1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Münevver Özgür: Aidiyetin Mimarlığı Üzerine Denemeler 1 - Sorular, Dil ve Sol Hareket
Münevver Özgür: Aidiyetin Mimarlığı Üzerine Denemeler 1 - Sorular, Dil ve Sol Hareket

Münevver Özgür: Aidiyetin Mimarlığı Üzerine Denemeler 1 - Sorular, Dil ve Sol Hareket

İnşa etmek ve imar etmek arasında nasıl bir ilişki veya fark vardır? Bunu anlamak önemli.

A+A-

Münevver Özgür Özersay
[email protected]

Aidiyetin Mimarlığı ve Mimarisi Üzerine Denemeler 1: Sorular, Dil ve Sol Hareket

Son zamanlarda aidiyet üzerine bir hayli düşünüyorum ve çalışıyorum. Bunun nedenleri ve zamanlaması üzerine ileride daha detaylı paylaşımlar yapabilirim. Ancak şimdilik burada duruyorum ve dikkatimi çeken, bu düşünce yolculuğumda peşime takılan bazı sözcüklere geçmek istiyorum. İşte ilkler: Aidiyet ve mensubiyet.

Aidiyet ve Mensubiyet

İkisi aynı şey değil. Yine de onları anlamsal olarak veya duygusal olarak karıştırıyor olma ihtimalimiz yüksek. Çünkü birbirleriyle ne kadar çok örtüşürlerse sanki o kadar iyi. İdeal ve reel gibi. Örtüşmediklerinde ne oluyor? Bir tür gerginlik acaba? Neyse... Böyle diyerek burayı da geçiyorum ve başka bazı sorular eklemek istiyorum.

  • Bir üniversitenin, belediyenin, derneğin veya şirketin mensubu olmak bizi oraya ait kılmaya yeterli mi? Mensubiyet, kapıdan içeriye girebilmekse kimlerin buna hakkı var?
  • Kimin içeriye girebileceğine kim karar veriyor? Biz mi, başkaları mı?
  • Aidiyet, içeriye girdikten sonra içeride kendimize bir yer bulabilmek, edinebilmek, yaratabilmek gibi bir şeyse eğer, bunun kararını kim veriyor? Bizi içeriye alanlar mı, biz mi?

Ve işte tam da bu noktada bu ikiliye zihnimde bir sözcük daha ekleniyor ve üçlü oluyorlar. Aidiyet, mensubiyet ve mülkiyet. "Burası bana ait" ile "Ben buraya aitim" cümlelerinin her ikisi de neredeyse aynı kelimelerle kurulmuştur, fark ettiniz mi? Ancak ikinci cümlede ilişki tersine dönüyor. Peki, bize ait olmayan bir yerde kendimize bir aidiyet oluşturmamız veya kendimizi ait hissetmemiz mümkün müdür? Galiba evet.

Niye? Çünkü örneğin, çocukluğumuzda sokaklarda oynamak ve kendimizi oraya ait hissedebilmek için oraların tapularına ihtiyacımız yoktu. Okul bahçesinin tapusu da bizde değildi. Mahallenin, ağacın, denizin...

Öte yandan, özellikle yetişkinlikte tapusu bizde olmayan yerlere bizim demek bazen çok zordur. Bunu anlayabiliyorum. Yapamayız. Yine de farkı fark etmeden duramıyorum. Aidiyet ile sahiplik, yani sahip olmak arasındaki farkı.

Aidiyet İmar Edilebilir mi?

Mimarlık okumuş birisi olarak elimde olmadan aklım sahip olduğumuz ve ait olduğumuz veya ait hissettiğimiz mekanlar arasındaki farklara da kayıyor. Ve yine soruyorum, aidiyetin mimarları kimler?

Aidiyetin mimarlığını mümkün kılan koşullar neler? Burada mimar, imar gibi sözcükler takılıyor aklıma. Bazılarınız biliyordur. Mimar sözcüğünün kökeninde imar sözcüğü var. Yani mimar, imar eden kişidir. İmar kelimesini aslında çok kullanırız. Hatta uygulamadaki mimarların ilk baktıkları şey bir arazinin imar hakkıdır. ‘İmar planı’ da çok konuşulan bir tabirdir. Ancak onu o kadar çok bürokratikleştirdik ki kendisini özündeki anlamı ile duymuyoruz bile. Şimdi bir durdum ve size ne demek istediğimi sadece bu sözcük ailesine dayanarak anlatamayacağımı anladım. Bir de şöyle deneyeyim: İnşa etmek ve imar etmek arasında nasıl bir ilişki veya fark vardır? Bunu anlamak önemli. Çünkü bu ikili de aynı şey değil.

‘İnşa etmek bir yapı üretmekle ilişkiliyken imar etmek yaşamın gerçekleşebileceği koşulları oluşturmaktır’ dersek, sanırım en yalın açıklamaya epeyce yakın durduğumuz söylenebilir. Peki, bu denklemde mimarlık ne zaman kapıyı çalmaya, hatta yumruklamaya başlar? Temel atılırken mi? Çizim yapılırken mi? Peki ya tasarım? Daha hiçbir şey, sadece bir boşluk varken ilk ilk kim “‘Burada nasıl bir hayat mümkün’ sorusunu” sorar?

Şehir planlamacı mı, tasarımcı mı, politikacı mı, mimar mı, inşaat mühendisi mi, yer bilimci mi, çevre mühendisi mi, makine mühendisi mi, elektrik mühendisi mi, iç mimar mı?

Aidiyetin mimarlığı eğer mümkünse, ki tüm kalbimle bunun mümkün olduğuna inanmak istiyorum, bunun sorumlusu veya oldurucusu kimdir veya kimlerdir? Peki ya aidiyetin yapı taşları, malzemeleri? Taş, kerpiç, ahşap, beton, çelik, hak, hakkaniyet, güven, görülmek, duyulmak...? Peki ya yapım metodolojisi veya tekniği, yöntemi, yolu, yordamı?

Gördüğünüz gibi bu meseleler içimde iyice büyüyor.

Bir ‘Biz’ Nasıl Kurulur?

Boşlukta yaşamadığımızı, her şeyin politik olduğunu hatırlayarak durumu kendim için bir o kadar daha karmaşıklaştırıyorum. Düşüncelerim politika ve siyasi hareket paralelinde bir başka yere kayıyor. Politika, siyasi hareket ve eleştiri dili. Bunları düşünüyorum.

Sizce böyle bir şey denebilir mi? “Bir siyasi hareket de tıpkı bir mimar gibi insanları bir araya getirerek bir "biz" kurmaya, imar etmeye çalışıyor” diyebilir miyiz? Bu ‘biz’in olabildiğince kendimize ait hissedebileceğimiz bir yapı olması, bir geçmişin hikayesini anlatması ve bir gelecek tahayyül etmesi bekleniyor, diyebilir miyiz? Onun da bir içerisi, bir dışarısı, kapıları, eşikleri, merkezleri, kenarları ve sınırları oluyor, diyebilir miyiz? Ve tıpkı ilk başta sorduğumuz gibi burada da sorabilir miyiz: bu hareketin kapısı kimlere açık, kimleri mensubu olarak kabul etmeye meyilli veya gönüllü, kimler kapıdan içeriye girmek için "Açıl susam açıl" gibi özel kelimeleri, parolaları biliyor veya bilebiliyor?

Yanlış bir parola veya kelimeler kullandığımızda ne oluyor?

Diyelim ki doğru kelimeleri söyleyerek içeriye girebildiniz, girebildik. Size, bize bir mensubiyet bahşedildi. İçeride fikir değiştirmemize izin var mı? Sorular sorma, itiraz etme hakkımız var mı? Bu hareketin hafızasında kimler var, kimler yok? Ve burada kendimize bir yer bulmaya çalışırken sahte kimliklerimizle mi bu yeri aramamız gerekiyor, yoksa kendimiz olabiliyor muyuz?

Sol ve Aidiyet Meselesi

İster istemez bu sorular beni sola getiriyor, sol harekete. Burası benim için zor bir alan. Yine de yazının devamını getirebilmek için çabalayacağım. Niye zor? Bir soru bunu açıklayabilir belki. Babamın kızı, yani Özker Özgür'ün kızı olmasaydım yine aidiyetin mimarlığının anatomisini böylesi bir titizlikle anlamaya çalışır mıydım? Eğer babam eşitlik, adalet, emek, özgürlük, hak gibi insanlık tarihinin en güçlü kelimelerinden bazılarını sol düşünceyle harmanlayarak bizlerin yaşamlarına taşımasaydı, yine aidiyetin mimarlığını bu kadar merak eder miydim?

Her soru bir başka soru doğuruyor. Bir soru daha.

Bu kadar güçlü bir söz dağarcığına sahip bir düşünce veya hareket neden geniş insan topluluklarına kalıcı bir "biz" duygusu vermekte bu kadar zorlandı ve hâlen zorlanıyor? Hatta ‘Demir Perde’ gibi bir tabir ona yakıştırılıyor...

Sol hareket, hakları halklara anlatırken (kendi içindeki kitleler de dahil olmak üzere) insanın ait olma ihtiyacını yeterince dikkate aldı mı? Samimi bir yerden, insanların ne düşündüğü kadar nasıl yaşadıkları ve nasıl hissettikleriyle de ilgilendi mi? Dili ne kadar ayrıştırıcı veya kapsayıcıydı? Ne kadar davet eder gibiydi ne kadar sınava sokar gibi? "Gel birlikte düşünelim" mi dedi, yoksa ağzından ateş saçarak "Bunu hâlâ anlamadın mı? diye sordu”. Kısaceası, eşitlik vaat eden bir hareket kendi içinde hakkaniyetli bir aidiyet alanı imar edebildi mi?

Bilmiyorum.

Şimdi bir de sağın kurduğu dile bakalım. Vatan, millet, aile, mahalle, bayrak, gelenek, bizimkiler... Bu kelimelerin her biri ayrı ayrı tartışmaya açık. Bazıları dışlayıcı, ayrıştırıcı, bazıları tehlikeli kullanımlara çok açık. Ancak ne yapıyorlar? İnsanlara hikâyeler veriyorlar. İçlerinde kendilerini de görebilecekleri hikâyeler... Sen kimsin, ben kimim, nereden geldin, ben nereden geldim, kimlerdensin, nereye aitsin, hangi takımı tutuyorsun, en sevdiğin şarkıcı kim?

Burada “solda hareketin hikâyeleri yok, demiyorum. Elbette var. Hem de çok. Benim merak ettiğim başka bir şey: Solda öne çıkan dil, yaşanmış müştereklerden çok ideolojiye, teoriye yaslandığı için dışlayıcı gerilimler üretmiş olabilir mi?

Mimarlık stüdyolarından geçmiş her mimar bilir: eleştiri çok güçlü bir düşünme aracıdır. Eleştirel düşünme de çok güçlü bir tasarım aracı. Ancak yine bu deneyimden, yani kritikle tasarım öğrenme deneyiminden geçmiş olan çoğumuz eleştirinin hanelerinde çok sıkıntılı zamanlar da geçirmişizdir, kendimiz olamamış buhranlar yaşamışızdır. Yani özet olarak, sol hareketin sıkça başvurduğu eleştiri dilinin kapsayıcı bir iletişim alanı olup olmadığı konusunda pek emin değilim.

Başka Bir Dil Mümkün mü?

Mümkün olabileceği ile ilgili bir hissiyatım var. Bu başka dilin adını henüz tam olarak koyamasam da yeni bir dile ve yeni şeyler söylemeye çok ihtiyacımız olduğu kesin. Öte yandan da gerçek şu ki adını koyamadığımız şeyleri göremeyiz. Bunu kendimden biliyorum. Adını koyamadığımız şeyleri, tıpkı alfabesini bilmediğimiz bir dile bakar gibi okuyamayız. Göremediğimiz, okuyamadığımız şeyleri ise dillendiremeyiz, konuşamayız, yazamayız. Konuşamadığımız şeyleri ise birlikte düşünemeyiz. Peki birlikte düşünemediğimiz şeyleri nasıl değiştireceğiz? Dönüştürücü bir dille konuşamazsak biz kendimiz nasıl dönüşeceğiz?

Veya... Bir siyasi hareketin ulvi görevini kendi için anlayabilmesi, kendi içindeki yandaşlarına anlatabilmesi ve dönüştürücü bir güç veya katalizör olarak kullanabilmesi için nasıl bir dile ihtiyacı vardır? Her “kendimizi anlatamadık” dendiğinde bunun "biz doğru konuşuyoruz, doğru cevabı biliyoruz da onlar anlayamıyorlar" gibi bir şekilde de duyulabileceğinin farkında olmak için ne yapmak gerekir?

Cevaplarım yok, şimdilik olmalarını da istemiyorum. Sorularda kalmak bazen güzeldir. Bu sorularla ve cebimdeki, doğurgan bulduğum ve bu yazıda sizi de yaklaştırmaya çalıştığım bu kavramlarla size veda ediyorum.

Hak, hakkaniyet, mensubiyet, aidiyet, mülkiyet, dil, imar, mimar.

Bu kavramlar üzerinde düşünmeye devam edeceğim ancak şimdi lafı uzatmadan yazımı burada bitirsem çok iyi olacak. Aidiyetin Mimarlığı Üzerine Denemeler yazı serisinin ikinci yazısında yeniden sizlerle görüşmek üzere.

Bu arada bana sormak istediğiniz veya kendi anlatmak istediğiniz “aidiyetin mimarlığı hikâyeleriniz” varsa ne olur benimle iletişime geçin. Size ayıracak, yavaşlayarak sizinle derin bir sohbette buluşabilecek bir saatim her zaman var ve olacak.

Çok teşekkür ederim. Hoşça kalın, kendinize iyi bakın.

Not: Bu yazıyı, her zaman beni gönülden hissettiğine inandığım sevgili Sevgül (Uludağ) Ablama hediye etmek isterim. Nurlar içinde yatsın. Senin kapsayıcı gazetecilik gaileni, elimden geldiğince devam ettirmeye çalışacağıma söz veririm Sevgül Abla.

Görsel notu: TYIN Tegnestue ve NTNU öğrencileri tarafından 2009’da ‘Ban Tha Song Yang’, Tayland’daki ‘Safe Haven Yetimhanesi’ için yerel malzeme ve işgücüyle iki haftada inşa edilen ‘Safe Haven Kütüphanesi’. Kütüphane, çocuklar için okuma ve çalışma mekânı olmanın ötesinde ortak bir buluşma alanına dönüşmüştür. Kaynak: Archilovers – Safe Haven Librar

Bu haber toplam 268 defa okunmuştur
Gaile 530. Sayısı

Gaile 530. Sayısı