
Psikoterapide İlk Seans Kritik Eşik: Yeni Araştırma Tedaviyi Erken Bırakma Riskine Dikkat Çekti
Depresyon nedeniyle psikoterapiye başlayan 40 binden fazla kişinin sağlık kayıtlarını inceleyen yeni bir araştırma, tedaviye devamlılığın ruh sağlığı hizmetlerindeki önemli sorunlardan biri olduğunu ortaya koydu.
YENIDUZEN ADVERTORIAL
Ruh sağlığı alanında son yıllarda tedaviye erişimin artırılması kadar tedavinin devamlılığı da bilim dünyasının gündeminde. Özellikle depresyon gibi uzun süreli takip gerektirebilen ruhsal sorunlarda, kişinin profesyonel destek almaya başlaması önemli bir adım olarak görülüyor. Ancak yeni yayımlanan geniş çaplı bir çalışma, ilk randevunun alınmasının tek başına yeterli olmadığını ve önemli sayıda kişinin psikoterapi sürecinden çok erken ayrıldığını ortaya koyuyor.
JAMA Network Open dergisinde 27 Ağustos 2026 tarihinde yayımlanan araştırmada, depresyon tanısı bulunan ve en az bir bireysel psikoterapi görüşmesine katılmış 40 bin 732 kişinin elektronik sağlık kayıtları incelendi. Araştırmacılar, psikoterapiyi erken bırakma ihtimaliyle ilişkili olabilecek sağlık geçmişi ve tedavi deneyimlerini belirlemek amacıyla geniş kapsamlı verilerden yararlandı.
Çalışmanın dikkat çeken sonucu ise katılımcıların yüzde 28,4’ünün psikoterapiyi araştırmada belirlenen kriterlere göre erken bırakmış olmasıydı. Daha da çarpıcı olan bulgu, tedaviden ayrılan kişiler arasındaki zamanlamaydı: Psikoterapiyi bırakanların yüzde 60,9’u yalnızca ilk seanstan sonra başka bir psikoterapi görüşmesine devam etmedi.
Araştırmada 40 binden fazla kişinin sağlık geçmişi incelendi
Araştırma, ABD'nin Massachusetts eyaletindeki iki büyük akademik tıp merkezi, altı toplum hastanesi ve bu kurumlarla bağlantılı ayakta tedavi ağlarından elde edilen elektronik sağlık kayıtlarına dayanıyor. İncelenen veriler 2008 ile 2022 yılları arasındaki dönemi kapsıyor.
Çalışmaya 18 ile 80 yaş arasında, majör depresif bozukluk tanısı bulunan ve en az bir bireysel psikoterapi seansına katılan kişiler dahil edildi. Araştırmacılar, kişinin psikoterapi öncesindeki sağlık hizmeti kullanımından tıbbi tanılarına kadar çok sayıda değişkeni değerlendirerek tedaviyi erken bırakma olasılığıyla ilişkili göstergeleri belirlemeye çalıştı.
Araştırmada “erken bırakma”, kişinin bir ay içerisinde bir ila üç psikoterapi seansına katılmasının ardından beş ay boyunca tekrar psikoterapiye dönmemesi şeklinde tanımlandı. Bu ayrıntı önemli; çünkü araştırmacılar birkaç görüşmenin ardından yeterli fayda gördüğü için planlı biçimde tedavisini sonlandıran kişileri mümkün olduğunca “tedaviyi bırakan” gruba dahil etmemeyi hedefledi.
Sonuçlar, psikoterapiye başlayan her kişinin aynı şekilde devam etmediğini ve özellikle tedavinin başlangıç döneminin kritik olabileceğini gösterdi.
En kritik dönem ilk görüşmeler olabilir
Psikoterapinin ilk seansı, yalnızca kişinin yaşadığı problemleri anlatmaya başladığı bir görüşme olarak değerlendirilmemeli. Bu aşama aynı zamanda terapinin nasıl ilerleyeceğine ilişkin beklentilerin şekillendiği, danışan ile ruh sağlığı uzmanı arasındaki çalışma ilişkisinin kurulmaya başladığı dönem.
Kişinin psikoterapiden ne beklediği, hangi sorunların öncelikli olduğu, görüşmelerin yaklaşık nasıl ilerleyeceği ve tedavinin hangi hedefler doğrultusunda yürütüleceği gibi konuların başlangıç aşamasında ele alınması tedavi sürecinin anlaşılmasını kolaylaştırabiliyor.
Yeni araştırmanın sonuçları da ilk görüşmelerin önemini yeniden gündeme taşıyor. Psikoterapiyi erken bırakanların yaklaşık beşte üçünün yalnızca bir seans sonrasında ayrılmış olması, ruh sağlığı hizmetlerinin başlangıç aşamasındaki iletişim ve değerlendirme süreçlerinin daha yakından incelenmesine neden olabilir.
Ancak araştırmanın, bir kişinin neden ilk seanstan sonra terapiye dönmediğini tek başına açıklamadığını da belirtmek gerekiyor. Maddi koşullar, ulaşım, çalışma saatleri, sağlık sorunları, tedaviden beklentiler, terapötik uyum, damgalanma kaygısı veya kişinin psikolojik destek konusunda yaşadığı kararsızlık gibi çok farklı etkenler devamlılığı etkileyebilir.
Daha önce ruh sağlığı hizmeti almak devamlılıkla ilişkili bulundu
Araştırmacıların değerlendirdiği bir diğer konu, kişilerin psikoterapiye başlamadan önce sağlık sistemiyle nasıl bir temas kurduğu oldu.
Sonuçlara göre daha önce veya psikoterapiyle aynı dönemde psikiyatrik değerlendirmeden geçen kişilerde tedaviyi erken bırakma olasılığı daha düşük bulundu. Benzer şekilde grup psikoterapisi gibi ruh sağlığı hizmetleriyle daha önce temas etmiş kişilerde de daha yüksek devamlılık gözlendi.
Araştırmacılar bu bulgunun, insanların ruh sağlığı hizmetlerini önceden tanımasının tedavi sürecine uyum sağlamayı kolaylaştırabileceğine işaret edebileceğini değerlendiriyor.
Buna karşılık yakın zamanda acil servis başvurusu veya çeşitli tıbbi nedenlerle hastane hizmeti kullanımı bulunan bazı gruplarda psikoterapiyi bırakma olasılığının daha yüksek olduğu görüldü. Bunun nedenlerinden biri, psikoterapinin kişinin aynı anda baş etmeye çalıştığı diğer sağlık sorunları arasında ikinci planda kalabilmesi olabilir.
Bu sonuç, ruhsal ve fiziksel sağlık hizmetlerinin birbirinden tamamen bağımsız düşünülmemesi gerektiğini gösteren çalışmalarla da aynı yönde değerlendiriliyor.
Psikoterapide “devam edebilmek” neden önemli?
Depresyon tedavisinde psikoterapinin etkisi genellikle tek bir görüşmeyle değil, belirli bir süre devam eden yapılandırılmış görüşmeler sonucunda değerlendiriliyor. Kullanılan psikoterapi yöntemine, kişinin belirtilerine, eşlik eden problemlere ve tedavinin hedeflerine göre seans sayısı ve tedavi süresi değişebiliyor.
Dolayısıyla tedavinin henüz başlangıç aşamasında kesilmesi, bazı kişiler açısından planlanan psikoterapötik çalışmanın uygulanamaması anlamına gelebiliyor.
Bu noktada uzman seçiminin yanı sıra tedavinin günlük yaşam içerisinde sürdürülebilir olup olmadığı da önem kazanıyor. Benzer şekilde Türkiye’de profesyonel destek arayan bir kişinin İzmir psikiyatrist gibi yerel bir arama yapması yalnızca bir uzman bulma çabası olarak görülmemeli; ulaşım, görüşme düzeni, uzmanlık alanı ve takip sürecinin sürdürülebilirliği gibi pratik unsurlar da tedaviye devam açısından değerlendirilmesi gereken başlıklar arasında yer alıyor.
Uzmanlar açısından ise ilk görüşmede kişinin ihtiyaçlarını doğru değerlendirmek, gerektiğinde psikiyatrik muayene ile psikoterapi seçeneklerini birlikte ele almak ve tedavinin nasıl ilerleyeceği konusunda anlaşılır bilgi vermek sürecin önemli parçalarından biri.
Makine öğrenmesiyle risk işaretleri araştırıldı
Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de araştırmacıların geleneksel istatistiksel yöntemlerin yanı sıra makine öğrenmesi tekniklerinden yararlanması oldu.
Elektronik sağlık kayıtlarından elde edilen çok sayıda değişken kullanılarak psikoterapiyi bırakma ihtimali daha yüksek olabilecek grupları tespit etmeye yönelik modeller geliştirildi. Araştırmacılar lojistik regresyon ve “random forest” olarak bilinen iki farklı yöntemi karşılaştırdı.
Bununla birlikte elde edilen modeller kusursuz bir tahmin sistemi ortaya koymadı. Modellerin performansı, psikoterapiyi bırakacak kişileri bireysel düzeyde kesin biçimde belirlemek için yeterli görünmüyor. Araştırmanın önemi daha çok geniş hasta gruplarında hangi özelliklerin tedavi devamlılığıyla ilişkili olabileceğini göstermesinden kaynaklanıyor.
Bu nedenle bulguların, gelecekte bir kişinin “terapiyi bırakacak” şeklinde etiketlenmesi amacıyla değil, desteğe daha fazla ihtiyaç duyabilecek grupların erken dönemde fark edilmesi için kullanılabileceği belirtiliyor.
Örneğin ilk görüşmenin ardından randevu planlamasının netleştirilmesi, devam etmekte zorlanan hastalarla iletişim kurulması veya ruh sağlığı hizmetlerinin genel tıbbi hizmetlerle daha iyi entegre edilmesi araştırmacıların tartıştığı olası yaklaşımlar arasında.
Ruh sağlığında kişiselleştirilmiş takip gündemde
Psikiyatri alanındaki güncel araştırmalar giderek daha fazla kişiselleştirilmiş tedavi modellerine yöneliyor. Aynı depresyon tanısına sahip iki kişinin belirtileri, yaşam koşulları, fiziksel sağlık durumu ve tedaviye verdiği yanıt birbirinden önemli ölçüde farklı olabiliyor.
Bu nedenle yalnızca hangi tedavinin etkili olduğu değil, kişinin tedaviye ulaşmasını ve devam etmesini etkileyen faktörler de araştırılıyor.
Psikoterapi devamlılığına ilişkin yeni çalışma da bu yaklaşımın örneklerinden biri olarak görülüyor. Elektronik sağlık kayıtlarında zaten bulunan bilgilerin, tedavi sürecinde ek desteğe ihtiyaç duyabilecek kişileri fark etmek amacıyla kullanılıp kullanılamayacağı araştırılıyor.
Bunun sağlık sistemleri açısından da önemli bir yönü bulunuyor. Randevuya gelmeme, tedavinin plansız biçimde kesilmesi ve hastaların tekrar tekrar farklı hizmetlere başvurması hem kişinin iyileşme sürecini hem de sağlık hizmetlerinin verimli kullanılmasını etkileyebiliyor.
Araştırmacılar bu nedenle psikoterapiye erişimin artırılması kadar, tedaviye başladıktan sonra ortaya çıkan engellerin anlaşılmasının da önemli olduğunu vurguluyor.
Bulgular her ülkeye doğrudan uyarlanamayabilir
Çalışmanın geniş katılımcı sayısı önemli bir avantaj olsa da bazı sınırlılıkları bulunuyor. Araştırma ABD'deki belirli bir sağlık sisteminden elde edilen elektronik kayıtları temel alıyor. Sağlık hizmetlerinin finansmanı, psikoterapiye erişim biçimi, sigorta sistemi ve toplumsal koşullar ülkeler arasında ciddi farklılık gösterebiliyor.
Bu nedenle yüzde 28,4'lük erken bırakma oranını Türkiye'deki psikoterapi hizmetlerine doğrudan uyarlamak mümkün değil.
Ayrıca elektronik sağlık kayıtları bir kişinin terapiyi neden bıraktığını ayrıntılı biçimde açıklamıyor. Bir kişinin başka bir kurumdan terapi almaya başlaması, taşınması, ekonomik nedenlerle devam edememesi veya farklı bir tedavi tercih etmesi gibi durumlar kayıtlar üzerinden her zaman belirlenemeyebilir.
Araştırmanın ortaya koyduğu ilişkilerin neden-sonuç ilişkisi olarak yorumlanmaması da gerekiyor. Örneğin belirli bir sağlık hizmetini daha önce kullanmış olmak terapiye devam etmeyi doğrudan sağlamıyor; yalnızca araştırma grubunda bu iki durum arasında istatistiksel bir ilişki görülüyor.
Psikoterapide yeni gündem: Başlatmak kadar sürdürebilmek
Ruh sağlığı hizmetlerine yönelik farkındalık arttıkça psikoterapiye erişim konusu daha geniş kitleler tarafından tartışılıyor. Yeni araştırma ise bu tartışmaya farklı bir soru ekliyor: İnsanların terapiye başlamasını sağlamak kadar başladıktan sonra devam edebilmesini sağlamak için neler yapılabilir?
40 binden fazla kişinin verilerinden elde edilen sonuçlar, özellikle ilk seans sonrasındaki dönemin yakından değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor. Psikoterapiyi erken bırakanların çoğunun henüz ilk görüşmeden sonra tedaviye dönmemiş olması, ilk temasın ruh sağlığı hizmetlerinde sanılandan daha kritik bir eşik olabileceğini gösteriyor.
Önümüzdeki dönemde yapılacak çalışmaların ise terapiyi bırakmanın arkasındaki kişisel, ekonomik ve sağlık sistemiyle ilgili nedenleri daha ayrıntılı biçimde ortaya koyması bekleniyor.
Araştırmanın bugünden verdiği mesaj ise açık: Ruh sağlığı hizmetlerinde başarı yalnızca insanların profesyonel desteğe ulaşmasıyla ölçülmüyor. Uygun değerlendirme, gerçekçi beklentiler, sürdürülebilir takip ve kişinin ihtiyaçlarına göre planlanan tedavi süreci de en az ilk randevu kadar önem taşıyor.

























