1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KRİZ DESTEKLİ NEOLİBERAL POLİTİKA UYGULAMALARI
KRİZ DESTEKLİ NEOLİBERAL POLİTİKA UYGULAMALARI

KRİZ DESTEKLİ NEOLİBERAL POLİTİKA UYGULAMALARI

A.Tarık Timur: Bu ülkede en çok dillendirilen görüşlerden biri ambargolarla boğulduğumuz, izolasyonlar altında sıkıştığımızdır. Doğrudur; belki de birçok sorunumuzun kaynağında bu vardır

A+A-

 

 

A.Tarık Timur

attimur@gmail.com

 

Bu ülkede en çok dillendirilen görüşlerden biri ambargolarla boğulduğumuz, izolasyonlar altında sıkıştığımızdır. Doğrudur; belki de birçok sorunumuzun kaynağında bu vardır. Ama son yıllarda bu ülkede, bu ülkeyi kurtarma, düze çıkarma adına yapılanlar; yaşadıklarımız aslında dünyadan o kadar da kopuk olmadığımızı gösteriyor gibi. “Ekonomik kriz” için alınan önlemlerin, hazırlanan paketlerin  uygulama yöntemlerine bakıldığında aslında dünyayı yakından (!) izlediğimiz ortaya çıkıyor. “Nasıl?” veya “Niye” diye soranlar için cevap yazının devamında.

NEOLİBERAL POLİTİKALAR

Neoliberal politikaların babası olarak Richard von Hayek sayılsa da, bugün gündemde olan neoliberal politikaların çıktığı ana kaynağa ve uygulayıcılarına baktığımızda üç unsur görüyoruz:  Chicago Üniversitesi, Milton Friedman ve onun öğrencileri; Chicago Boys. Kendisinden ders alanlar arasında Donald Rumsfeld ve Mark Schulz gibi isimlerin sayılması nasıl bir grup oldukları konusunda iyi bir fikir verir sanırım. O Rumsfeld ki  başlarda Friedman’ı hayal kırıklığına uğratsa da George Bush Jr. Başkanlığı sırasında felaket kapitalizminin ortaya çıkmasında belirleyici bir rol oynamıştır ki kapitalimin krizden çıkma ve para kazanma konusundaki yaratıcılığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Friedman kariyeri oyunca politikacılara, hükümetlere serbest pazar ile ilgili önerilerini her fırsatta sunmuştur. Ama bütün çabalamasına rağmen, önerileri başta Amerika ve İngiltere olmak üzere hükümetler tarafından takdirle karşılansa da, ya geri çevriliyor ya da değişikliklere uğratılarak farklı yerlerde kullanılıyordu. Friedman’ın önerdiği şekliyle serbest pazar ilke ve mekanizmalarının kabul gördüğü ve kullanıldığı yerler genellikle diktatörlerin hüküm sürdüğü yerlerdi;  Pinochet yönetimindeki Şili gibi. Şili’de olanları uzun uzun tekrar anlatmaya gerek yok ama bir noktayı vurgulamakta yarar var: Allende sonrası Şili, Chicago Boys önderliğinde neoliberal politikaların her alanda uygulandığı ilk ‘laboratuvar’ olmuştu. İzleyen yıllarda Reagan ve ‘Demir Leydi’ olarak anılan Thatcher gibi politikacılar bile –her ne kadar Friedman’ın görüşlerine değer verseler ve neoliberalizme inansalar da,  Şili ve benzeri ülkelerde uygulamaya konulan politikaların Amerika veya Britanya gibi demokratik ülkelerde yapılacağına ikna olmamışlardı. Ama nerede bir askeri diktatörlük varsa (Bolivya, Arjantin, Şili, Türkiye, Endonezya vb.) Chicago Boys olarak anılan ve Chicago Üniversitesi ekonomi bölümünde yetişmiş  ekonomistler orada danışman olarak bulunmaktaydılar.  Diğer başarı (!) hikayeleri de tek parti yönetiminin hüküm sürdüğü Meksika, Singapur, Hong Kong gibi ülkelerde yaşanmaktaydı ve bu hikayelerde de Chicago Boys başroldeydi.

Peki ne oldu da neoliberalizmin en başarılı uygulamalarından olan  Thatcherizm ortaya çıktı? Ne oldu da bugün hala Reaganizm tartışılıyor? Thatcher  bir arkadaşına yazdığı mektupta “…demokrasilerde seçilmiş liderler [oy almak istiyorlarsa] vatandaşların performansları hakkında ne düşündüğüne dikkat etmek zorundadırlar,” diyordu. Ne oldu da Demir Leydi beğendiği neoliberal politikaları uygulama şansı elde etti? Aslında Thatcher’in elde ettiği başarı bugün dünyanın birçok ülkesinde neoliberal politikaların bu kadar kolay uygulanmasının sırrını ortaya çıkardı.   

1982 yılında Thatcher yaklaşmakta olan seçimleri kaybetmek için gün sayarken Falkland krizi patlak verdi ve muhafazakar hükümet Thatcher liderliğinde önlerine çıkan kriz fırsatını çok iyi değerlendirdi. Savaş sırasında İngiliz halkı kenetlendi ve Thatcher’in popülaritesi arttı.  Falkland krizi sonuçlandıktan sonra başarı rüzgarını arkasına alarak yaptığı uygulamalar da zaten tarihe Thatcherizm olarak geçti; her ne kadar temel dayanağı Friedman ve Chicago Üniversitesi’nin önerdiği politikalar olsa da... 

Thatcher Falkland Savaşından sonra ilk olarak Maden İşçileri Sendikası ile çatışmaya girdi ve bunu yaparken de “Dışarıdaki düşmanı [Arjantin] yendik, şimdi sırada içerideki düşman [Maden İşçileri Sendikası] var onlar da özgürlüğümüz için büyük bir tehlikedirler” demekten çekinmedi.  Thatcher bu krizi de iyi yönetti, işçilerin grevi kırıldı ve sonuç olarak 966 madenci işini kaybetti. İngiltere’de emekçiler karamsarlığa kapılmışlardı. “Eğer ülkenin en büyük işçi sendikalarından birine bunu yaparsa bize neler yapamaz ki” şeklindeki düşünce seslendirilmeye başlanmıştı. Emekçiler Thatcher’in demir yumruğunu tatmıştı. Ondan sonrası zaten çorap söküğü gibi geldi: British Telecom, gaz, su, elektrik, iletişim, doğalgaz; hepsi birer birer özelleştirildiler. Thatcher’in kullandığı dil de dikkat çekiciydi: “Kamuya çöreklenmiş tembel memurlar; işlevsiz bürokratlar; gözünü para hırsı bürümüş sendikalar…” Tanıdık geldi mi?

Benzer olaylar Reagan yönetimindeki Amerika’da da oluyordu. Hava Trafik Kontrol çalışanları greve gittiğinde Reagan bir emirle 11,400 kişiyi işten çıkardı. Olayın kendi başına büyüklüğü bir yana, ilgili sendikanın seçim kampanyasında Reagan’ın en büyük destekçilerinden biri olduğu düşünülürse, gönderilen mesajın ne kadar güçlü olduğu anlaşılır: Harekete geçmeden iki kere düşünün, sonunuz onlar gibi olmasın!

Zamanı biraz ileriye alalım. 11 Eylül de George Bush Jr.’a ihtiyacı olan kriz fırsatını sunmuştu. Bush, olayı bir derece daha ileri taşıyarak güvenliği özelleştirdi, özel orduların kurulmasına ön ayak olacak politikaları uygulamaya koydu. Kamu güvenliği adına Başkan’a olağanüstü yetkiler verildi, kişisel özgürlükler budandı, canlanma çabası içinde olan ve kısmen de olsa başarıya ulaşan sendikal mücadele geriletildi, ‘ya bizdensin ya da onlardan’ mantığı yerleştirildi. Amerikan halkının çoğunluğu bunları kabullendi çünkü kriz vardı ve ne kadar sert ve acı olursa olsun krizi ortadan kaldıracak önlemler alınmalıydı. Halkın ve ülkenin güvenliğinin dahi özelleştirilmesi pahasına!

Friedman ve takipçilerinin en büyük sorunu hallolmuş gibiydi. Artık benimsedikleri politikaları uygulamak için diktatörlere, tek parti rejimlerine ihtiyaçları yoktu. Demokrasilerde kilidi açacak anahtar bulunmuştu. Şok yaratacak bir kriz ortaya çıkarsa veya kriz olduğuna dair bir algılama yaratılırsa “tedavi” halklar tarafından daha kolay kabul ediliyordu. Reçete ‘yapısal uyum programları’ idi ve ilk maddede ise özelleştirme vardı. Kabaca söylemek gerekirse ilk önce krizlerle halklara ölüm gösteriliyor daha sonra da kurtuluş reçeteleri ile sıtmaya razı olmaları sağlanıyordu. .

PEKİ YA BİZİM KRİZİMİZ?

İşin doğrusu bizi krizimiz neydi sorusuna verecek tek bir cevabım yok. Herhalde yazmaya başlasak sayfalar sürer. Ama bugün yaşadıklarımızın başlangıç noktasını, en azından kendi bakış açımdan, biliyorum.  Gelecekte bir gün yakın geçmişte yaşadıklarımızı tarihi yazılırken ya da bunları çocuklarımıza anlatırken büyük bir olasılıkla şöyle bir giriş cümlesi kullanacağız: “Herşey KTHY ile başladı…” Düşünün bir, KTHY battı, artık fişi çekiyoruz dendiğinde çoğumuz kaşımızı kaldırıp ‘Acaba?’ demiştik. Evet, sorunlar vardı ama “göklerdeki gururumuzun” batması kabullenmek bir yana olacağını düşündüğümüz bir olay değildi. Çok sık konuşulan ama olacağına pek inanmadığımız bir şeydi. Sokaklara da çıktık, eylem de yaptık ama yine de kafamızın bir yerinde “Yok canım, böyle bir şeyin olmasına izin vermezler” cümlesi yankılanıp duruyordu. Ama oldu, KTHY gitti ve bu toprakların krizi ve şoku oldu. Bir düşünün, o dakikadan sonra kaç eylemden, kaç grevden önce hep aynı şey söylendi: “KTHY’yi düşünün, orada ne olduğunu unutmayın!”

KTHY öyle bir şok oldu ki, sanki bütün toplum dondu kaldı. Söylendik, kızdık ama bir şey yapmadık. “Ben X veya Y havayolu ile değil, KTHY ile uçmak istiyorum” demedik, diyemedik. Dişlerimizi gıcırdatarak, yumruklarımızı sıkarak başka havayolları ile uçtuk ama onları boykot etmedik, tatil planlarımızı iptal etmedik, edemedik. Kısa süre içinde savunma mekanizmalarımız da kafamıza yerleştirildi: “KTHY siyasilerin çiftliği olmuştu; verimli değildi; personel sayısı çok fazlaydı” Sanki o insanlar orada kendilerine iş yaratmışlardı; bütün suç onlardaydı, ne diye orada çalışmayı kabul etmişlerdi ki?  

Zaten o noktadan sonra önlemler paketi hızlandı. Küçük bir ülkede yaşadığımızdan olsa gerek KTHY’den sonra öyle çok büyük şok yaratan krizimiz olmadı ama yöntem aynıydı:  Kurumlarımızda hep krizlerle karşılaştık. Hafızanızı bir yoklayın; KTHY, DAİ-DAK, Elektrik Kurumu, Telefon Dairesi, Lefkoşa Belediyesi, KOOP. Kriz var, battı, maaşlar ödenemiyor,  verimli değil, halkın sırtında yük…Kriz var, çözmemiz lazım; ne yapmamız gerektiği de sır değil zaten. Dikkat edin, herhangi bir kurumda veya işletmede maaş ödeme sorunu çıkınca herkes aynı yorumu yapmaya başladı: “Tamam, sıra bunlarda…” Yani şablon ortaya çıkmış durumda. Şimdilik, değişiklik yapılması planlanan kurum ve işletmelerdeki ‘krizler’ kullanılarak neoliberal politikalar bu ülkede de uygulanıyor. O anlamda dünya ile bütünleşmemizde bir sorun yok!    

Bütün bunları yazarken, yazının sonuç kısmı üzerinde çalışmaya başlayacakken bir son dakika gelişmesi çıktı ortaya: Tel-Sen 22 Haziran’da süresiz greve gidiyor. Özelleştirme planları çerçevesinde dairenin peşkeş çekildiğini söylüyor sendika. Yine aynı senaryo çekiliyor. Ve yine o tanıdık dil kullanılıyor. Yılardır yatırım yapılmamış ama dairenin etkinliğinin arttırılması, verimli hale getirilmesi gerektiği sebep olarak ortaya atılıyor yetkililer tarafından. Duymaktan bıktığımız söylemler devam ediyor “Yapısal reformlar devam etmeli; düzeltmeyelim mi, yapmayalım mı?” Telefon Dairesi ve diğer kurumlar liberalleştirilecekmiş. Niye? Çünkü bütün dünya öyle yapıyor da ondan. Evet, dünyanın  birçok yerinde –her yerde değil ama- halklar bu politikalarla yüz yüze geliyor çünkü neoliberalizm temel olarak tüm dünyada  sermayenin talep ve ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş plan ve programlara dayanıyor. Temel  amaç  da çok açık: daha önce kamusal hizmet içinde kalan alanları sermaye birikimine açmak.  Ne de güzel söylemiş Oscar Wilde: “Onlar ki her şeyin fiyatını bilirler, ama hiçbirşeyin değerini bilmezler!”

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 720 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler