1. HABERLER

  2. HABERLER

  3. Balonu söndürme ya da patlatma vakti!
Balonu söndürme ya da patlatma vakti!

Balonu söndürme ya da patlatma vakti!

Tuğba Özer yazdı: Balonu söndürme ya da patlatma vakti!

A+A-

Vakit dolduysa balonu söndürelim mi, yoksa patlatalım mı?

Yoksa usulca gökyüzüne bırakıp, ardına bile bakmadan yürüyüp gidelim mi?

Modern zamanların en parlak yanılsaması tam da burada başlıyor. Bir balon gibi şişirilen duyarlılıklar, alkışlarla yükseltilen gündemler ve sonra…

Büyük bir  sessizlik…

Tanıdık geldi öyle değil mi?

 Sanki vicdan da bir kampanya süresi kadar. Sanki merhamet, algoritmaların izin verdiği kadar görünür.

Bugün konuşuruz, yarın unuturuz, bugün paylaşırız, yarın kaydırır geçeriz!

Yine tanıdık geldi öyle değil mi?

İçinde yaşadığımız bu hızlı tüketim çağında, yalnızca nesneleri değil; duyguları, insanları, hatta acıları bile tüketiyoruz.

Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” dediği şey tam olarak bu değil mi?

Hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, hiçbir bağın kök salmadığı, her şeyin geçici bir vitrin süsüne dönüştüğü bir dünya…

Örneğin; Engelliler Haftası gelir, manşetler dolar.

Otizm Farkındalık Günü gelir, profil fotoğrafları maviye boyanır.

Kadınlar Günü gelir, sözler büyür, alkışlar çoğalır.

Peki ya sonra?

Sonrası çoğu zaman bir boşluk.

Bir sessizlik.

Bir yokluk!!!

Çünkü bu düzen, duyarlılığı bile metalaştırır. Kapitalist sistem yalnızca tüketimi değil, “duyarlı görünmeyi” de bir tüketim nesnesine dönüştürür.

Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” dediği tam da budur: Gerçekliğin yerini temsiller alır. Gerçek acıların yerini ise, estetikleştirilmiş görüntüler.

Bir fotoğraf karesi.

Bir paylaşım.

Bir “iyi ki farkındayız” cümlesi…

Ve ardından gelen o büyük rahatlama: “Görev tamamlandı.”

Görev tamamlandı mı peki gerçekten?

Oysa mesele hiç de bu kadar yüzeyde değil.

Engelli bir çocuğun annesinin, “Benden sonra ne olacak?” diye içten içe yanan korkusunu kaçımız gerçekten duyabiliyoruz?

Bir bireyin, sadece bakışlarla bile dışlanmasının ağırlığını kaçımız taşıyabiliyoruz?

Ya da en basiti  kaçımız, bir tekerlekli sandalyeye izinsiz dokunmamayı biliyoruz?

Empati dediğimiz şey çoğu zaman yanlış anlaşılıyor.

Empati, acımak değildir.

Empati, yukarıdan bakmak hiç değildir.

Empati; eşitlenebilmektir. Yan yana durabilmektir.

Ama biz ne yapıyoruz?

Bazen farkında bile olmadan, karşılaştığımızda karşımızdaki  özel gereksinimli bireyin yüzüne karşı  acınası bakış açısıyla “yazık” diyerek daha büyük bir mesafe koyuyoruz aramıza. Bazen bir bakışla, bazen bir kelimeyle, karşımızdakini toplumun dışına itiyoruz. Ve sonra kendimizi “duyarlı” ilan ediyoruz.

 

İşte modern insanın o parçalanmış hali burada ortaya çıkıyor.

Jean Baudrillard’ın simülasyon dediği şey…

Gerçek olmayan bir gerçeklik içinde yaşıyoruz. Kendimizi olduğumuz gibi değil, görünmek istediğimiz gibi sunuyoruz. Dijital vitrinlerde parlayan bir “iyi insan” kimliği, ama gündelik hayatta eksik kalan bir sorumluluk…

Bir tür toplumsal şizofreni bu.

İki ayrı hayat, iki ayrı yüz.

Biri ekranlarda, diğeri gerçek hayatta.

Oysa mesele çok daha sade, çok daha eski bir yerde duruyor:

İnsan olmakta!

Duyarlılık bir güne, bir haftaya, bir etikete sığmaz.

Duyarlılık süreklilik ister.

Emek ister.

Sabır ister.

Birlikte yürümeyi ister.

Birlikte yaşamayı ister.

Sadece özel günlerde değil, sıradan bir  Salı sabahında da…

Sadece kameralar varken değil, kimse bakmazken de…

Çünkü gerçek vicdan, görünürlükle değil, süreklilikle ölçülür.

Bugün geldiğimiz noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor:

Sorun ilgisizlik değil, sorun, yüzeysel ilgi.

Sorun, harekete dönüşmeyen farkındalık!

Eğer gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, o balonu patlatmamız gerekiyor.

Ama öyle gürültüyle değil…

Sessiz ama kararlı bir şekilde.

Gündemler değişse bile değişmeyen bir duruşla.

Paylaşımlar silinse bile silinmeyen bir sorumlulukla.

Çünkü hayat, bir haftalık kampanya değildir.

Ve insanlık, trend olan bir başlık hiç değildir.

Şimdi sorulması gereken soru çok net:

Biz gerçekten yanlarında mıyız, yoksa sadece görünürken mi yanlarındayız?

Cevap, ne paylaşımlarımızda saklı…

Ne de manşetlerde.

Cevap, geriye kalan o 364 günde.

Sözlerim; sorumluluğunu gerçekten yerine getirenlere, yükünü omuzlayanlara, empatiyi bir kelime değil bir yaşam biçimi haline getirenlere değil…

Hayata tutunmak için el uzatanlara, o eli bırakmayanlara, ömrünü bu yolda sessizce, gösterişsizce adayanlara hiç değil.

Onlar bu çağın gürültüsünde bile kendi vicdanının sesini kaybetmeyenlerdir.

Onlar zaten meselenin özüdür.

Ama şu da inkâr edilemez bir gerçek:

Hayat terazisini önümüze koyup o geriye kalan 364 güne baktığımızda…

Eğer biz hâlâ  özel gereksinimölilerimizin yasaları konuşuyorsak, hâlâ istihdamı tartışıyorsak, hâlâ medikal ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığını sorguluyorsak,

hâlâ ilaçlara erişimi dert ediniyorsak, hâlâ maaşların yetersizliğini dile getiriyorsak, sosyal devlet anlayışını her gün daha da derinden izlerle uçurumlaşan boşluk ve yokluklarla  çoğu noktada bu çağda konuşuyorsak…

Ve evet, hâlâ erişilebilirliği konuşuyorsak…

O zaman durup kendimize dürüstçe şunu söylemeliyiz:

Biz henüz yeterince duyarlı değiliz.

Çünkü gerçek bir duyarlılık, temel hakları tartışma konusu olmaktan çıkarır.

Gerçek bir toplumsal bilinç ve sosyal devlet anlayışı, bir annenin “Benden sonra evladıma  ne olacak?” kaygısını kader olmaktan kurtarır.

Eğer biz hâlâ o annenin yüreğindeki korkuyu dindiremiyorsak, eğer o feryadı sadece duyup da karşılık veremiyorsak, eğer o kaygıyı söküp yerine umut ekemiyorsak…

O zaman ne yazık ki hâlâ yolun başındayız.

Ve bu yol, paylaşımlarla değil; sabırla, sistemle, süreklilikle yürünür.

Önümüzde açık duran bir gerçek var:O 364 gün…

Bir sınav kâğıdı gibi.

Her günü ayrı bir soru.

Her ihmali ayrı bir yanlış.

Cevap anahtarı ne manşetlerde saklı, ne de alkışlarda.

Cevap; bir çocuğun geleceğinde, bir annenin yüreğinde ve bizim gerçekten neyi değiştirebildiğimizde.

Daha çok engelliler özelinde bu yazıyı harmanlarken,  bu başlıkta bu denli durmamın bir sebebi var. Yaklaşık yedi yılı aşkın bir süredir BRT1 ve Bayrak Radyosu  ortak yayınında, “Yaşamdan Konuklar” programında sevgili yoldaşım arkadaşım Ömer Suay ile birlikte aynı yolda yürüyorum. Süregelen bu yolculuk, bana yalnızca bir yayın deneyimi değil; aynı zamanda hayatın en gerçek, en kırılgan ve en güçlü yanlarını görme imkânı sundu. Toplumda kırılgan gruplara karşı daha duyarlı ve hassas olmayı sağlarken aynı zamanda bu  süreçte birçok insan tanıdım.

Dostluklar kurdum.

Hayatlara dokunmaya çalıştım.

Acılara tanık oldum, umutlara şahitlik ettim.

Bazen bir cümlenin ağırlığını, bazen bir suskunluğun çığlığını içimde taşıdım.

Elbette çoğu zaman bir çemberin içinde kaldığımız da oldu.

Elimizden gelenle yetinmek zorunda kaldığımız, çaresizliği iliklerimize kadar hissettiğimiz anlar…

Ama şuna inanıyorum:

Eğer o çember büyürse…

Eğer yalnızca birkaç kişi değil, onlarca, yüzlerce, binlerce gönül aynı hassasiyetle bir araya gelirse…

İşte o zaman gerçek değişim başlar.

Bugün benim gibi bu yolda yürüyen, sessizce emek veren, görünmeden var olan birçok insan var. Ama mesele, bu çemberi genişletebilmekte. Çünkü vicdan paylaştıkça büyür, sorumluluk bölündükçe hafifler.

Bu yazıda özellikle bu konuya değinmemin nedeni de tam olarak bu:

İçinde olduğum, tanık olduğum ve kalbimde yer eden bir alan olduğu için…

Ama hayat sadece bu başlıktan ibaret değil.

Kadın hakları…

Hayvan hakları…

Çevre  mücadeleleri…

Trafik…

Ve daha nice görünmeyen, konuşulmayan meseleler…

Hepsi  ve daha fazlası toplumun sorun yumağında  farklı yüzleri.

Yeter ki biz, bu meseleleri yalnızca satırlarda bırakmayalım.

Yeter ki sözlerimiz, eylemlerimize eşlik etsin.

Yeter ki dokunabilelim…

Çünkü gerçek değişim, yazıda değil; hayatta başlar.

Ve inanıyorum ki…

Eğer biz o bir günün, o bir haftanın ötesine geçebilirsek…

Eğer o kalan 364 günü gerçekten sahiplenebilirsek…

Bizi bambaşka bir hayat bekliyor olacak.

Daha adil, daha eşit, daha insan bir hayat.

Yani demem o ki…

Biz sadece 10–16 Mayıs’ta, sadece Aralık ayında, sadece o “özel” diye işaretlenmiş günlerde değil; koskoca bir yılın her bir gününde var olabilmeliyiz.

Meseleyi takvim yapraklarına hapsetmeden…

Vicdanı belirli tarihlere sıkıştırmadan…

365 günün her birinde bir mücadele verebilmeliyiz.

Hayatlara dokunabilmeliyiz.

Çünkü asıl mesele; takvimde görünmek değil,

kalpte yer edebilmektir.

Bir güne sığdırılan sözler, çoğu zaman ertesi gün unutulur.

Ama bir hayata dokunan küçük bir emek, yıllar boyu iz bırakır.

O yüzden hatırlamak da başka türlü olmalı.

Sadece o özel günlerde değil…

Bazen sıradan bir günde, hiçbir anlam yüklenmemiş bir tarihte…

Bir ismi anmak, bir konuyu dile getirmek, bir hayatın varlığını kabul etmek…

İşte gerçek duyarlılık tam da burada başlar.

Sayfayı çevirdiğimizde, herhangi bir günün içinde bile o isimleri hatırlayabilmek…

Onları yalnızca gündem olduğunda değil, hayatın doğal bir parçası olarak görebilmek…

Ve en önemlisi; sözde değil, özde var olabilmek.

Bazen şunu da düşünmeden edemiyorum…

Bu yazı boyunca duyarlılıktan, vicdandan, sorumluluktan söz ettim. Ama dönüp kendi hayatlarımıza baktığımızda, o “balon” metaforu aslında sadece toplumsal meselelerle sınırlı kalmıyor. Çok daha derine, çok daha kişisel bir yere dokunuyor.

Yaşamın içine…

Herkesin acısı kendine, herkesin hikâyesi ayrı buna söz yok. Ama özellikle şu dijital çağın aynasında öyle sahneler görüyoruz ki insan durup sormadan edemiyor:

Bu kadar mı hızlı?

Sabah bir cenaze karesi…

Akşam bir eğlence mekânında  kahkahalar…

Dün gözyaşı, bugün ışıltı…

İnsan ister istemez Sezen Aksu’nun o sitemkâr dizelerini hatırlıyor:

Dört mevsimi bir günde yaşamak misali   “ Düğün ve cenaze” der yaşama…

Ama gerçekten bu kadar mı?

Bu kadar mı yüzeyde?

Bu kadar mı hızlı geçiyoruz duyguların içinden?

Bir mevsimden diğerine savrulur gibi; yazdan kışa, kıştan bahara…

Ama kök salmadan, derinleşmeden…

Sanki duygularımız da birer balon artık.

Hızla şişirilen, hızla yükseltilen…

Ve  aynı hızla patlayan.

Örneğin doğum günleri…

Örneğin sevgililer günü…

Bir bakıyorsunuz; her yer kalp, her yer kırmızı, her yer büyük sözler…

Sevgi cümleleri havada uçuşuyor, jestler büyüyor, gösteriler çoğalıyor.

Ama insan ister istemez gülümseyerek şunu soruyor:

Biz sevgiyi bir günde mi tüketiyoruz?

Sanırım bir günde o kadar çok söylüyoruz ki…

Diğer günlere söz kalmıyor. Bir günde o kadar çok abartıyoruz ki…

Geriye  sade bir “nasılsın” bile kalmıyor. Hadi biraz dürüst olalım, biraz da tebessüm edelim…

Bu işin içinde biraz da komik bir taraf yok mu?

Bir gün gökyüzü kalplerle dolu…

Ertesi gün herkes kendi kabuğunda. İşte abartı tam da burada başlıyor. Çünkü modern dünyanın o görünmez çarkları bize şunu fısıldıyor:

“Ne kadar çok gösterirsen, o kadar varsın.”

Tüketim Kültürü dediğimiz şey tam olarak bu noktada devreye giriyor. Sevgi bile bir vitrine dönüşüyor. Hissetmekten çok, göstermeye odaklanıyoruz.

Oysa sevgi…

Gösteriş sevmez; sessizdir, süreklidir, abartısızdır, bir güne sığmaz, bir etikete, bir paylaşıma, bir hediyeye indirgenmez.

Ve belki de mesele tam olarak şu: Biz sevgiyi büyütmüyoruz…

Biz onu büyütüyormuş gibi yapıyoruz.

Balonu şişiriyoruz, parlatıyoruz, göğe bırakıyoruz.

Sonra?

Sonrası çoğu zaman aynı:Bir sessizlik, bir sönüş, bir unutuluş.

Ve yine dönüp başa geliyoruz:

Yeterince şişirdiysek…

Belki de artık biraz gerçek olma vaktidir.

Sevgiler  öyle değil mi?

Daha dün gökyüzüne rengârenk balonlarla bıraktığımız o büyük sözler, bugün yok.

Bir anda sönüyor.

Bir anda uzaklaşıyor.

Bir anda elimizden kayıp gidiyor.

Dostluklar…

Bir zamanlar sıkı sıkıya sarıldığımız, “asla kopmaz” dediğimiz bağlar…

Bir bakıyorsunuz, yarın yüzüne bile bakmak istemediğimiz bir yabancıya dönüşmüş.

Aynı gökyüzünde süzülen ama artık bize ait olmayan bir balon gibi…

İşte orada başlıyor yabancılaşma.

Kendimize, birbirimize, hayata!

Demem o ki; biz sadece duyarlılığı değil, duygularımızı da çok hızlı tüketiyoruz.

Çok hızlı şişiriyoruz her şeyi, çok hızlı büyütüyor, çok hızlı parlatıyoruz.

Ama aynı hızla da kaybediyoruz.

Bir anda patlıyor o balon.

Bir anda sönüyor.

Ya da sessizce elimizden kayıp gidiyor…

Gökyüzünün uzak bir köşesine, artık ulaşamayacağımız bir yere…

Ve geriye çoğu zaman sadece şu kalıyor:

Geç kalınmış bir fark ediş.

Çünkü insan, hatırladığı kadar değil; sahiplendiği kadar insandır.

Hayatını gerçekten duyarlılıkla yaşayanlara selam olsun.

Sevgisini sadece sözde değil; kendine, hayata ve bu dünyayı paylaştığı tüm canlılara karşı içtenlikle taşıyanlara…

Sosyal sorumluluğu bir görev değil, bir yaşam biçimi haline getirebilenlere…

Selam olsun.

Balon gibi bir anda sönmeyen sevgilerle değil; gerçek sözlerle, sahici bakışlarla, içten bir yürekle var olanlara…

Göstermek için değil, gerçekten hissettiği için sevenlere…

Erdemiyle, iyiliğiyle, duruşuyla hayatın içinde iz bırakanlara…

Ve en önemlisi, dokunduğu hayatlarda sessiz ama kalıcı bir iz bırakabilen tüm insanlara…

Selam olsun.

Satırların yarınlığında yeniden buluşuncaya  değin, sağlıkla ve hoşça kalın.

Bu haber toplam 1387 defa okunmuştur
Etiketler : ,