1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Semra Bayhanlı’yla ‘Şeher’de
Semra Bayhanlı’yla ‘Şeher’de

Semra Bayhanlı’yla ‘Şeher’de

“Bizim çocukluğumuz fakirlikle geçti. Göçmendik, ancak alçı, kömür ve çamurla resim yapmaya, bir şeyler çizmeye çalışırdık..."

A+A-

Simge Çerkezoğlu

Semra Bayhanlı ve Ahmet Okan’nın birlikte açtıkları “Şeher” sergisi geçtiğimiz günlerde özellikle Lefkoşalılar tarafından çok konuşuldu… Sanatçı bir ailenin ferdi olan Semra Bayhanlı ile nasıl bir yol izleyerek bugünlere geldiğini ve kendini nasıl Şeher’de bulduğunu konuştuk. Şeher’e dair duyduğumuz veya tanıdığımız pek çok isimi bu sergiyle ölümsüzleştiren sanatçıların sergisi görülmeye değer ve insanı duygulandıran nitelikteydi.      

“ÇOCUKKEN ALÇI, KÖMÜR VE ÇAMURLA RESİM YAPMAYA ÇALIŞIRDIK”

Semra Bayhanlı’yı biraz daha yakından tanımak ve resme olan ilgisinin nasıl başladığını öğrenmek istiyorum. Zorlukla geçen çocukluk yıllarında yaptığı resimleri anlatırken gülümsüyor…

“Kendimi bildiğim günden beri resimle iç içeyim. Resme dair ilk hatıram Serpil ablamın duvara çizdiği bir resmin aynısını kız kardeşim Sevcan Çerkez’le birlikte duvara çizme çabamızdır. Hiç unutmam başarısız olduğumuz için çok ağlamıştık. Bizim çocukluğumuz fakirlikle geçti. Göçmendik, ancak alçı, kömür ve çamurla resim yapmaya, bir şeyler çizmeye çalışırdık. Kağıt bile yoktu. Ancak ovalarda bulduğumuz kâğıtları kullanma şansımız olurdu. Ortaokul yılarımızda ve lisede resim algımız biraz daha bilinçlendi ve şartlar biraz daha iyileşti.”

Resim yeteneği sayesinde liseden mezun olunca hemen çalışmaya başlayan Bayhanlı, her şeye rağmen resim eğitimi almaktan vazgeçmediğini, pes etmediğini ekliyor.     

“Liseyi bitirir bitirmez ilk iş tecrübem Birlik gazetesinde oldu. Orada günlük olarak karikatür ve çizgi romanlar çizmeye başladım. Eğitim için yurt dışına gitmek istedim ama olmadı, imkânlarımız çok sınırlıydı. İkiz kardeşim ve bizden büyük iki kardeşimiz daha vardı. Liseyi bitirdikten üç yıl sonra ise Öğretmen Akademisi’nin resim öğretmeni yetiştireceğini duydum ve hemen ben de okula kaydoldum. Ancak bu bölüm uzun süre yürütülemedi, iki yıl resim eğitimi aldıktan sonra, bölüm sınıf öğretmenliği olarak değişti. Böylece ben de sınıf öğretmeni olarak mezun oldum. Otuz yıl ilkokullarda sınıf öğretmenliği yaptım. Elbette bu arada resim yapmaya her zaman devam ettim. Okulların ders kitaplarını resimlendirdim, Güney Kıbrıs’ta yayınlanan masal kitaplarına resimler yaptım. İlkokul öğretmeni olarak masalın çocukların hayatındaki öneminin hep farkındaydım. Çocukların hiç düşünmediğimiz şeylerden bile bazen çok etkilendiklerine şahitlik ettim. Bir gün hem yazıp, hem de çizerek bir çocuk kitabı hazırlama hayalim hâlâ var.  ”

“EMEKLİ OLDUKTAN SONRA TAMAMEN LEFKOŞA’YI ÇALIŞTIM”

Çalıştığı dönemle emeklilik hayatındaki süreçte farklı konulara eğildiğini anlatan Bayhanlı, bugüne kadar açtığı sergileri anlatıyor.

 “Bugüne kadar iki sergi açtım. İlk sergimi ikiz kardeşim Sevcan Çerkez’le birlikte açmıştık. Daha sonra çalıştığım yıllarda ‘Pirililer Gitmesin’ isimli ikinci bir sergim açtım. Bu sergide eğitim sisteminin çarpıklığına dikkat çekmek için yaptığım resmim de vardı, Kıbrıs kimliğini öne çıkardığım çalışmalarım da. Uzun süre kadın ve çocuk üzerine çalıştım. Belki anne ve eğitimci olmam nedeniyle bu konulara yöneldim. Bilemiyorum. Sürreal resimlerim de var. Her zaman figür olarak çalışmadım. Fakat emekli olduktan sonra konularım değişti. Belli bir konu üzerine, tamamen Lefkoşa özelinde çalışmaya başladım.”

“LEFKOŞA DAHA ÇOK SAMAN RENGİ TONLARININ HÂKİM OLDUĞU BİR ŞEHİR”

Bayhanlı, yaşadığı toplumu ölümsüzleştirme çabasını bir misyon olarak üstlendiğini söyleyerek, buna devam edeceğini de özellikle vurguluyor.   

“Şeher benim üçüncü sergim oldu. Emekli olduktan sonra Lefkoşa üzerine yaptığım çalışmalar iki yıla yakın sürdü. İlk kez belli bir konu üzerine yoğunlaştım. İnanıyorum ki sanatçılar dünyanın her yerinde yaşanan olaylardan ve pek çok farklı şeyden etkileniyor. Ama ben son zamanlarda Lefkoşa’dan çok etkilendim. Bu süreçte Ahmet Okan’la tanıştım, kendisi zaten bir Lefkoşa aşığıdır. Yazılarında hep Lefkoşa’yı anlatan bir isimdir. Ona bir teklifte bulundum ve yazılarıyla resimlerimi birleştirmek istedim. Elbette bu önerimden sonra birlikte çok yol kat ettik. Sokak sokak Lefkoşa’yı gezdik. Ben hep Suriçi civarında yaşamıştım. Suriçi’ndeki yaşamı çok iyi bilmiyordum. Evet Çoronikleri, Ciğerci Ahmet’i hep duyardık ama bilmediğim bir çok kişilik olduğunu fark ettim. Sokakları gezerken zihnimde resimlerimin rengini belirledim. Lefkoşa’nın daha çok saman rengi, sarı ve kahverengi tonlarının hakim olduğu bir şehir olduğunu fark ettim. Sokakları gezerken resimler çektik, insanlarla konuştuk. Resmini yapmaya karar verdiğim kişilerle görüştüm. Onları ziyaret ettim. Uzun uzun sohbet ettik. İç dünyalarına girdim, yüzlerinde onların dünyalarını yansıtmaya çalıştım. Çok zevkli bir dönemdi. Devam etmesini de istiyorum. Hiçbir resmi satmadım. Satmayacağım da. Daha eklemek istediğim yüzler var. Bunu bir koleksiyona dönüştürmek istiyorum.”

LEFKOŞA’NIN YÜZLERİ

Sergi için seçilen karakterleri konuşurken daha resmedecek, unutulmaması gereken ve Lefkoşa’yla özdeşleşen pek çok kişinin varlığını fark ediyoruz.

“Bu sergi için seçtiğim kişiler benim en çok bildiğim isimler oldu. Çoroniyi mesela çok duymuştum. Manevi çocuğunu buldum. Onu çok araştırdım. Bu ülkeye nasıl geldiğini, öksüz olarak nasıl yaşadığını, Doktor Küçük’le olan anılarını öğrendim. Kendisi kahveciydi ve her sabah Doktor Küçük orada kahve içerdi. Hayatta olan isimlerden Ciğerci Ahmet’le uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Üzüntülerini, Lefkoşa’da yaşarken verdiği mücadeleleri konuştuk. Vedia Barut, Kamuran Aziz, Felezof, Karanfilli, Son Zenne Arif, Bandabuliya’nın girişinde sepetçi Meryem, görme engelli Ali Dayı, resmettiğim isimler arasında. Ancak mesela Anibal’ı yapamadım. Yetiştiremedim. Yapmak istediğim daha çok isim var. Hayatta olan kişileri önce eskiz olarak çalıştım. Daha sonra da o eskizler üzerinden onların ten rengini, saçını, gözünü birleştirdim, renklendirdim. Hayatta olmayan kişilerin ise fotoğrafları üzerinden çalıştım. Ancak bir fotoğraflarını değil birçok fotoğraflarını inceledim. Bir fotoğrafa bakmak o insanın yüzünü, gözünü çizmek için yanıltıcı olabilir diye düşündüm.”

Resimlerini yaparken kullandığı teknikler hakkında da bilgi veren sanatçı, suluboya çalışmalarında ne denli hızlandığını da açıkladı.

“Sergi resimlerini suluboya ve yağlı boya olarak çalıştım. Zaman içinde, özellikle Eğitim Bakanlığı’nın kitaplarını resimlendirirken suluboyada çok hızlandım. Bir kitapta yüzlerce figür resimlendiriyorsunuz. Güney’de de masal kitapları resimlendirmiştim, böylece bu teknikte çok hızlandım. Öte yandan yağlı boya daha kolay bir tekniktir ama kuruması için zaman gerekiyor. Uzun bir süreç istiyor. Her ikisinin de dokuları farklı elbette ancak her iki teknikle de çalışmayı çok seviyorum. Zamanımın geniş olduğu dönemlerde yaptığım büyük resimleri ve özellikle hayatta olan kişileri yağlıboya olarak çalışmayı tercih ettim. Bazen de kişilerin yüz yapılarına göre onları suluboyaya veya yağlıboyaya yakıştırdığım oldu.”

HASDER’İN DOKUSU RESİMERLE UYUM SAĞLADI

Serginin Hasder’de olduğunu duyduğum zaman doğrusu biraz şaşırdım. Daha önce bu mekânda bir sergi açıldığını duymamıştım.

“Hasder’de ilk kez bir sergi açıldı, haklısın. Sergiyi nerede açalım diye çok düşündük. Çok daha büyük salonlara bu sergiyi taşımak mümkündü ama benim Hasder’de çok yıllarım geçti. Hasder’ı bugünlere getirmek için çok çalıştık. Bu nedenle de burada olmasını istedim. Onlar da beni ret etmedi. Hasder’in dokusu resimlerle çok güzel uyum sağladı. Ayrıca sergi bahanesiyle de bu mekânın ziyaret edilmesi, insanların yeniden bizim kültürümüzü yaşatan Hasder’e gelmesi, onların üretimlerini görmesini istedim. Bu anlamda da çok doğru bir mekân seçtiğimi düşünüyorum. Ayrıca sergiyi burada açarken engelsiz de bir sergi yapmak istedik. Ona göre hazırlandık. Görme engellilerin yazıları okuyabilmesi için, mekânın engelsiz bir şekle dönüşmesi için çalıştık. Buna karşılık da çok güzel geri dönüşler aldık. Pek çok engelli sanatseverle sergimizde buluştuk, burada olmaktan mutluluk duydular. Bunun ayrıca tüm sanatçılar ve mekânlar için de örnek olmasını umut ediyorum. ”     

Yazdığı metinlerle resimlere çok daha derin anlamlar kazandıran gazeteci yazar Ahmet Okan’ı anmadan sohbetimizi tamamlamamız mümkün değildi tabii… 

 “Ahmet Okan’nın yazılarına her zaman hayranım. Birlikte çalıştığımızda da bazen ben onun yazılarına göre resimler oluşturdum, bazen o benim resimlerime göre metinler yazdı. Her resim aşamasında birlikte olduk. Onun önerilerine çok kulak verdim. Birlikte Lefkoşa için çok sıkı çalıştık. Bana çok şey kattı, Ahmet Okan’dan Lefkoşa’ya dair çok bilgi edindim.”

Bu haber toplam 1739 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 312 Sayısı

Adres Kıbrıs 312 Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler