1. HABERLER

  2. HABERLER

  3. Kötü Resim Asma Korkusu ve Çemberin Dışında Bir Penguen
Kötü Resim Asma Korkusu ve Çemberin Dışında Bir Penguen

Kötü Resim Asma Korkusu ve Çemberin Dışında Bir Penguen

Tuğba Özer yazdı: Kötü Resim Asma Korkusu ve Çemberin Dışında Bir Penguen

A+A-

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından bir alıntıyla başlamak istiyorum yazıma.

Uzun zamandır zihnime takılı kalan, dönüp dönüp düşündüğüm o satırlarla:

“Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş.

Nasıl yaşadım on yıl bu evde?

Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?

Ben ne yaptım?

Kimse de uyarmadı beni.

İşte sonunda anlamsız biri oldum.

İşte sonum geldi.

Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım.

Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”

Bu satırlar yalnızca bir edebî iç döküş değil; bir hayat muhasebesi. Daha doğrusu, çoğumuzun farkında bile olmadan kabul ettiği sessiz bir yaşam sözleşmesinin itirafı.

Yanlış yapma ihtimali yüzünden doğruya da el uzatmamak…

 

Tanıdık geldi değil mi?

Ya da risk almamak adına hayatı askıya almak. Tam da modern insanın trajedisi bu değil mi zaten?

Aklın kutsandığı, hatanın kriminalize edildiği, “ölçülü olmanın” erdem sayıldığı bir çağın içindeyiz. Aydınlanma aklının çocuğuyuz belki ama romantiklerin kalbini hâlâ cebimizde taşıyoruz; bastırılmış, buruşturulmuş, ama atılamamış bir kalp.

Hayat bize çoğu zaman çerçevesi hazır bir tablo olarak sunulmaz. Daha çok açılmayı bekleyen bir kapı, aralanmayı bekleyen bir pencere gibidir. Ardında renkler vardır ama garanti yoktur. Sonbahar gelir, kış sert geçer; ama tam da o kışın içinde, yağmur damlalarıyla filizlenen bir bahar ihtimali saklıdır.

Bu, biraz da varoluşçuların söylediği şeydir: Dünya anlamsızdır ama; insan anlam aramaktan vazgeçmez!

Camus’nün Sisifos’u gibi, taşı her defasında yeniden yukarı itmek zorunda olduğumuzu bile bile…

Buna rağmen hayatı temkinle yaşarız.

Kaç hata fazla sayılır?

Kaç yanlış dışlanmaya yeter?

Kaç kez tökezlersek oyunun dışına atılırız?

Modern toplum hatayı sevmez; sürrealistlerin bilinçdışına, dadaistlerin saçmalığa açtığı kapıyı biz sıkı sıkıya kapatırız. Düzen bozulmasın isteriz, ruhumuz pahasına bile olsa.

Yanlışlarımızı kırk yamayla bugüne taşırız!!!

Kimi zaman utanarak, kimi zaman savunarak. Ama asıl soru hep ortada kalır: Yanlış yapsak bile, çemberin dışında kalsak bile, ne zaman kendimiz için yaşadık?

Belki de ekspresyonistlerin çığlığı tam burada yankılanır: “İçimde olan dışarı sığmıyor.”

Son günlerde sürüden ayrılan ve yıllar öncesinde aslında belgeseli çekilmiş ama bugün de anlam bulan, herkesin kendiyle bir nebze olsun bağdaştırdığı “Nihilist Penguen’i” hatırlayalım…

Nihilist, hiçbir şeyin mutlak anlamı olmadığına inanan, değerleri ve kuralları sorgulayan kişidir; burada Penguen’in nihilizmi de öyle yüksek perdeden bir inkâr değil, sessiz ve yorgun bir kabulleniştir. Bu penguen artık yalnızca “farklı” değil; anlam aramaktan yorulmuş, ritmi bozan bir varlıktır.

Nietzsche’nin çekiçle yıktığı değerlerin ardından kalan o boşluk hissiyle yürür: ne tam bir başkaldırı vardır ne de tutkulu bir reddiye. Sadece düşük sesli bir omuz silkme, bir “Olsa da olur, olmasa da.” Penguen sürüden ayrılırken kahraman değildir; yalnızca inanacak bir yön bulamamıştır. Yürür, çünkü durmanın da artık ikna edici bir anlamı kalmamıştır.

İşte bu noktada insan ile penguen arasında görünmez bir bağ kurulur: Penguen, sürüden ayrılmanın sessizliğini taşır; biz ise; duvarımıza resim asarken korkularımızla yüzleşiriz.

Nihilist Penguen’in kabullenişi, bize hatırlatır ki çemberin dışı ürkütücü olsa da, başkalarının çerçeveleri, başkalarının “doğru” sandığı renkler, bizim seçimimizi belirlememelidir.

Duvara asacağımız resim, eğri olabilir, rengi çok cesur olabilir; ama o resim, sadece bizimdir. Penguen’in yürüdüğü boşluk gibi, bizim de kendi boşluğumuz, kendi sessizliğimiz ve kendi cesaretimiz vardır. Hayatı yaşamak, belki de tam olarak budur: başkalarının algısıyla değil, kendi doğrularımızla, kendi renklerimizle ve kendi sınırlarımız içinde bir resim yaratabilmek.

Belki de mesele büyük kırılmalar değildir. Belki de mesele, duvara asılan küçük bir resimdir. Bir köşesi eğri, rengi biraz fazla cesur, çivisi aceleyle çakılmış…

Kötü olabilir, ama bizimdir!

Bazen yaşamak, “dolu dolu yaşadım” diyebilmektir. Acısıyla, tatlısıyla. Eğrisiyle, doğrusuyla. Hiç geçmeyen keşkelerle, kalpte kabuk bağlamayan kırıklarla, yüzümüze yerleşen çizgilerle, ellerimizde kalan lekelerle…

Biraz melankoli, biraz umut. Biraz modernizm, biraz eski bir şiir defteri gibi.

Ama hepsi bir arada ve bize ait. Sınırsızca değil; kendi sınırlarımızın bilincinde olarak. Başkalarının sınırlarına çarpmadan, ezmeden, bastırmadan.

Geriye dönüp baktığımızda: “Evet,” diyebileceğimiz bir hayat mümkün. Kaç yaşında olduğumuzun önemi yok. Bu hikâyenin nerede biteceğini bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Bu hayat yalnızca bizim.

Yeter ki adım atalım.

Yeter ki; kaybetmekten, dışlanmaktan, çemberin dışını göze almaktan korkmayalım.

Çünkü bazen bir hayat, duvara asılan küçük bir resimle başlar. Ve o resim, her şeye rağmen, bize bakar.

Satırların yarenliğinde yeniden buluşmak dileğimle.

Sağlıkla ve hoşça kalın….

Bu haber toplam 229 defa okunmuştur
Etiketler : , ,