1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Ecrin Bulut: ​Kadın Cinayeti Nedir?
Ecrin Bulut: ​Kadın Cinayeti Nedir?

Ecrin Bulut: ​Kadın Cinayeti Nedir?

Cinayet, özellikle günümüzdeki artan vakaları düşündüğümüzde, yumuşak inisiyatiflerle birden kaybolacak bir suç değildir.

A+A-

Ecrin Bulut
[email protected]

Bir Haftalık Gündemden Fazlası

​Kadın cinayetinin tanımı yıllardır feministler tarafından tartışılan bir konudur. Bu terimle, kadınların kasten hayattan koparılmasını anlatmak istedikleri için farklı kavramlar ve farklı tanımlar ile bu insanlığa aykırı suçu olabildiğince saydam şekilde tanımlamaya çalışmışlardır. Lakin tarih, coğrafya ve diğer faktörlerin etkisiyle kadın cinayetinin ne zaman ve nasıl bir şekilde tanımlanacağı değişmiştir. Güney Afrikalı feminist yazar Diana Russell’a göre kadın cinayeti “kadınların kadın oldukları için erkekler tarafından öldürülmesi”dir; Jacquelyn Campbell ve Carol Runyan’a göre, “motivasyon veya fail statüsüne bakılmaksızın tüm kadın cinayetleri”; Desmond Ellis ve Walter DeKeseredy’ye göre, “erkekler tarafından kadınların öldürülmesi”dir. Bütün bu saygın ve ünlü feministlerin tanımlarının bir ortak noktası varsa o da terimin adından da anlaşılacağı gibi, failin kurbanın kadın olmasının dezavantajını kullanarak onu öldürmesidir. Fakat kadın cinayetleri özellikle Güney Asyalı feministler tarafından "erkekler tarafından kadınların kasıtlı olarak öldürülmesi ve erkeklerin çıkarları doğrultusunda diğer kadınlar tarafından kadınların öldürülmesi" olarak tanımlanır. Sonuç olarak, bu eylemin sonunda bir kadın hayattan koparılır. Ölümle sonuçlanan her türlü cinsel terörizm eylemi kadın cinayeti olarak kabul edilir.

 

​Patriyarkanın Kanlı İmzası ve Kadın Cinayetlerinin Cinsel Politikası

​Kavramı ortaya atan Kate Millett’ın 1970’te yayımlanan “Sexual Politics” (yani “Cinsel Politika”) kitabına göre cinsel politika; yaygın bir sosyal sistem olan patriyarkanın güç odaklı yapılandırdığı ilişkilerde bir grubun (burada güçlü grup, yani erkekler) daha güçsüz bir grubu (yani kadınları) güç (genellikle fiziksel) üzerinden kontrol etmesi ve domine etmesidir. Güç biyolojik bir değerlendirme değil, tam aksine, burada güç kavramı toplumun erkeğe “erkeklik” adı altında verdiği zararlı ayrıcalıklardır; bu ayrıcalıklar ise “güce dayalı” ilişkiler yarattığından iktidar olana (yani ayrıcalıklı olan erkeğe) karşısındakini ezme hakkını herhangi bir geri dönüşü olmayacak şekilde tanır.

​“Çünkü toplumca kabul edilmiş politik kuramlar kadını temsil etmediğinden, kadınların tarih boyunca ezilmesi sürmüştür. İşte kadınları grup olarak temsil edecek olan şey cinsel politikadır.” - Eda Türker

​Erkek egemenliğinin en vahşet verici arzusu; tarih ve coğrafya fark etmeksizin her zaman sahiplenme, kontrol etme ve egoizmdir. Kadın cinayetleri rastgele yaşanan basit olaylar değildir; tam aksine, sözde erkekliğin kendini tehdit altında hissettiği anın ve bu korkunç arzuların bir araya gelmesiyle ortaya çıkarlar. Asıl korunanın erkeklik, cezalandırılanın ise kadınlık olması mantıksız değil mi? "Ataerkil bir toplumda kadınların kendilerine dayatılan normları reddettiği, ayrılığı seçtiği ve kendi bedenleri üzerinde hak iddia ettiği için cezalandırıldığı bir düzene o kadar alıştırıldık ki... Öyle ki özgürlüğü tatmak isteyen kadınların cezalandırıldığı bu atmosferde, kadın cinayetleri artık günümüzün olağan bir parçası haline geldi.". Bir kadın cinayeti en çok bir hafta gündemde durursa durur, durmazsa unutulur; lakin unutmamak yapabileceğimiz en kolay politik eylemlerden biridir. Kadın cinayetleri de bir haftalık gündemden çok daha fazlası olmalıdır.

​ "Yirmi birinci yüzyılda cinayetin cinsel politikası ile yüzleşmeliyiz. İşte bu yüzden bu cinsel politikanın gerçekliğini görmeli ve onunla hesaplaşmalıyız ki, sağlıksız ve işlevini yitirmiş bu sosyal sistemi bir toplum olarak bir daha asla geri dönmemek üzere reddedebilelim."

 Cinsel politikayı kabullenmenin yolları kısaca şunlar olabilir. Birincisi kadınlara bu güç eşitsizliğinin bir kader olmadığı, aksine onların sömürülmesini kolaylaştırmak için bir propaganda olduğunu aşılanmalıdır. İkincisi, konuşmamızdan ve dilimizden cinsiyetçi sözcükler, atasözleri ve deyimler çıkarılmalıdır. Üçüncüsü, her kadın biricik ve özgür bir birey olarak görülmeli, kalıplaştırmaya, kategorileştirmeye veya ayrıştırmaya çalışılmamalıdır. Dördüncüsü, kurumlarda cinsiyet eşitsizliği normalleştirilmemelidir. "En kritik adım ise; 'erkeklik' söylemi üzerinden erkekleri yargılamaktan, kadınlığı bir aşağılama unsuru olarak kurgulayıp erkekleri bu kalıplarla sınırlandırmaktan ve bu toksik normları erkek çocuklarına dayatmaktan vazgeçilmesidir."

Günümüz için bunlar ve çok daha fazlası, kendimizi bir toplum olarak daha ileriye taşımanın küçük yolları gibi görünse de bu durum, şu anda yaşanan kadın cinayetlerini unutmamız ve derhal daha büyük adımlar atıp inisiyatif almamamız gerektiği anlamına gelmez. Şu an yapmamız gereken, bunları ilerletirken aynı zamanda kesin bir tavır koymaktır; çünkü cinayet, özellikle günümüzdeki artan vakaları düşündüğümüzde, yumuşak inisiyatiflerle birden kaybolacak bir suç değildir. Kadın cinayetleri her zaman acil önlem alınması gereken bir konuydu; lakin şu an, maalesef daha önce alınan yetersiz ve başarısız önlemler sonucu hiç olmadığı kadar müdahale etmemiz gereken hayati bir role bürünmüştür.

 

​Cinayet Karşısında Hukuk Ataerkil midir?

​Patriyarka bir kurum gibi davranan toplumsal düzen ve sistemdir. Toplumsal alanlarda (hukuk, eğitim ve aile bile dahil olmak üzere) Millett’e göre patriyarka, erkeklerin kadınları yönettiği sağlam bir politik kurumdur. Bu yüzdendir ki partnerini öldürme gibi suçlarda kadınlar erkeklerden daha uzun süreli hapis cezalarına çarptırılırlar. ACLU ve The Women’s March tarafından hazırlanan istatistiklere göre partnerlerini öldüren erkeklerin karşılaştığı ortalama hapis cezaları 2 yıl ile 6 yıl arasında değişirken, aynı durumdaki kadınlar genel olarak 15 yıl kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Bu durum, hapis cezalarının ve hukukun bile patriyarkayı desteklediğinin, hatta teşvik ettiğinin açık bir göstergesidir. Araştırmalar ayrıca kadınların “daha erkeksi” olarak algılanan suçları işlemesinden dolayı da daha uzun süreli veya daha ağır cezalara çarptırıldığını gösteriyor. Bunun sebebi, Murdoch Üniversitesi'nin yaptığı araştırmanın da öne sürdüğü gibi, yargıçların ve yasaların zaman zaman kadınları kalıplara sokmasındandır; başka bir deyişle kadın suçlular “kurnaz” veya “manipülatif” gibi damgalar yiyerek erkek suçlulara kıyasla daha vahşi olarak görülürler. Eğer suçluları "erkek" ve "kadın" adı altında cinsiyetlerine göre yargılayacaksak, bu durum ölüye ve kurbana bile saygı duyamayacak kadar insani değerlerden uzaklaştığımız anlamına gelir.

 

​Kadın ve Korku

​Fikrimce kadın olmak ile korku içinde yaşama çelişkisini en iyi anlatan söz, Simone de Beauvoir’ın 1949’da yayımlanan İkinci Cinsiyet kitabının girişindeki şu paragraftır:

​“İnsan türünde dişilerin olduğu konusunda herkes hemfikir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de insan türünün hemen hemen yarısı kadınlardan oluşuyor. Ne var ki kadınlığın tehlike altında olduğu da söyleniyor. Kadın olmamız, kadınlığa dönmemiz, kadın kalmamız öğütleniyor. Demek ki insan dişisinin hepsi ille de kadın diye bir şey yok. Kadın sayılmak için tehlike altındaki, o gizemli kadınlık gerçeğinin parçası olmanız gerek.”

​Toplumumuzda kadının yerinin erkeğininki kadar değerli olduğunu göstermek için kadını bu "tehlike altındaki, gizemli ve korunması gereken canlı" konumundan çıkarmamız gerek. Kadını ikinci sınıf vatandaş yerine koyan ve kadın cinayetlerini normalleştiren sistemden arınmamız gerekiyor. Kadın, güvenliğini sağlamak için yaşamından ne kadar taviz verecek? Kadın olarak doğduğu için kendi arzuları ve hayallerinden ödün vermediği yetmezmiş gibi, patriyarkanın istediği şekilde bir kadın figürüne büründüğü zaman bile öldürülüyorsa; o zaman sorunun patriyarkada ve kadından olmasını beklediğimiz bu işlevsiz figürde olduğunu ne zaman anlayacağız? Kadının sesini 21. yüzyılda bastırmamamız gerektiğini anlamak ne kadar zor olabilir? Anadolu kadınlarının zamanında dile getiremedikleri haykırışlarını oyalar aracılığıyla "iletişim" kurarak ifade ettikleri zamanlara geri mi dönmek lazım?

​Kadının ve kadınlığın tehlike altında olmayacağı tek durum, onların da erkekler kadar toplumda eşit haklara sahip olmaları ve patriyarkal standartları yıkmalarıdır. Kadın cinayetlerini normalleştirilmemeli ve hafife alınmamalıdır. Bir gün konuşup ertesi gün unutmamak, tekrar yaşanmaması için hiçbir zaman unutmamak ve acil adımlar atmaktır. Belki köklü patriyarkal değerlerin tamamen değiştiğini görmeye hayatlarımız yetmez; ancak bugünün ve gelecek neslin kadınları için bunu yapmalı, hukukumuzu da ataerkil sistemden arındırmalıyız.

​Duygusal veya fiziksel fark etmez, herhangi bir şiddet formu kadın cinayetine dönüşebilir. Kadın cinayetleri ile günlük hayatta kullandığımız seksist dilin bile ne kadar bağlantılı olduğunu görmemiz lazım. Eğer biz sürekli vurdumduymaz kalırsak, kadınları aşağılayıcı bir dil kullanırsak ve bu konunun önemini konuşmazsak, kadın cinayetlerine göz yummaktan başka bir şey yapmayız. Yasalarımızı ve hukukumuzu patriyarkadan arındırmazsak, adaletimizin bile kadınımızı koruyamadığına şahit olmaya devam ederiz. Kadınları insandan daha az, ikinci sınıf vatandaş ve sürekli korunması gereken, hayattan uzak durması ve kendisi için yaşamaması gerektiğine inandırılan bireyler olarak görürsek, bu kadınlar destek almaktan çekinir ve biz yine başarısız oluruz.

​13 Eylül günü Alayköy'de eşi tarafından hayatı ellerinden alınan Rukiye Tunçer ve 7 Eylül günü eşi tarafından öldürülen Saliha Özkol'a rahmet diler; ailelerine, yakınlarına başsağlığı ve adaletin bu ülkede yerini bulmasını temenni ediyorum.

​Öldürülen her bir kadın aslında bizim bir parçamız. Hepsi birer anne, birinin çocuğu ve onlara eşlik edememiş “eşlerinin” partnerleri; ama en önemlisi kendi arzuları, hayalleri, istekleri, yapmak istedikleri ama yapamadıkları, yaşamak istedikleri ama yaşayamadıkları olan, artık güneşi göremeyecek ve kendilerine vaat edilen hayatlarını sürdüremeyecek olan canlardı. Bizden farksız, sadece “öldürülen bir kadın” değil, onlar da toplumumuzun birer parçasıydı. Hiçbirini "kadın cinayetine kurban gitti" deyip unutmamalıyız…

​Bu devirde ve toplumda kadın olmak, maalesef eşitsizliğin sınırında yaşamak demektir

Bu haber toplam 299 defa okunmuştur
Gaile 531. Sayısı

Gaile 531. Sayısı