1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Surlariçi’ne renk katan mekân; Tezgah Cafe
KKTC’de Piyasalaşan Yükseköğretim Düzeni

KKTC’de Piyasalaşan Yükseköğretim Düzeni

Üniversite eğitim personeli dünyanın en kalifiye personelidir. İyi eğitim vermek için doktoralı hocalar bulmanız gerekir. Özellikle yurtdışında doktora programlarını bitirmek hem uzun, hem masraflı bir süreçtir.

A+A-

 

Yonca Özdemir
yoncita@gmail.com

 

KKTC dediğimizde aklımıza ekonomik kaynak olarak önce turizm, sonra da yükseköğretim sektörü geliyor. COVID’den dolayı turizm sektörünün küçülmesiyle yükseköğretim sektörünün önemi KKTC’de daha da çok artacağa benzer. Sonuçta kalitesinden, işlevinden pek çok kaybetse de pandemi zamanı mecburen geçtiğimiz online yaşama en hızlı ve kolay ayak uyduran kurumlar üniversiteler oldu. Ancak sektörün iyiye gittiğini de söylemek mümkün değil. Zaten yükseköğrenimi “ekonomik sektör” olarak tanımlamak başlı başına bir sorun değil mi?

***

Öncelikle yükseköğrenimin mihenk taşı olan üniversitelerin ne olduğunu doğru olarak anlamak zorundayız. Üniversiteler bilimsel ve sosyal kurumlar olarak eğitim sisteminin en üst basamağında yer alırlar. Üniversitelerin işlevi ve kapsamı her çağda ve her coğrafyada değişiklik gösterir. Bilgi üretme ve yayma işlevleri nedeniyle üniversiteler hem siyaset ve devletle, hem de toplumun yaratıcı ve düşünsel yönü ile doğrudan ilişki içinde olmuştur.

Üniversitelerin işlevleri temel olarak entelektüel ve sosyal işlevler olarak ikiye ayrılmaktadır.  Üniversitenin entelektüel işlevi olan öğretim ve araştırma, aklın yetiştirilmesi ile temel fikir ve kavramların aktarılmasını içerirken; üniversitenin sosyal işlevi, entelektüellik ile toplumun gelişmesi arasında bir denge ve bağ kurmaktadır. Bu yüzden de bir ülkedeki üniversiteler ve toplumun genel gelişmişlik düzeyi arasında güçlü bir ilişki vardır ve üniversitelerin önemli sosyal kurumlar olarak kendi toplumlarının dönüşümüne yön vermesi beklenir.

Üniversiteler de aynı zamanda toplumlarındaki dönüşümden etkilenmektedir. Bu nedenle, günümüzde ulusal sınırları aşmış olsalar da, üniversiteler her devletin kendine özgü tarihi gelişimi, kültürel ve sosyal yapısı ile birlikte şekillenen belli karakterleri taşımaktadır. Hatta bir iddiaya göre, Lenin üniversiteler için “toplumun tüm çelişkilerini yansıtan küçük birer aynadır,” demiş. Peki, KKTC üniversiteleri bizim toplumuzun hangi çelişkilerini yansıtmaktadır?  Bence en az üç çelişkiyi çok iyi yansıtmaktadır:

  1. Siyasi tanınmamışlığın yarattığı çözümsüzlük
  2. Kuralsızlık ve denetimsizlik (çarpık piyasalaşma)
  3. Hizmette düşük kalite

Birbiriyle bağlantılı bu üç açıdan Kuzey Kıbrıs üniversiteleri KKTC gerçeğini çok açıkça gözler önüne sermekte. Uluslararası ambargolar ve küçük ölçekli pazarı sebebiyle ekonomik açıdan oldukça kısıtlı kaynaklara sahip Kuzey Kıbrıs’ta eğitim daha en başından bir sektör olarak planlanmış. Üniversitelerin kuruldukları yerlerde önemli bir ekonomi yaratması bekleniyor. Nitekim üniversitelerin olduğu yerlerde emlak fiyatları yükseliyor, tüketim artıyor ve kampüsler de piyasa mantığına göre oluşturularak üniversitelerin kendisi bir pazar haline getiriliyor. Böylece ekonomik ambargolar ile dar bir alana sıkışmış olan KKTC ekonomisi üniversiteler yoluyla hem döviz akışı sağlamaya, hem de iç pazarı ayakta tutmaya çalışıyor. Ayrıca “ne kadar yabancı öğrenci gelirse o kadar KKTC’yi dünyaya tanıtmış oluruz,” mantığıyla yükseköğrenim sektörü siyasi tanınmamışlığımıza da bir çare olarak görülüyor. Ancak, KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığından doğan uluslararası denetimsizlik, zayıf ve tamamen siyasi çıkarlar üzerine dönen bir devlet mekanizmasıyla da birleşince her sektörde olduğu gibi eğitim sektöründe de her şey piyasanın kucağına kontrolsüz bir şekilde atılmış durumda. Her yıl sayısına yenileri eklenen üniversiteler bazı sermaye gruplarının yeni kâr kapısı ya da en azından vergiden kaçma yolu olarak görüldüğünden, sürümden kazanma mantığı ile çok sayıda ama düşük seviyeli öğrencileri adaya getirmek üniversitelerin “pazar stratejisi” haline gelmiş durumda. Sunulan eğitimde de niteliğe önem vermeyip, “hocalara ne kadar daha fazla ders yükleyip kârı artırabilirim” mantığı ile hareket eden üniversiteler kalitesiz bir hizmet sektörü yaratmakta.

Bugün özellikle kalite standartlarını sağlamayan ve zaten topluma hizmet etme derdinde de olmayan özel üniversitelerin sahiplerine kâr sağlamak haricinde neye hizmet ettiği meçhuldür. Topluma en çok hizmet verebilecek kapasitede olan ama gelecekleri kısa dönemli hükümet politikalarına ve siyasi çıkarlara terk edilen kamu üniversitelerinin topluma olan katkıları ise, güçlü akademik kadrolarına ve büyük çabalarına rağmen, istenen seviyelere ulaşamamaktadır. Bir ülkenin ileri teknoloji gücü, genel olarak bilimi önemseyen bir toplumsal kültürün, özel olarak da etkin bilimsel eğitim ve araştırma kurumlarının varlığıyla olanaklıdır. Ancak KKTC üniversitelerine böyle bir misyon yüklenmemiştir. Yükseköğretim de turizm sektörü gibi, sadece ülkenin kıt ekonomik kaynaklarına katkıda bulunacak bir “motor sektör” olarak konumlandırılmıştır. Hâlbuki üniversiteler eğitim, araştırma, kültür ve sanat etkinliklerinin birlikte yaşandığı bütüncül kurumlar olmalı, gençlerimiz de bu ortamda nitelikli ve çağdaş bireylere dönüşerek toplumsallaşmalıydı. Ne yazık ki bugün Kuzey Kıbrıs’ta başarılı liseli gençlerin neredeyse tamamı yurtdışındaki üniversitelerde eğitim almayı tercih etmektedir. KKTC üniversitelerinin payına düşen ise genelde Türkiye’den gelen düşük puanlı öğrenciler ya da yurtdışındaki acentelerin “Avrupa’ya gidiyorsunuz” diye kandırdığı yabancı öğrencilerdir. Şunu da belirtmek gerekir ki her iki grupta da istisnalar mevcuttur; yani başarılı ve gerçekten okuma hevesi ile gelen öğrenciler de adaya gelebilmektedir. Peki, bu öğrenciler buradaki eğitim ve yaşam tecrübelerimden memnun kalıyor mu? Ne yazık ki, genellikle hayır.

Adadaki büyüyen yükseköğrenim faaliyetlerinin hızla bir sömürü sistemine dönüştüğünü de görmekteyiz. İşin öğrenci boyutuna bakacak olursak, özellikle yabancı öğrenciler ile ilgili durum içler acısıdır. KKTC üniversitelerin çoğunun politikası ne pahasına olursa olsun daha fazla öğrenci getirmektir. Bu amaç uğruna anlaştıkları acenteler aslında bir kısmı okuma niyetiyle gelmeyen binlerce kişiyi Kuzey Kıbrıs’a taşımaktadır. Bir kısım öğrenci ise paralarını bu acentelere kaptırıp adaya geldiklerinde türlü zorluklara maruz kalmaktadır. Sonuçta en azından kâğıt üzerinde KKTC üniversitelerinde kayıtlı 140 farklı ülkeden 40 bin kusur yabancı öğrenci bulunmakta. Bu öğrencilerin azımsanmayacak bir kısmı daha sonra kaçak işçi olarak çalışmakta ve düşük ücret ve kötü çalışma koşulları altında sömürülmektedir. Daha önce Gaile’nin 3 ve 10 Aralık 2017 sayılarında da ele alınan DAÜ-SEN’in hazırladığı rapora göre, uluslararası öğrencilerin yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, ırkçılık, emek sömürüsü ve cinsel istismar gibi ciddi sorunlara maruz kaldığı saptanmıştır. Yani, adaya getirilen öğrencilere adada güzel bir tecrübe yaşatamadığımız da açıkça ortadadır.

***

Daha ilk paragrafta bahsettiğim gibi, yükseköğrenimden sektör olarak bahsetmek başlı başına bir hata. Ancak her yerde üniversiteler adeta şirketleşmeye ve öğrenciler de müşteri olarak nitelendirilmeye başladı. Amerika ve İngiltere gibi en gelişmiş ülkelerde başlayan yükseköğrenimin piyasalaşması ve eğitimin metalaşması süreci, günümüzde tüm ülkelere sirayet ettiği gibi, bize kadar ulaşmıştır. Buna da çok şaşırmamak lazım. Ancak bizdeki durum sadece piyasalaşma değil, çarpık bir piyasalaşmadır.

Kuzey Kıbrıs’ta çarpık piyasalaşma sonucu rekabetin de kalite boyutundan uzak bir şekilde gelişiyor olduğunu gözlemliyoruz. Mantar gibi türeyen özel üniversitelerin sayısı aldı başını gitti. Bugün YÖDAK sayfasına baktığımızda KKTC’de yirmi adet aktif üniversitenin var olduğunu görüyoruz. Bu kadar dar bir piyasada bu kadar üniversitenin olması akla binlerce soru getiriyor. Çünkü biliyoruz ki eğitim hakkıyla yapıldığında hiç de çok kârlı bir ekonomik alan değildir. O yüzden dünyanın en iyi üniversiteleri bile aslında öğrencilerden aldıkları harçlarla ayakta duramaz. Mutlaka devlet desteği ve yüklü bağışlar alırlar. Üniversite eğitim personeli dünyanın en kalifiye personelidir. İyi eğitim vermek için doktoralı hocalar bulmanız gerekir. Özellikle yurtdışında doktora programlarını bitirmek hem uzun, hem masraflı bir süreçtir. Bu kişileri ucuza çalıştıramazsınız; ucuza çalıştırmaya kalkarsanız bu insanların nitelikli eğitime ve bilime yapacağı katkıyı sıfırlarsınız. Üniversiteyi liseye çevirirsiniz. Niteliksiz üniversite eğitime de ancak niteliksiz öğrencileri çekebilirsiniz. Bu da kötü bir kısırdöngü yaratır. Şu anda KKTC’nin içine düştüğü kısırdöngü tam da budur.

Türkiye’den gelen öğrenciler ÖSYM sınavında oldukça düşük puanlar alarak KKTC’ye gelmektedir. Bu düşük puanlara rağmen KKTC üniversiteleri bu sene ÖSYM sınavı ile geleceklere ayırdığı toplam 10,890 öğrencilik kontenjanından ancak yüzde 61’ini doldurmayı başarabilmiştir (1). Yirmi aktif üniversiteden sadece on beşi ÖSYM sınavı ile öğrenci alabilmiş ve pek çok bölüme hiçbir Türkiyeli öğrenci yerleştirilememiştir. Nitekim Türkiyeli öğrenciler için KKTC cazip bir yükseköğrenim mekânı değildir; sayıları oldukça artmış olan Türkiye’deki vakıf üniversitelerine gitmeyi tercih etmektedirler.

Ayrıca, bu çarpık yükseköğretim piyasasına yapılması gereken denetim içeriden değil Türkiye’den gelmiş ve yapılan YÖK denetimleri sonucunda dört yıllık bölümlerden adada sadece birkaç gün kalarak mezun olan kişiler olduğu saptanmıştır. Demek ki derslere, sınavlara hiç girmeyen öğrenciler dahi KKTC üniversitelerinin bazılarından mezun olabilmektedir. Buna eğitim değil “diploma satmak” denir. Üniversiteleri denetlemeyi ve kalite kontrolü sağlamayı kendi kendimize beceremediğimiz aşikâr olduğuna göre YÖDAK’ın da fonksiyonlarını yerine getirmeyen etkisiz bir kurum olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hâlbuki Kuzey Kıbrıs üniversiteleri için standartlar belirlemek ve denetim sağlamak YÖDAK’a düşen bir görevdir.

Bu sistemde üniversite hocalarının payına düşen ise genel olarak diğer emekçilerden çok farklı değil: düşük ücret, güvencesiz çalışma ve tabi ki örgütsüzlük. Yukarıda belirttiğim üzere, eğer üniversite çalışanlarınıza iyi çalışma koşulları sağlamazsanız, onlar da iyi bir eğitim ve bilim ortamı yaratamazlar. Düşük maaş ve aşırı ders yükü, hem verilen eğitimin kalitesini düşürmekte, hem de hocalar için araştırmaya ve bilgi üretimine çok az zaman zaman bırakmaktadır. Bu koşullarda da akademik görev sadece var olan bilgilerin öğrenciye aktarılmasına dönüşmektedir. Böylece üniversiteler en temel işlevlerinden biri olan bilimsel bilginin üretilmesinde çok yetersiz kalmakta ve adeta teknik liselere dönüşmektedir. Genel olarak bugün çoğu KKTC üniversitesinde eğitimin bilimsel içeriği ve niteliği neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Standartlar ve denetleme haricinde tüm bunların önüne geçebilecek olan şey üniversitelerde örgütlenmedir. Kuzey Kıbrıs’taki en kaliteli iki üniversitenin (ODTÜ ve DAÜ) aynı zamanda KKTC’deki yegâne sendikalı üniversiteler olduğunu da ayrıca hatırlatmak isterim.

Şimdi yeni bir eğilim de uluslararası listelerde üniversitelerin sıralamasını yükseltmek için öğretim elemanlarını belli sayıda yayın yapmaya zorlamak ve yapamayanı işten atmakla ya da en azından yarı-zamanlı statüsüne düşürmekle tehdit etmek. Üniversitelerde atama-yükseltme kriterleri tabi ki olmalıdır çünkü bu hem akademisyenleri motive etmek, hem de belli bir standart sağlamak açısından önemlidir. Ancak akademisyenlerine iyi araştırma ortamı ve olanakları sunmak da üniversite yönetimlerinin görevidir. Kuzey Kıbrıs’ta ise üniversiteler hocalarına araştırma olanakları sunmamakta, araştırma fonları sağlamamakta, konferanslarını finanse etmemekte ve üstelik onlara çok fazla da ders yüklemekte, sonra da kendilerinden dünyanın en iyi bilim dergilerinde yayın yapmalarını beklemektedir. Akademisyenlerin bu inanılmaz ders yükü altında ezilirken işlerini kaybetme korkusuyla olmayan zamanlarından yaratıp yayın yapmaya çalışması mı daha içler acısıdır, yoksa çalışanlarını iliklerine kadar sömürüp bir de bu yeni mekanizmayla tehdit eden üniversite sahipleri mi? (Tabi daha da acısı herhalde seçimlerde kendi tuttuğu adayın propagandasını yapması için çalışanlarına baskı yapan üniversite sahipleridir.)

Buradan konuyu üniversiteler ile özgür düşünce ilişkisine de getirip noktalamak isterim. Nitekim evrensel ölçülere göre üniversitenin özgür sayılmasının iki önkoşulu vardır; yönetimin özerk olması ve bilimsel araştırma özgürlüğü. KKTC’de hangi üniversitenin özerk bir yönetimi vardır? DAÜ haricinde rektörünü seçimle belirleyen bir üniversite var mıdır? Ayrıca, her an kovulma korkusunun yaşandığı bir ortamda bilimsel araştırma özgürlüğünden de söz edilemez. DAÜ hariç hiçbir üniversitede katılımcı, özgür ve demokratik kurumsal yapılanma bulunmamaktadır. DAÜ sanırım bunu da sendikasına borçludur.

Evet, özetle tüm dünyada olduğu gibi KKTC’de yükseköğretim piyasalaşmıştır ama bizdeki kontrolsüz piyasada bu işin de ucu kaçmış, adadaki ODTÜ ve DAÜ gibi çok iyi üniversitelerimizi bile değersizleştiren sağlıksız ve niteliksiz bir düzen ortaya çıkmıştır. Dünyadaki artan rekabeti de göz önünde bulundurursak, bu çürük sistemi hemen terk etmezsek üniversitelerimizin geleceğinin parlak olmadığı aşikârdır.

 

(1). Bu oran geçen sene %60, önceki sene ise %47 idi.

Bu haber toplam 6414 defa okunmuştur
Gaile 476. Sayısı

Gaile 476. Sayısı