıza alınmaması gereken incitici sözleri niye kullanalım ki? Sevmiyorum. Yanımda söylenmesini de istemiyorum.

Ve çocukluğumdan bugüne kadar... Babam önce zorla okuturdu bize kitapları. İngiliz döneminde bütün çocuk klasikleri vardı kütüphanelerde. Ve onları önce babama öfke duyarak — herkes çıkar oynardı yaz günü, biz görevliyiz — o kitaplar okunacaktı ve “bana anlatacaksınız” derdi bir de. Okuduk da diyemezdik.

Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, İki Sene Mektep Tatili… Daha bunun gibi birçok kitabı okumakla geçerdi yazlarımız. Beş kardeştik; şimdi beşimiz de hastalık derecesinde okumayı seviyoruz.

Ben yazmayı da önemsedim ve dört yaşında kalemi, fırçayı elime aldım, bir daha da bırakmadım. Kitap benim canımdır. Can suyumdur. Ve asla ne şuradan okuyabilirim ne buradan. Hayır, ben kitabı elime alarak okurum. Yeni sözcükler de öğrenirim. Öylece kendi sözcük bahçemi, sözcükler ve renk okyanusumu oluşturdum.

M:
Renk demişken buradan devam edelim. Sizin metinlerinizi okurken insan yalnızca bir hikâye okumaz; bir tabloya bakar gibi hisseder. Kelimeleriniz renk, gölge ve doku gibi çalışır.

Kıbrıs’ta kullanılan eski Türkçe sözcükleri metinlerinize taşırken bu bilinçli bir tercih mi, yoksa dilinizin doğal akışı mı? Bir kelimeyi seçerken onun tınısı, hafızası, kokusu sizin için ne ifade eder? Bu kelimeleri yazıya geçirmek kültürel hafızayı yaşatmanın da bir yolu mudur?

 

ÖS:

Evet. Bilinçli. Özellikle bilinçli. Çünkü babamın öğretmenliği nedeniyle Kıbrıs’ın birçok köyünü gezdik. Gezmediğimiz köy yoktu. Ve ben küçücükten duyduğum ilginç sözcükleri kaydederdim.

On dört yaşımda örneğin Evdim’deyken “vakla” ve “penevet” sözcüklerini duydum. Hemen kaydettim. Vakla, harup düşüren değnek — ki sanırım İtalyanca’dır. Penevet de ekmek tahtası. Halbuki bizim Mesarya köylerinde ekmek tahtası derler; onlar “penevet” der.

Ben bütün bunları yaşadığım için illa ki kullanmam gerekmez. Ben şunu savunurum: Eğer bir şey yaşanırsa, o yazılır. Onun o sanata bir maya olarak, bir kök olarak, derin bir kök olarak katkısı olur; onun üzerine yapı, eser yapılandırılır.

Ve bir de birçok Kıbrıslının kullandığı — hani bazen alay konusu da olur — eski yazıtlarda, Orta Asya’daki yazıtlarda geçen sözcüklermiş. Doçent Doktor Canan İleri benim bütün kitaplarımı, tiyatrolarımı inceledi. Çok uzun yıllar çalıştı. Birlikte de çalıştık. Kıbrıs’a özgü deyimler ve sözcükler üzerine, etimolog olarak çok büyük bir kitap yaptı — orada duruyor, sonra bakarsın. (Bana kitabı gösterdi.) Hangi kökten geldiğini uzun uzun bilimsel bir çalışma yaptı ve kitaplaştırdı.

Ve hayret edersin: “Dönek”, “döndürek”. Hiç kullanılmıyor artık. Döndürek kullanılır mı? Hayır. Başka yabancı bir sözcük geçti yerine. “Yolak”, patika. “Ayakça”, pedal. Daha bunun gibi bize özgü… Taaa atalarımızdan getirdiğimiz ve İtalyancadan kalan, Rumcadan kalan, yarısı Rumca yarısı Türkçe sözcükler…

Bir kere ana dil, veyahut da bir dil — konuşulan dil — bir insanın vatanıdır da aynı zamanda. Vatanı nasılsa onu da korur. Eğer bütün bunlar yaşanmışsa, konuşulmuşsa — e, bunlar konuşulur da yazılır da; müzik sözü de olur, beste de olur, şarkı sözü de olur, destan da olur. Her şey de olur. Bir tek sözcük bazen bir öykü de çıkarır, bir oyun da çıkarır. Onları öldürme hakkımız yoktur. Bir zaman yaşamıştır. Gittikçe yitiriyoruz. Yitirdikçe… (durur)…

Şimdi artık dünya bir yazarın kaç sözcükle kitap yazdığını hesaplıyor. O bizim zenginliğimizdir. Kıbrıslıca sözcükler bizim zenginliğimizdir.

Ve bir de yine dilci birçok öğretim üyesiyle konuştum: “Yanlış Türkçe diye bir şey yoktur” diyorlar. Öyle şey yoktur. Çünkü birçok ülkede Türkçe, Türki cumhuriyetlerinde Türkçe konuşulur ama bizim gibi Türkçe değil. İşte “ölçümlü” Türkçe. Onlar için de Türkçedir.

Onları dilimizden atmak, kültürümüzden atmak; ona saygısızlıktır, yaşanmışlığına ihanettir. Onları araya yedirerek, ölçümlü Türkçeyi de doğru konuşmaya çalışarak hem bir tat veriyorum hem zenginleştiriyorum hem de onların vazgeçilmez olduğunu kabul ettirmek istiyorum. Vazgeçilmezdir çünkü.

M:
Böyle bir etimologla çalışmak sizde nasıl bir dönüşüm yarattı? Kendinizi görünür hissetmenin ötesinde, dilin kökenlerine bu kadar yakından bakmak size nasıl bir farkındalık kazandırdı? Daha önce bilmediğiniz ya da başka bir gözle görmeye başladığınız ne oldu?

ÖS:

Elbette. Ben küçücük bir çocukla konuşurken bile onun o çocuksu benzetmeleri… Çocuk dili bile beni zenginleştirirken bana bir şey katar. Kendimi daha fazla… tabii manevi olarak… yüreğimin daha sık, daha heyecanlı aktığını, kanımın daha ılık ılık dolaştığını, beynimin beni sevdiğini hissettirmesi benim için çoook özeldir.

Bebeklerle konuşmaya, yaşlılarla konuşmaya, yaş alanlarla, gençlerle, her yaş, her insanla konuşma benim en büyük zenginliğimdir.

Fakat Doçent Doktor Canan İleri bütün Türkçe konuşulan ülkeleri gezdi ve kitaplar çıkardı. Kendisi hemen hemen her gün, sık sık geliyordu. Eşi de hocaydı. Ve onunla geçirdiğim zaman sanki ben burada değilim; bir masal şehrindeyim, bir efsanenin içindeyim.

Belli dağlar var, renk renk, en güzel taşlarla, otlarla, çiçeklerle donanmış bir dağın tepesinde, miskler gibi bir havada Canan Hocamla birlikte üretiyorum. Üretiyoruz. Arada bir dinleniyoruz. Gene dili konuşuyoruz.

Ve Kıbrıs’ın ne zengin bir dili olduğunu bir kez daha anladım. Ben zaten bunun ayrımındaydım ama onun gibi o kadar muhteşem bir hanım — sade, alçak gönüllü, inanılmaz bir insanla tanıştım. Eşi de öğretim üyesiydi. Evimin dekorunu düzenler, bahçemizde çiçeklere bakardı bu aralarda. Aralarda bir şeyler atıştırırdık. Yine devam ederdik. Altı yedi saat…

Canan Hocam gibi bir dilci ile çalıştıkça bende yazma, daha çok yazma, daha çok araştırma, daha çok sözcük ezberleme isteği doğdu. Farsça üzerinde ben çok durdum. Evet, çok zengin bir dil ve Türkçede Farsça, Arapça kökler çok var.

Örneğin “sebz” Farsçada yeşildir. Biz sebze yaptık. Ben gocunmuyorum başka dillerin köklerinden alındığı ve sözcük üretildiği, türetildiği için.

Bu dillerin kökenine de indik. O yoğun çalışmalarımız dediğim gibi beni hem olduğum yere — evimi seviyorum, anne karnımdır evim, o kadar güvende hissediyorum — ama sanki ben birçok ülke gezdim, birçok değişik yerlere gittim, uçtum.

Derler ki gökyüzü yedi kattır, Sidre… ve Tûbâ ağacı da tersine, aşağı doğrudur yaprakları — bunlar söylence tabii… Meğer on beş katmış. Ben o on beşinci kata kadar çıktım. Ondan sonra epeyi de ürettim. Resim ürettim. Renkler aklıma geldi.

Acıları, hüzünleri bile ben sevdim. Benim hüznüm, başkasının hüznü. Daha çok insan tanımaya, daha çok insana dokunmaya, daha çook yüreklerin çarpmasını dinlemeye, doğanın diline daha çok kulak vermeye başladım. Gerçi bu benim çocukluğumdan beri özelliğimdir. Babamda da vardı. Annemde resim yeteneği vardı.

Babam da bir kır gezisine gittiğimizde “Hadi çocuklar, güneş eteklerini topladı gidiyor, evimize dönelim” derdi. Böyle şairane sözleri vardı. (Yine güler.)

Oldu mu? Resimlerimi de anlatayım mı?

Her resmimde öykü, her öykümde de bir resim var. İnce. En ince ayrıntılara kadar zaman zaman girmek, okuyucuyu biraz zora koymaktır. Okuyucuyu ve izleyiciyi sanatçı zora koymalıdır. Çünkü nitelikli okuyucu, nitelikli izleyici kendini yükseltecektir. Sanatçı da ona yardımcı olacaktır.

Hiçbir zaman sanatçı anlaşılsın diye aşağılara inmez. O hep çıkar, çıkar… (eli — avuç içi yukarıya doğru bakarken çıkışı göstererek yukarıya doğru elini yükseltir) ve dolayısıyla toplumda da o çıkışlar başlar.

Sanatçı toplumun nabzıdır. Ve yaşanılan gerçeklikleri ne resmî ideolojiler ne de resmî tarihler doğrusunu anlatır. Bu görev sanatçınındır. Bütün sanat dallarının. Çünkü o yaşanılanlar mutlaka bir kültür olarak öteki nesillere, insanlara aktarılıp hem var etmek, var kılmak ve var kalmaktır.

Sanatçının işi zor. Ama bu zorluk bizim başımızın üstüne. Yüreğimize astık bu zorluğu biz. Kenetledik.

Şimdi mağara devri resimlerine gidecek olursak… Sözde ne var bitkilerde, şurada burada… Ama zaman o zamanın insanı, onları çözebilecek yetisi var mı? Belki de çözmüştür. Çünkü ses çıkarırlar. Ama kadınlar daha zayıf, daha küçük olduğu için evde; erkekler ormanda av peşinde. Ama özel bir grup bütün bunları, hayvanları, gördüklerini mağaralara kanları toprakla karıştırarak, bitkiyle muhteşem resimler çizdiler. Ne sanatı, ne şusu…

Demek ki sanatçılar özel bir enerjiyle yaratılırlar. O artık daha çözümlenemedi. Mutlaka çözümlenir ama benim düşüncem budur.

 

Veya köyde… Köyün birinde okula gitmemiş insanlar… Ne yetenekli müzik, tiyatro… Demek ki o enerjiler veya ruhları kaldırabilecek, onları taşıyabilecek terazidedir.

 

M:
Kitaplarınıza baktığımda — Fincandaki Kraliçe, Boncuklar Senin Olsun, Sana Sevdam Sarı, Alkiyone Deniz Kuşu — hepsinde güçlü bir kapsayıcılık ruhu hissediyorum. “Ayrımcılık dilde başlar” derler ya… Sizin dilinizde bilinçli bir kapsayıcılıktan söz edebilir miyiz? Yazarken etnik köken, yaş, fiziksel durum gibi ayrımları nasıl konumlandırıyorsunuz? Bu konuda ne söylemek istersiniz?

ÖS:

Çok sevdim bu soruyu. Tanım gayet yerinde, gayet güzel.

Tabii ki… Benim için dünyanın neresinde olursa olsun, madem ki bir bebek olarak annesinden doğar, hangi kültürde… hangi… (duraksar)…

Ben insanın ne boyu, ne şekli, ne dış görünüşü… (yine duraksar)… Herkes insandır. Ve şunu da savunurum: Madem ki insan olarak doğar, bir insan gibi yaşamayı hak eder her canlı. İnsan gibi!

Ha, çok zenginlikten, paradan, lüksten söz etmiyorum. Bir insana ne yaraşırsa, insani değerler neyse, hepsi o yeni doğan insanın, bebeğin olacak. Ve insan gibi yaşayıp insan gibi de ölme hakkı var bir insanın.


M:
Hatta hatırlıyorum, bir romanınızda yatağa bağımlı bir kadın vardı ve eşi ona büyük bir sevgi ve sabırla bakardı. Orada bile bir dışlama yoktu. Eşit bir aile bireyi olarak muamele görürdü. Çok etkilenmiştim; hâlâ aklımda canlı.


ÖS:

Çok iyi hatırladın, Münevverciğim.

Dediğim gibi… Bir taş değerliyse ve yerinde değerliyse; bütüüüün doğada, canlı cansız her şeyin bir enerjisi, bir değeri varsa; bir ağaç kurumasın, bir dere susuz kalmasın, bir göl kurumasın, dağlara dokunulmasın…

Ha! Hiçbiri insana ait değildir bunların — onu da söyleyeyim! Birbirimize aitiz.

İnsan, bütüüüün dünyadaki yaşadığımız bir karış toprağa saygılı olacak. Ki o toprak da hisseder; toprağın da enerjisi vardır. Günü geldiğinde o toprak da bir şeyler açsın veya açmasın; o tozu, o rengi, o haki rengiyle toprak güzelliğini biz nakşedelim bütün beynimize, hücrelerimize.

Her şeyin bir önemi vardır, bir değeri, bir yeri vardır. Ve… Neydi sorduğun soru? Ondan biraz kaçtım galiba? ????


M:
Yok, tamamdır. Tam olarak da sorduğum soruya cevap veriyorsunuz aslında. Aidiyeti anlatıyorsunuz.


ÖS:

Herkes, her insan birbirine… İnsan insanın acısını alır. İnsan insana dokunur, sevincini, her şeyi paylaşır, bildiği kadar tabii. Ama başka insana zarar vermek ne demek? Onun özgürlüğüne, düşüncelerine zarar vermek?

Herkesin elbette ki bir düşüncesi var. Ha, kötü eylemlere elbette karşıyım. Ama bir insan onu sever, öbürü başka bir rengi sever.

Zaman zaman eskimiş, tamamen fosilleşmiş değer yargıları olur. “Yaşlılar kırmızı giyemez.” Nerede yazılı bu? Hangi anayasada? Anayasası mı var bunun?

İnsan dünyaya insan olarak gelirse ve bütün canlılar, cansızlar yaşıyorsa; kimse kimseyi tüketemez. Kimse kimseyi incitemez.

Yaşlılar… Belli bir yaşa gelenler bütüüüün hayatları boyunca sırtladılar. Dağlar taşlar aştılar. Engelli yollardan yürüdüler. Veya engelsiz yoldan yürüdüler. Ama yürüdüler.

O belli bir noktaya geldiğinde, o yaşanmışlıkları için — doğrusu için, yanlışı için; tabii ki yanlış da olur — ona o sevgiyi vermek gerekir.

Yeni doğan bir bebeğe, yürüyemeyene, göremeyene, alamayana…

Ben öğretmenliğimde makas alır, şampuan alır ve o minicik yavrularımın başlarındaki kötü şeylerden arındırmak için keser, o şampuanlarla yıkar, pırıl pırıl yapardım çocuklarımı.

Ve çok sevdim hep öğrencilerimi de. Onlar hâlâ bana sevgi mesajları gönderirler.

Zaten bu dünya — aç parantez doğum, kapa parantez ölüm — ne öncesi bilinir ne sonrası. Aman zaten bilmeyelim.

O ikisi arasında bize verilen zamanı harcamayalım; kullanalım.

Sevgi yürekten… Kalp kaslardan oluşan bir organdır. İçine sevgiyi koyduğunuzda yürek olur. O yürek o kadar çok sevgiyi sığdırır, o kadar çok bilgiyi de sığdırır — beynimiz de.

Daha iyi insan… Saf, hiçbir şeyi bilmeyen bir bebek olarak geliriz. Giderken de niçin aynı temizlikte gitmeyelim? Güzel şeyler bırakalım.


M:
Bu acıları bir kenara iteriz dediniz ya… Acı sonradan gelir. Mesela dilimizde, çocukluk evimizde bunu ifade etmek için çok güzel sözcükler var aslında. Ama bunları dilimize yansıtamayışımızın, içselleştiremeyişimizle ilişkisi var mı? Yoksa o yaşta güzel olan o mu? Sonradan mı onları taşıyabileceğimiz yaşta ifade ediyoruz?


ÖS:

Taşıyamayız. Çünkü tertemiz bir bebek olarak gelir, ilk çığlığımızı atarız ve hemen annemizden süt içmeye başlarız. O kadar temizdir ki bütün o sözcükleri, o davranışları… O ağlaması bile.

Bir yazar söylemişti: Bütün dünyadaki çocuklar aynı dilde ağlar ve aynı dilde güler.


M:
Rıfat Ilgaz sanırım.


ÖS:

Evet.

O yavaş yavaş yürümeye başlar, düşer, kendi kalkar veya anne babası kaldırır. Kendinin kalkması daha iyidir tabii — daha sıkı bassın.

O yavaş yavaş kötülüğü, ölümü, zulmü bilmez.

İlk ölümü gördüğümde günlerce ne olduğunu, nasıl olduğunu, nereye gittiğini içimde çözmeye çalıştım. Durmadan resim yapardım.

Sonra babam anneme, “A Zehra, bu çocuk ne gördü?” dedi.

İlkokuldan sonra liseye geçtiğimiz çağlarda artık acıyı dahil ettik hayatımıza.

Ufak hüzünler, küçük acılar sanatçının beslendiği konulardır. Büyük sevinçler bizi beslemez. Küçük acılar, düş kırıklıkları, bir acı söz…

Bir de ben sözcüklerle ilgili bir kitabımda yazmıştım. Annemin adı Zehra’ydı. Zehralar bana zulmü, kederi, zinciri, zindanı çağrıştırır. Z ile başlayan sözcüklerde bir sertlik hissederim.

Ama ç ile ş’yi çok severim. Çiçek, çimen, şırıl şırıl…

Z beni ürkütür ama yine de kullanırım.

M:
Eviniz için “anne karnımdır” demiştiniz. Benzer bir şeyi dil için de söyleyebiliriz belki: Dil bizim evimizdir ama aynı zamanda dünyamızın sınırlarını da çizer.

Kıbrıs gibi çok katmanlı bir coğrafyada dil bazen kimliğin sığınağı, bazen de bir direniş alanı olabilir. Kıbrıs Türkçesini yazıda yaşatmak sizin için bir direniş midir?

Genç kuşakların dili hızla değişirken korunması gerektiğini düşündüğünüz şey nedir: Kelimelerin kendisi mi, onların taşıdığı ruh mu?

Ve son olarak… Seksen yıllık bir dil yolculuğunun bu aşamasında genç yazarlara bırakmak istediğiniz en önemli duygu ya da emanet nedir?

ÖS:

O kitapta zaten emanetimiz var. Yani emanetimiz kitapta. Hem vefadır, hem direniştir, hem saygıdır. Hem yokluklarının ardından kimse ağıt yapmıyor, kimse üzülmüyor, kimse aldırmıyor. O görevi ben üstlendim. Benim görevimdir.

Onu eğer yapmadan, tamamlamadan gidersem — hani derler — gözüm açık gider.

Mutlaka Kıbrıs’ta yaşanılanlar da, resimlerimde de onlardır. Çünkü yaşanılmıştır. Onları unutmak, o sözcüklere bir ihanet değil mi?

Hem direniştir. Hem yeni nesle bir kalıttır. Hem ben onları zaten çok seviyorum. Onlar benim çocukluğumdur. Bir insanın çocukluğu da anayurdudur. Anayurdumun gerçekliğinde bütün bunlar vardır. Yaşanmıştır. Benim haddime mi onları inkâr edeyim? Bu vefasızlıktır.

Onun için hepsini zaten…

Bir sözlük için çalışıyorum şimdi, yatarak. Hep resimlerimi de yatarak yapıyorum böyle (kendi yatış pozisyonuna işaret eder — zira söyleşiyi yaparken sırt ağrıları nedeniyle yatmak zorundaydı). Bir hayli yaptım gene dün.

Onları yatarak da olsa, bilincim yerinde oldukça… O kadar zengin sözcüklerimiz var ki. Ve bu acıdır ki biz bunun ayrımında değiliz. Türkiye’den gelen dil bilimciler gidip yaşıyor… Örneğin Çatoz’da özel bir Türkçe var. Çok özel. Ve gelip orada yaşıyor, onun sözlüğünü yapıyor.

Ben eski bir kitap geçirdim elime: Güneyde Türkmen Obaları. Okudukça hayretler içinde kaldım. Bizim kullandığımız sözcükler.

Bizim hangi hakkımız var onları katletmeye, yok etmeye, olmadık saymaya, görmezden gelmeye? Eğer ki bir beyin ve yürek taşıyorsak, bu ihanettir. İhanetten başka bir şey değildir.

Onun için ben durmadan birçok insanla görüşe görüşe kazıyıp kazıyıp çıkarıyorum.

Örneğin “bezelye” sözcüğü. Bizelli. Brünzel. Bezelya. Bizelya. Her bölgede değişik söylenir. O bir dilin zenginliğidir. Ben onu atamam. Ve görmezden de gelemem.

Ben ağır aşıksam, tutkunsam bu toprağa — ki büyük aşkımdır, sevdamdır — ben o sevdama sahip çıkacağım. Ben bu yaşıma kadar hiç kimseye ihanet etmedim. İhanet edenleri de sevmem diyeyim açıkçası. Aldatı yanlıştır. Hangi konuda olursa olsun.

Ben çocukluğumu ve burada konuşulan o güzel sözcükleri aldatamam. Sahip çıkarım. Ömrümün sonuna kadar da sahip çıkacağım.


Örneğin bir şey söyleyeyim: Bizde Çatoz bölgesinde “kurkuda” derdi eskiler. Meğer “gurkuda” imiş — İtalyanca.

“Keçemen” diye bir sözcük duydum. Keçemen, keçemen… Ne olduğunu anlayamadım. Meğer “keçi emen”miş. Keçinin sütünü emermiş onlar… Aynı sözcük. Bizde bir harf düşmesiyle.

Harf düşmeleri olabilir.

Şimdi yanlış Türkçe nedir? Aklıma gelen dilbilgisi hatasıdır. Mesela “mişi, mışı” yüklemin sonuna koymak gibi. Halbuki bazı yerlerde öznenin sonuna koyarlar. Hayır. O dilbilgisi yanlışı başkadır.

Kıbrıs ağzı, Kıbrıs sözcükleri ahenkli, müzik gibi, denizin sesi gibi, hafiften esen bir ağacın hışırtısı gibi… O kadar şairce sözcüklerdir kullandığımız. Niye inkâr edelim ki?


M:
Harika. Çok teşekkür ederim.

Bu haber toplam 317 defa okunmuştur
Gaile 525. Sayısı

Gaile 525. Sayısı