
Dil, Ada ve Hafıza: Kıbrıs Türkçesinin Kırılgan Kudreti
Dil, adanın hafızasıdır. Hafıza korunmazsa, ada da eksilir.
Ahmet Güneyli
[email protected]
Kıbrıs ağzı, Kıbrıs Türkçesi-Rumcası, Kıbrıslıca… Adı ne olursa olsun, bu dilsel alan yahut evren, Kıbrıslı Türklerin-Rumların etnik aidiyetinin ve mikro-milliyetçi tahayyülünün en güçlü dayanaklarından biridir. Ne var ki, paradoksal biçimde, bu denli güçlü bir kaynak bile tek başına birleştirici olmaya yetmiyor. Çünkü dil, Kıbrıs’ın kuzeyinde (güneyinde) yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda bir travma alanı, bir kırılma hattı ve çoğu zaman da sessiz bir çatışma mekânıdır.
Geçmişten bugüne uzanan dil travmalarımız azalmamış, aksine katmanlaşarak büyümüş gibi. Dedem ve nenem, çocuklarının Türkçeyi “daha düzgün” konuşabilmesi için Rumca konuşmaktan özellikle kaçınırdı. Ve bunu tek onlar yaşamadı, örneği çok… Oysa ikidilli Kıbrıs’ın gündelik yaşamı, Rumcayı kaçınılmaz biçimde öğretmişti onlara. Dil, yasaklandıkça değil; yaşandıkça öğrenilmişti.
1974 sonrasında ise bu kez tersinden bir suskunluk hâkim oldu. Annemle babam, bana ve kardeşime Rumca konuşmadılar. Zaten nerede karşılaşacaktık ki Kıbrıslı Rumlarla? Yalnızca gizli saklı bir şey anlatmak istediklerinde, Rumca bir anahtar gibi devreye girerdi; kısa, hızlı ve korunaklı.
Dedemin vefatından sonra nenemin Londra’daki kızının (halamın) yanına gitme isteği, dilin belirleyici gücünü bir kez daha görünür kıldı bize. O dönemde Kıbrıs kimliği ve pasaportu yoktu. İngiliz elçiliğindeki ilk başvuruda vize verilmedi neneme. Nenem Türkçe konuşup da meramını anlatamadı… Annem, ikinci başvuruda Rumca konuşan bir görevli talep etmemizi önerdi. Öyle de oldu. Nenem derdini daha iyi anlattı, vizeyi aldı. İlginçtir; dedemin İngiliz döneminde yaptığı askerlik bile etkili olmamıştı. Anahtar dildi. Vefa da, geçmiş de, askerlik de değil! Kendi anadilinde yetkin olamamak; ikinci diliyse sular seller gibi konuşmak… Bu nasıl açıklanabilir sizce?
Yıllar sonra Koruçam’da Kıbrıs’ın Maronitleriyle yakınlaştığımda benzer bir şaşkınlık yaşadım. Her yaz, kendi anadilleri olan Aramice ölmesin diye kamplar düzenliyorlar. Çünkü gündelik yaşam Rumca üzerinden akıyor, çocuklar ve gençler anadillerini bilmiyor. Dil, kuşaklar arasında aktarılmadığında, sessizce geri çekiliyor.
Türkiye’den göç arttıkça okullarda bu kez “Türkçe kavgaları” başladı. Kıbrıs ağzını kullanmayan çocuklar alay konusu oldu; sonra çark tersine döndü. Bugün Kıbrıs ağzıyla konuşanlar bir elin parmakları kadar azdır sınıflarda. 2014’te son eğitim şurasında kopan fırtınayı hâlâ hatırlıyorum. Oradaydım… “Kıbrıs ağzı, yazı dili olsun mu, olmasın mı?” Tartışmalar çok sertti; savunanlar da reddedenler de keskinleşmişti. Kürsüye çıkıp şunu sordum: Ağız, yazı dili olur mu? Sosyolingüistikte pek görülmemiş bir durum bu…
Bunu diyorum da hemen kategorize edip etiketlemeyin beni… Bugün gündelik yaşamımda doğal olarak Kıbrıs ağzıyla konuştuğum için arkamdan konuşan kimi “akademisyencik”ler türedi. Nasıl oluyor da bir Türkçe eğitimcisi bunu yapar?! Çok değil 1-2 yıl önce ismi lazım değil bir “gazeteci”, (kimileri ona yazar da diyor!) ders kitaplarında birkaç yerel sözcüğe yer verilmesine bile tahammül edemeyip biz kitap yazarlarına saldırmıştı. Kendisi gökten zembille inmişti Kıbrıs’a; ne bu sözcükleri duymuştu ne de konuşmuştu. Daha da vahimi, artık duymak ya da görmek istemiyordu… Eğitimde ne var söyleyeyim. Çocuğun doğal dilini kabul et, denir eğitimcilere. Herkesin anlayabileceği bir biçimde konuşmasını yüreklendir. Yazıda, tüm kurallara uymasını özendir. Doğal yaşamında, ailesinde, sokakta, oynarken çocuk kendi yerel ağzını özgürce kullansın…
Daha neler var, eksik kalmasın… Londra’dan gelenlerin Türkçesine gülüyor kimileri; okullarda Türkçe bilmeyen çocuklara zorbalık eder bazıları, onları okulun kapısından içeri almak istemez en kötüleri... Bir yandan mağdur, öte yandan failleriz. Üniversitedeki Kürt öğrencilerimin yaşadıkları travmalara hiç girmeyeyim; dil, orada da yara...
Dil öğretmek, bilgi aktarmak değildir. Dil öğretmek; beceri kazandırmaktır, kültür inşa etmektir, değer taşımaktır. Bir dilin yalnızca dilbilgisini öğrettiğinizde, o dili öğretmiş olmazsınız. “Nağpaaan” değildir mesele; “napandır.” Vurgudur, ritimdir, yaşanmışlıktır. Empatidir. Rol değildir; gerçektir.
Dil öğretimi, ilk andan itibaren kültür ve değer dünyasını açmalıdır. Günlük yaşam, gelenekler, sanat, bilim—hepsi dil öğretiminin doğal parçası olabilmelidir. Doğru sözcük edinilir; doğal, otomatik biçimde. Öğrenme ise sonradan gelir, derinleşmek için. Eğitim dili, öğrenciye kim olduğunu fısıldar. Yazıda standart Türkçe; sözde Kıbrıs ağzı. Adalının tevazusu, doğallığı sözlü dilde hayat bulur.
Ancak… En çok da tarihsel anlatılarda belirir dilin ideolojik yüzü. Seçilen sözcükler nefret kokabilir. Aynı tarih, farklı toplumlarda farklı sözcüklerle kurulur. Dil ayrımcılığı katmerler; milliyetçiliğin, ötekileştirmenin ve radikalliğin sembolüne dönüşür. “Türkçe konuşan Kıbrıslı mısın, Rumca konuşan Kıbrıslı mı?” sorusu, Kıbrıslılığı bir kez daha böler. Ayrımcı dil kalıcıdır; kolay değişmez. 1974’ten beri yerleşip kökleşen sözcükler—“sahte devlet”, “yerleşik”, “işgal”, “unutma” (Ψευδοκράτος, Εγκαταστημένος, Κατοχή, Μην ξεχνάς—kimilerinin ezberidir; kimilerininse dilinin belleğine travmatik bir biçimde kazınır. Hele de okulda ve eğitim materyallerinde yer alan tek bir rahatsız edici kelime dahi kökleşir, dile pelesenk olur. Kapsayıcılığı aşındırır. Tamiri kolay değildir.
Ne yapmalı, nasıl baş etmeli? Sanattır; evrensel dil ve iyileştirilir. Medyadan başlanmalıdır; kamusal farkındalıkla. Okulun duvarları esnemeli, içeriye iyi örnekler ve güçlü modeller girmelidir. Özdeşim kurulacak barış elçilerine bakarak, öykünerek olur iyileşme—dilde de, bedende de, yürekte de…
AHDR’nin günlük konuşma kılavuzu kitabında çalışmak benim için son derece öğretici bir deneyimdi. Yazıda standart Türkçe ve Yunanca; sözde Kıbrıs Rumcası ve Kıbrıs Türkçesi (defalarca tekrarlayabilirim bunu!) Dörtlü bir yapı, hep var olsun ve yaşasın. Ancak gazetecilerin AHDR sözlüğünde yaşanan tartışmalar bize göstermişti ki, işin içine siyaset ve tarih girdiğinde dil sertleşiyor, çatışmalar büyüyor. Oysa gündelik yaşamda paylaşılan ortak sözcükler büyüleyicidir; yakınlaştırır. Sözün özü eğitim betimleyici olmalı, anlayışı güçlendirmeli, farkındalığı ve dil öğrenme isteğini artırmalıdır. Güney ile ilişkilerimizde en hayati adımlardan biri dildir. İngilizceyi aradan çekelim. Bizi yakınlaştıracak olan Rumca ve Türkçedir.
Dilin gücü, insanları yaparak-yaşayarak sürecin öznesi hâline getirdiğinizde ortaya çıkar. Drama, film izleme, tartışma, sesli metinler, nitelikli kitaplar… Çok uyaranlı ortamlar, dil eğitiminin etkililiğini artırır. Kapsayıcı anlayış yalnızca eğitimde, sanatta, bilimde, hukukta, sağlıkta, mimaride, psikolojide ya da sosyal-duygusal etkinliklerde değil, dilin kendisinde de inşa edilir.
Kıbrıs ağızlarının yaşaması; abartılı tiyatro konuşmalarıyla değil, gündelik ve doğal kullanımda mümkündür. Gazetede ya da sosyal medyada keyfî kullanımlarla değil (Bir örnek: Başganlıg mı, Başgannıg mı? Ne deycek nasıl anlaşacayıg!); anonim masalları derleyip anlattıkça, medyada sansürsüz konuştukça, çocuklara aktarmaktan çekinmedikçe yaşar. Bilimsel çalışmaların niteliği ve niceliği arttıkça; Kıbrıs’ta kullanılan Türkçe-Rumca sözcükler sistematik biçimde listelenip geliştirildikçe; Kıbrıs Türkçesinin-Rumcasının konuşma kuralları ayrıntılı biçimde tanımlanıp okullara taşındıkça gelişir.
Dil, adanın hafızasıdır. Hafıza korunmazsa, ada da eksilir.
Görsel notu: Friedensreich Hundertwasser, Irinaland over the Balkans, 1969 — Yüz ile mekânın birbirine dönüştüğü, hafızanın coğrafyaya, coğrafyanın yüze yazıldığı bir portre.




















