1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Düşüncenin Evleri Arasında
Düşüncenin Evleri Arasında

Düşüncenin Evleri Arasında

Benim için dil sadece düşüncenin evi değildir; ilişki, eylem ve siyasi sorumluluk alanıdır. Aynı zamanda, dili ayrım olarak düşünmeyi öğrenmiş bir ortamda, fiili bir yeniden yakınlaşma biçimidir.

A+A-

Maria Siakalli
[email protected]

Kıbrıs'ın ardışık fetihler, toplulukların bir arada yaşaması, yerinden edilme ve bölünme içeren varoluşsal deneyiminde, dil tarihsel ve kültürel hafızanın taşıyıcısı olarak işlev görür. Eğer dilin sınırları dünyanın sınırlarıysa, o zaman adadaki Yunanca ve Türkçenin etkileşimi ve teması, bir arada var olan çoklu dünyalar yaratır. Dil, ayırıcı bir sınır işlevi görebilir, ama aynı zamanda bir köprü işlevi de görebilir. Siyasi baskı veya kültürel asimilasyon dönemlerinde, dili korumak bir direniş eylemi haline gelir. Lehçeyi korumak, kelimeleri kurtarmak, edebi eserler yaratmak, unutulmaya veya tekdüzeliğin dayatılmasına karşı direniş biçimleridir. Kıbrıs açısından dil sadece bir araç değildir; memleket, hafıza, kimlik ve mücadele alanıdır. Adanın varoluşsal macerasının ses bulduğu yerdir. Kıbrıs için dilin sadece “düşüncenin evi” değil, aynı zamanda tarihin sığınağı ve olası bir ortak geleceğe uzanan köprü olduğunu da söyleyebiliriz.

Ana dilim olan Kıbrıs Rumcası, benim için çocukluk deneyimlerinin, duyguların, mizahın ve içten tepkilerin dilidir. Düşüncelerimin “ilk evi”dir. Yunanca, eğitim aldığım dil, benim için soyut düşüncenin, teorinin, felsefenin, yazılı ifadenin dilidir. Yetişkin olarak standart Türkçeyi öğrenmiş olmam ve Kıbrıslı Türklerle bu dilde iletişim kuruyor olmam, varoluşsal olarak belirleyici bir faktördür. Bu dili öğrenerek, “dünyamın sınırlarını” genişlettim.  Kıbrıs Türk lehçesini konuşmuyorum ama anlıyorum. Ve bunu sadece yetişkin olarak öğrendiğim Türkçe sayesinde değil, aynı zamanda ana dilim olan Kıbrıs Rum lehçesi sayesinde de yapabiliyorum. Bu, kulağımın ortak tarihsel katmanları tanıdığı anlamına geliyor: kelimeler, ritimler, deyimler, yüzyıllar süren birlikte yaşamanın getirdiği ödünç kelimeler. Kıbrıs Türk lehçesini Kıbrıs Rum lehçesi aracılığıyla anlayabilmem, iki topluluğun bölünmüş olmalarına rağmen ortak kültürel mirasa sahip olduklarını, aynı zamanda da onların “evlerinin” birbirinden izole olmadığını gösteriyor. Bu dil deneyimim, kimliğimin tek sesli değil, çok sesli olmasına neden oluyor. Tek bir “düşünce evinde” yaşamıyorum — birden fazla evde yaşıyorum. Sanırım bu, yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan birçok Kıbrıslı için de geçerliydi: kendi yaşam öyküleri, yaşadıkları yerin tarihinin bir minyatürü haline geliyor.

Kıbrıslı Türklerle Türkçe iletişim kurmayı tercih etmem, dil kimliğimi ortadan kaldırmaz; aksine onu zenginleştirir. Dil deneyimim, etnik sınırları belirleyen bir araç değil, ilişki kurma eylemidir. “Uyumsuzluk” anlayışına karşı sakin bir direniş biçimidir. Benim için Türkçe sadece bir iletişim aracı değildir. Çalışma, aktivist eylem ve duygusal yakınlık dilidir. Türkçe benim için “yabancı” bir dil değil, bir eylem dilidir. Bu dilde eylemler düzenliyor, siyasi görüşlerimi ifade ediyor, kişisel deneyimlerimi paylaşıyorum. Bu dilin içinde yaşıyorum. Sadece dünyamın sınırlarını genişletmedim, dil gerçekliklerinin iç içe geçtiği kesişen bir dünya yarattım.

Benim için dil sadece düşüncenin evi değildir; ilişki, eylem ve siyasi sorumluluk alanıdır. Aynı zamanda, dili ayrım olarak düşünmeyi öğrenmiş bir ortamda, fiili bir yeniden yakınlaşma biçimidir. Sonuç olarak, iki topluluğu içinden, onların dünyalarını anlamlandırdıkları dilde yaşıyor ve yorumluyorum. Yunanca konuşan Kıbrıslı Rum toplumu ve Türkçe konuşan Kıbrıslı Türk toplumunu izlerken, incelerken ve değerlendirirken, sadece kelimeleri çevirmiyorum, farklı anlam evrenlerine giriyorum, çünkü her toplum kendi kavramlarını, travmalarını, anlatılarını ve sessizliklerini kendi dil yapısı içinde üretir; her toplum kendi dil deneyimi aracılığıyla kendi dünyasını şekillendirmiştir. 

Artık her iki toplumun iç mantığını basitleştirmeden anlayabiliyorum. Onları dışarıdan “çevirmiyorum”; içten anlıyorum. Bu sadece iki dili bilmekle ilgili değil. İçselleştirilmiş çift bakış açısı ile ilgili. Bu da bir sorumluluk gerektirir. İki dünyayı içinden anlayan kişi, arabuluculuk yükünü de üstlenir. Bu noktada dil, ahlaki ve politik bir eylem haline gelir. Bir toplumdan diğerine düşünmeden geçtiğimde, sadece iletişim kodunu değiştirmiyorum; anlamlandırma çerçevesini de değiştiriyorum, çünkü her dil kendi tarihsel duyarlılıklarını, politik yüklerini, kültürel yansımalarını taşır. İki dünya arasında hareket ettiğimi söyleyebilirim, ama hiçbirini terk etmeden. Bu geçiş teorik değil. Neredeyse bedensel. Bir Yunanca kelimenin belirli bir tarihsel ağırlığı olduğunu ve karşılık gelen Türkçe kelimenin farklı bir kolektif deneyimi tetiklediğini algılayabiliyorum. Bu da, olayları her iki taraftan da “içeriden” değerlendirmemi sağlıyor. Onlara dışarıdan bir gözlemci olarak değil, içeriden bir muhatap olarak bakıyorum. Bu dilsel deneyim, birden fazla evde yaşamama ve aralarında doğal bir şekilde hareket etmeme olanak tanıyor. Bu çoklu ikamet de, tek bir anlatıya hapsolmamamı, tek bir kolektif söylem tarafından tamamen ele geçirilmememi, karşılaştırma, mesafe koyma ve eleştiri yeteneğimi korumamı sağlıyor.

Ancak, bir anlam evreninden diğerine, iki dil ve toplum dünyası arasında geçiş yapmak bir ayrıcalık olduğu kadar bir yük de. Çünkü çift içsellik genellikle simetrik olarak paylaşılamaz. Her iki dilde de yaşamayanlar, dil ve anlayış çerçevesinin değişmesinin ne anlama geldiğini kolayca anlayamazlar. Sen birden fazla dünyaya erişebilirsin, ancak tüm bu dünyalarda seninle birlikte yaşayan birinin olması kesin değildir. Birden fazla evde yaşarsın ama çoğu zaman bunların arasındaki koridorda bulursun kendini. Kimseyle tam olarak örtüşmediğin yerde. Bu “ara” konum yaratıcıdır ama aynı zamanda yalnızlık da getirir. Çünkü iki içsel anlatıyı derinlemesine anlamak, seni tek sesli güvenceden uzaklaştırır. Deneyimin kolayca tercüme edilemez. Eğer bunu sadece bir dil ufku içinde yaşayan birine açıklamaya çalışırsan, bir topluma karşı “aşırı eleştirel”, diğerine karşı “yeterince sadık olmayan” veya “tarafsız” olarak yanlış anlaşılma riskin vardır, oysa gerçekte her ikisine de derinden bağlısın. Böylece dil sadece kimlik, hafıza, direniş, köprü değildir. Aynı zamanda yalnızlıktır. Aynı anda iki iç dünyaya bakan ve bu dünyalara kendisiyle birlikte bakabilecek bir muhatap bulmakta güçlük çeken kişinin yalnızlığı. Ama yine de, tam da bu yalnızlık bir tür bilinçtir. Basit kategorilere kolayca sığmayan bir Kıbrıs bilincidir.

Bu haber toplam 340 defa okunmuştur
Gaile 525. Sayısı

Gaile 525. Sayısı