1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kuzey Kıbrıs’ta iktidarı anlamak
Kuzey Kıbrıs’ta iktidarı anlamak

Kuzey Kıbrıs’ta iktidarı anlamak

Mustafa Öngün: İktidarı sadece bir grubun veya kişinin elinde bulundurduğu bir 'hak2 veya bir 'mal' gibi kolayca el değiştirebilecek bir olgu olarak algılamayı bir yana bırakmalıyız

A+A-

Kuzey Kıbrıs’ta iktidarı anlamak

 

Mustafa Öngün

m_s_logos@yahoo.com

 

 

Öncelikle yanlış anlaşılmalara yer vermemek için bir konuya açıklık getirerek başlamak yerinde olacaktır. Sol; adaletsizliği, eşitsizliği, yozlaşmayı ve çözümsüzlüğü, sağın siyasi iktidarına yüklemekte ve bu iktidara karşı mücadele etmekte sonuna kadar haklıdır. Bu yazının amacı bu mücadelenin doğruluğunu sorgulamak değildir. Amaç, Kuzey Kıbrıs’taki sol kesimlerin, iktidarın nasıl çalıştığını tam olarak anlayamadığını ve bu anlayış eksikliğinin sağa karşı verilen mücadeleye büyük ölçüde köstek olduğunu gösterip, alternatif bir iktidar anlayışı ortaya atmaktır.

İktidar dediğimiz zaman, politik ve sosyal teori literatüründe akla gelen ilk düşünürlerden biri Michel Foucault’dur[i].* Foucault bize iktidarın nasıl çalıştığını anlatırken, önemli hatalar yaptığımızı da öğretmiştir. Benim düşünceme göre, birazdan da açıklayacağım gibi, Foucault’nun ısrarla vurguladığı hataları Kuzey Kıbrıs solu belirgin bir şekilde gerçekleştirmiştir. İktidarın işleyiş biçimini anlayamamak, Kuzey Kıbrıs solunun iktidarla olan mücadelesinde büyük bir engel teşkil etmektedir. Peki, iktidarın işleyiş biçimini nasıl doğru bir biçimde anlayabiliriz ve iktidarı yanlış anlamak bizi ne türden bir engelle karşı karşıya bırakmaktadır?

Öncelikle, iktidarı sadece bir grubun veya kişinin elinde bulundurduğu bir ‘hak’ veya bir ‘mal’ gibi kolayca el değiştirebilecek bir olgu olarak algılamayı bir yana bırakmalıyız (Foucault, 1980). İktidarın özünde kültürel ve toplumsal bir mekanizma olduğunu ve bu anlamda birilerinin elinde ‘mal/mülk’ gibi bulundurduğu bir gerçeklik olmadığını unutmamamız gerekir. Ayrıca, baskın Marxist veya genel olarak sol görüşlerin öne sürdüğü gibi iktidar zorunlu olarak yukarıdan aşağıya doğru çalışan ve özünde her zaman şiddet ve baskı uygulayan bir yapı değildir. İktidarı topluma yukarıdan aşağıya doğru baskı yapan bireylerden (veya bir gruptan) oluşuyormuş gibi düşünmek yerine, onu topluma yatay bir şekilde yayılmış olan bir ‘mekanizma’ olarak düşünmeliyiz. Kısacası iktidarı, baskıcı ve kısır bir yapıymış gibi düşünme alışkanlığımızdan kurtulmalıyız (Foucault, 1986). İktidar üretken bir olgudur. İktidar, belli yaşam biçimleri, bilgi ve ahlaki yapı ‘üretir’ ve ancak bu şekilde uzun bir süre varlığını koruyabilir. İktidarın birilerinin elinde mal veya hak gibi bulunmaması ve her zaman baskı/şiddet metodlarını kullanmaması, onun tam olarak ne olduğunu anlamamızı zorlaştırır; ve hatta bir anlamda iktidarın işleyiş biçimlerini görünmez kılar denilebilir. İktidarın bu özelliği ona karşı verilen mücadelenin önünü tıkar. Çünkü kendisine karşı mücadele verilen yapı, artık sadece şiddet ve baskı gibi daha kolay anlaşılır yöntemler kullanmadığından karşısında durulması zorlaşır.

Buna ek olarak, iktidarı sadece ekonomik gücü elinde bulunduran ve bu güç aracılığı ile bireyin üzerine baskı/şiddet uygulayan bir yapı olarak da düşünmemeliyiz (Foucault, 1988). İktidar anlaşılması zor olan sosyal bir ‘mekanizmadır’ ve birey(ler) bu mekanizma içerisinde her zaman ‘aktif’ bir rol alır. Diğer bir değişle bireyi, üzerine güç uygulanan pasif bir varlık olarak ele almak yerine, onu gücü bizzat uygulayan ve iktidarı oluşturan aktif bir varlık olarak düşünmeliyiz. Kısacası, iktidarı anlarken, bireyi iktidarın üzerine güç uyguladığı pasif bir noktaymış gibi düşünmek yerine, onu iktidarın aktif bir aracı olarak düşünmek gerekir.

Şimdi bütün bunları aklımızda bulundurarak Kuzey Kıbrıs’ta süregelen sağ iktidara baktığımızda göreceğiz ki, UBP ve Denktaş iktidarı baskı ve şiddet kullanmasının yanı sıra (ve bence daha da önemlisi) kolay bir şekilde anlaşılır olmayan ve kendi yandaşlarının aktif bir şekilde içinde yer aldıkları kültürel ve sosyal bir mekanizmadır. Sol, çok uzun bir süre UBP ve Denktaş iktidarının bu işleyiş biçimini anlayamamıştır. Demek istediğim şudur ki; biz solcular, uzun bir süre UBP ve Denktaş iktidarının, sadece bir grubun veya birkaç kişinin elinde bulundurduğu ve pasif olarak görülen bireylere yukarıdan aşağıya doğru baskıcı bir rejimle yaklaştığını düşündük. Tabii ki, sağın böyle de bir özelliği olduğu kuşku götürmez. Fakat benim düşüncem, sağın bu kadar uzun bir süre iktidarda kalması ve tam da artık bir daha tekrar iktidar olamaz denilen bir dönemden sonra tekrar iktidara gelmesi, sadece yukarıdan aşağıya doğru baskı yapması ve ekonomik gücü elinde bulundurmasıyla açıklanamaz. Peki, o zaman sağın iktidarı nasıl açıklanabilir?

UBP ve Denktaş iktidarı topluma yukarıdan aşağıya değil, yatay bir biçimde yayılarak, belli bir bilgi, yaşam biçimi ve kültürel yapı üreten bir iktidardır. Bu açıdan bakıldığında UBP ve Denktaş aslında, koltuklarında oturup verdikleri komutlarla, pasif Kıbrıslı Türk halkını yöneten bir iktidar değildir. UBP ve Denktaş iktidarı Kıbrıs Türk halkınin aktif bir şekilde oluşturduğu bir ‘kültür’ ve ‘bireyci’ ahlaki yapıdır. Diğer bir deyişle, UBP ve Denktaş iktidarı, milliyetçi tarih bilgisiyle, bireyci, kendini ve ailesinin dışındakileri düşünmeyen ahlak yapısıyla, yarını kurtarmak ve sadece bugünden zevk almayı hedef edinmiş maddeci, hedonist ve erkek egemen kültürüyle; evimizde, okulumuzda, hastanemizde, kafemizde ve her şeyden önemlisi, kafamızın içindedir. Bu noktadan bakıldığında, sağ iktidar bireye yukarıdan baskı uygulayarak onu pasifize etmek yerine, bireyi aktif bir şekilde kullanarak, kendini sürekli olarak yaratan, kültürel ve toplumsal bir mekanizmadır.

İktidarın bu tip bir işleyiş biçimi olduğunu unutmadan hareket edersek göreceğiz ki, aslında insanları sola oy vermeye ikna etmek, sadece küçük bir adımdır. CTP-BG’in siyasi iktidarı ele geçirmesi, UBP ve Denktaş iktidarının yıkılması anlamına gelmez ve gelmemiştir de. CTP-BG veya genel anlamda solun, Kuzey Kıbrıs’da etkili olması ve iktidarı ortadan kaldırması, yukarıda kısaca değindiğim kültürel ve ahlaki yapıyı değiştirme becerisine bağlıdır. Bu beceriyi kazanmak ve toplumun ahlaki ve kültürel yapısını değiştirmek ise insanları belli bir partiye oy vermeye ikna etmekten çok daha zor bir iştir.

Bütün bunları aklımızda bulundurarak diyebiliriz ki, solun ilk yapması gereken nasıl bir iktidarla mücadele ettiğini anlamaktır. İkinci olarak yapılması gereken ise, iktidarın oluşturduğu kültürel ve ahlaki yapıya karşı nasıl bir kültürü ve ahlakı benimsediğini açıkça ortaya koyup, bunu toplumsal hayatın her alanında savunmaktır. Bugün sol kesimler, hatta toplumun büyük bir kesimi, dış güçlerin ve baskıcı sağ iktidarın ne gibi sorunlar yarattığını az çok bilmektedir. Bilinmeyen veya bilinmek istenmeyen ise; solcusundan sağcısına, aydınından cahiline kadar birçoğumuzun içinde aktif ve üretken olarak bulunduğu bireyci, hedonist, değişime kapalı ve erkek egemen iktidarın yıllardır içimize nasıl işlediği ve bu iktidarın sosyal, ahlaki ve kültürel mekanizmasından nasıl kurtulacağımızdır. Bugün birçok üniversite mezununun ve toplumda bir yerlere gelmiş insanların bile ağzına sakız olan “Kıbrıs’ta hiçbir şey değişmez”, “her şey dış güçlere bağlıdır”, “bu memleket bitti” “bütün siyasi partiler aynıdır” gibi laflar aslında, kendimizi değiştirmekten, iktidarın kendi içimizde olduğunu görmek istemememizden kaynaklanmaktadır.

Toplumumuzda yeni nesil (genellikle sol görüşlü) kesimlerde sağ iktidarın bu işleyiş biçimini anlayanlar vardır. Bana öyle geliyor ki (kendileri katılır mı bilmiyorum), yeni nesil entelektüellerimiz, Toplumsal Diyalog ve Değişim İnisiyatifi, Engelsiz İnisiyatifi, Homofobiye Karşı İnisiyatif, Baraka ve benzeri kolektif yapılar, iktidara karşı verilen mücadelede örnek teşkil etmektedirler ve bu bağlamda toplumumuzun ve sol hareketin ümit kaynağıdırlar. Umarım kendini sol olarak tanımlayan siyasi partilermiz ve siyasetçilermiz de bu tür kolektif yapılarla bağlantılı olup, onların mücadelelerini desteklerler, çünkü sağ iktidarı ortadan kaldırmak ancak bu tip hereketlerin siyasi arenaya etkisiyle mümkündür.

 

                                                                 


Referanslar

Foucault, M. (1980). Two Lectures. In Power/Knowledge: Selected Interview and Other Writings 1972–1977. Colin Gordon (ed.). Translated by Colin Gordon, Leo Marshall, John Mepham, Kate Soper. Great Britain: The Harvester Press. pp. 78–109 

---- (1986). Disciplinary Power and Subjection. In Power. Steven Lukes (ed). Oxford: Blackwell.

---- (1988). On Power. In Politics, Philosophy, Culture: Interviews and Other Writings 1977–1984. Lawrence D. Kritzman (ed.). Translated by Alan Sheridan and others. pp. 96–110.



*Bu yazıda ortaya attığım görüşlerde büyük ölçüde Foucault’nun iktidar anlayışından etkilendim. Ancak Foucault’yu okuyanların fark edeceği gibi, yazı bazı açılardan Foucault’ya ters düştüğü için, bazı noktalarda direkt olarak Foucault’ya referans vermekten bilinçli olarak kaçınıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1721 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler