
“Farklılıklar tehdit değil zenginliktir”
Plastik sanatçı, yazar ve eğitimci Kemal Behcet Caymaz, "Farklılıklar tehdit değil zenginliktir" dedi.
Simge ÇERKEZOĞLU
Kemal Behcet Caymaz, plastik sanatçı, yazar ve eğitimci kimliklerini disiplinlerarası bir üretim pratiği içinde buluşturan isimlerden biri. Resimden enstalasyona, seramikten kâğıt sanatına uzanan çalışmalarıyla bireysel hafızanın yanı sıra kolektif meselelere de temas ediyor. Son olarak Lefkoşa Bienali’nde sergilenen Genesis adlı yerleştirmesiyle gündeme gelen sanatçı, yıllardır sürdürdüğü üretimi, aldığı ödüller ve eğitmen kimliğiyle özellikle genç kuşaklar için ilham verici bir yol haritası çizmeyi sürdürüyor.
Resimle ilk karşılaşma anı sohbetimizin girizgahı. Sanatçının görsel ifadeyle kurduğu ilk bağın nasıl şekillendiğini, geleneksel resim pratiğine yönelmesine olanak sağlayan düşünsel kırılma noktalarını soruyorum.
“Kendimi bildim bileli resim yapıyorum. Çocukken odamın duvarlarını boyardım; ailem de buna hep izin verdi. Evimizde kocaman bir kütüphane vardı, kitapların içindeki resimlere bakarak büyüdüm diyebilirim. Sanırım resimle bağım o yıllarda kuruldu. Daha sonra ailemin desteğiyle Lefkoşa Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’ne başladım. Sanatın benim için gerçekten ne ifade ettiğini fark etmem de bu döneme denk geliyor. Zamanla bu yol kendiliğinden açıldı. Yükseköğrenimimi Yakın Doğu Üniversitesi Plastik Sanatlar bölümünde tamamladım, ardından Mimar Sinan Üniversitesi Resim Anasanat Dalı’nda yüksek lisans yaptım. Resim serüvenim de o günden bu yana kesintisiz biçimde devam ediyor.”
“Çocuk figürü kişisel bir hafıza, evrensel bir metafor”
Resimlerinde çocuk figürlerine özel alan açan sanatçı, bu tercihin kendisi için ne anlama geldiğini şöyle anlattı:
“Mimar Sinan Üniversitesi’nde eğitimime başladıktan sonra çalışmalarım çocuk imgesi etrafında şekillenmeye başladı. Bu yönelim, kendi varoluşumu ve çocukluğumu sorguladığım bir sürecin sonucu. Ailem sekiz yıl boyunca çocuk sahibi olamamıştı; uzun bir bekleyişin ardından dünyaya gelmiş olmam, Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” düşüncesiyle güçlü bir bağ kurmama neden oldu. Yağlı boya çalışmalarımda renkleri çoğunlukla tüpten çıktığı haliyle kullanıyorum; bu da fovist bir renk anlayışı ve ekspresyonist, duygu yüklü yüz ifadelerini öne çıkarıyor. Çocuk figürü benim için hem kişisel bir hafıza hem de evrensel bir metafor. Resimlerimde sıkça yer verdiğim “cennet bahçesi”, içimdeki aynı çocuğun farklı yansımalarını temsil ediyor. “Ölen Çocuklar Nereye Gidiyor?” serisi de bu arayışın bir parçası; çalışmalarımı hâlâ bu seri üzerinden sürdürüyorum.”
“Farklı arayışlarım her zaman oluyor”
Elbette, sanatçının çocuk figürlerinin yanı sıra oldukça güçlü soyut çalışmaları da bulunuyor.
“Soyutlamalar yapıyorum ve insan bedeni üzerinden geliştirdiğim soyut çalışmalarım da var. Genel olarak çocuk imgesi etrafında üretiyorum ama farklı arayışlarım ve denemelerim de her zaman oluyor. Tek bir malzemeye ya da tarza bağlı kalmayı sevmiyorum; denemek benim için sürecin önemli bir parçası. Üniversite yıllarımda da böyleydi. Bu noktada hocalarımın katkısı büyük. Plastik sanatlar eğitimi alırken farklı malzemeleri denemeyi ve onlarla üretmeyi öğrendim. Lisans ve yüksek lisans sürecimde grafik tasarım, resim, heykel ve seramik gibi alanlarda eğitim aldım. Bu çok yönlü malzeme bilgisi, bugün işlerimi üretirken bana ciddi bir avantaj sağlıyor.”

Tüm bunların yanı sıra, uzun zamandır Caymaz’ın kâğıt sanatıyla kurduğu ilişkiyi de yakından takip ediyorum. Son olarak Kıbrıs Kağıt Sanatçıları Derneği’nin başkanlığına seçilmesi, bu alandaki üretim ve emeğinin önemli bir nişanesi oldu.
“Kağıt Sanatçıları Derneği ile hocalarım Gökçe ve Eser Keçeci aracılığıyla tanıştım. Dernek, İstanbul’da yüksek lisans eğitimimi sürdürdüğüm dönemde kurulmuştu. Ben de biraz tesadüfen ilk toplantısına katıldım ve kurucu üyelerden biri oldum. Geçtiğimiz aylarda onuncu yılımızı kutladık. İlk günden bu yana dernek içinde aktif olarak çalışıyorum. Kağıt sanatıyla asıl tanışmam da bu oluşum sayesinde oldu. İnci Kansu, İsmet Tatar ve Emel Samioğlu gibi duayen sanatçılardan çok şey öğrendim. Edindiğim bilgiler ve gözlemler doğrultusunda farklı denemelere yöneldim ve kağıttan ürettiğim işleri sanatsal yolculuğuma ekledim. Son olarak arkadaşım Raif Kızıl ile birlikte Kıbrıs Kağıt Sanatçıları Derneği’ne eş başkan seçildik. Bu süreçte hocalarımızdan çok büyük destek gördük. Bayrağı gençlere devretmenin zamanının geldiğini söylediler ve yönetimi gönül rahatlığıyla bize teslim ettiler.”
“Kağıt ucu açık bir malzeme”
Kağıdı malzemenin ötesinde, açık uçlu bir ifade alanı olarak gören sanatçı ilgisini ise şöyle açıklıyor.
“Kağıt, çok şey üretmeye imkân tanıyan, ucu açık bir malzeme. Özellikle geri dönüşümlü kağıtla çalışmayı çok sevdim. Doğal ve işlenmemiş yapısı, rengi ve dokusu, üretim açısından büyük olanaklar sunuyor. Kolay şekil alması ve dönüştürülebilir olması, özellikle enstalasyon çalışmalarında oldukça güçlü sonuçlar ortaya koymayı mümkün kılıyor.”

“Genesis, farklılıkları zenginlik olarak gören bir kültür”
Lefkoşa Bienali’nde yer alan ve çokça ses getiren, kâğıt ve seramikten üretilmiş “Genesis” adlı enstalasyonu da sohbetimizin önemli başlıklarından biri oluyor.
“Genesis, bir oda ölçeğinde kurgulanmış, yaşamın başlangıcına ve varoluşun ilk kıvılcımına odaklanan çok parçalı bir yerleştirme. Merkezde yer alan çatlak kâğıt yumurta hem rahmi hem de Kıbrıs adasını simgeliyor. Bu formun etrafında spiral bir hareketle ilerleyen seramik spermler ise adadaki iki toplumu temsil ediyor; burada söz konusu olan bir üstünlük mücadelesi değil, birlikte var olma arzusu.
Eserde merhamet, yalnızca bir duygu olarak değil, “ötekine alan açma” eylemi olarak kavramsallaştırılıyor. Yüzlerce hücresel formun ışığa yönelişi, birleşik bir Kıbrıs hayalinin görsel bir metaforuna dönüşüyor. LED ışıklar ve kalp atışını andıran ses katmanı, izleyiciyi oluş sürecinin ritmine davet ediyor. Genesis, farklılıkları bir tehdit değil zenginlik olarak gören bir kültürün gerekliliğini hatırlatan; barış, birlikte yaşam ve yeniden doğuş çağrısı yapan bir iş. Genesis’i ilk olarak üniversitenin son sınıfında, mezuniyet projesi olarak ürettim. O dönem tüm parçalar seramikti ve çalışma oldukça büyük, ağır bir yapıdaydı. Varoluşçuluk felsefesi üzerinden yaratılış temasına odaklandım. “Varoluş özden önce gelir” düşüncesi, hem kişisel hikâyemle hem de eğitim sürecimle kesişti ve bu proje böyle şekillendi. Mezuniyet sergisinden sonra Genesis, farklı malzemelerle yeniden düşündüğüm ve dönüştürdüğüm bir işe evrildi.”



















