
Kader Değil, Kamu Politikası
Tuğba Özer yazdı: Kader Değil, Kamu Politikası
Hayatın Bu Kadar Ucuzlamaması Gerekir!
Çocukluğumuzdaki Güven Duygusundan Bugünün Kaygısına…
Her şey ne kadar çabuk değişiyor.
Gelecekten beklentilerimiz şöyle dursun, artık çoğu zaman anlık olarak yaşamı sorguluyoruz.
“Acaba bugün başıma trafikte bir şey gelecek mi?”
Bu cümle, farkında olmadan gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmeye başladı.
Bir yanda ani gelişen sağlık sorunları, artan hastalıklar ve kayıplar…
Bir yanda sınavların, işsizliğin ve belirsizliğin arasında sıkışan gençler; onların geleceği için kaygılanan ebeveynler…
Trafikte giderek artan karmaşa, kaybedilen saatler ve nerede, ne zaman karşımıza çıkacağını bilemediğimiz o sürekli tedirginlik hali…
Boşanmalardaki artış, taciz haberleri, sokakta ve günlük yaşamda daha görünür hale gelen şiddet…
Bazen düşünüyorum: Ben 90’lar çocuğuyum, size de aynı geliyor mu?
70’li, 80’li yaşlarda olmak bize çok büyük bir yaş gibi gelirdi. Ölüm ya da trafik kazası, sanki hayatın çok uzağında duran ihtimallerdi.
Şu anda yaşlı nüfusumuz giderek artıyor, o kadar da uzak değil artık hiçbir şey..
Elbette o zaman da hastalık vardı, kaza vardı, şiddet vardı, ölüm vardı. İnsan hayatı hiçbir dönemde kusursuz değildi.
Ama bugün başka bir şey var.
Haberin bize ulaşma hızı, hayatın değişme hızı ve tehlikelerin görünürlüğü baş döndürücü.
Belki çocukluğumuzda da birçok şey vardı.
Belki kanser de vardı, kalp hastalıkları da, trafik kazaları da…
Fakat teknoloji bugünkü kadar gelişmiş değildi. Dünyanın öbür ucundaki bir olay birkaç saniye içinde telefonumuzun ekranına düşmüyordu.
Etrafımızdakileri tanırdık!
Mahallede kim oturuyor bilirdik.
Çocukluğumuzda sokağa çıkar, akşam olana kadar oynardık. Yaz akşamlarında saat 9’u, 10’u geçerken bile mahalleden çocuk sesleri yükselirdi.
Çığlık değil…
Oyunun, kahkahanın, hayatın sesi.
Şimdi ise; bazen yan komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz.
Çocuğumuzu sokağa tek başına bırakırken iki kez düşünüyoruz. Çünkü artık yalnızca trafikten değil, tanımadığımız insanlardan da çekiniyoruz.
Ve insanın zihninde ister istemez şu soru beliriyor: Biz ne zaman bu kadar korkmaya başladık?
Ölümün Bu Kadar Yakın Olduğu Bir Hayat!
Ölüm dediğimiz olgu bugün sanki hayatın kıyısından değil, tam ortasından geçiyor.
Yolda seyrediyorsunuz, kurallara uyuyorsunuz, hiçbir günahınız yok!
Fakat karşıdan gelen bir araç bir anda sizin hayatınıza giriyor ve birkaç saniye içerisinde her şey değişebiliyor.
En yakın örneği daha geçen gün yaşandı, maalesef ki!
Ne acıdır ki bu nedenle trafik meselesini yalnızca “sürücü hatası” diyerek açıklamak artık bana yeterli gelmiyor.
Elbette sürücü sorumluluğu var.
Hız var, dikkatsizlik var, alkol var,telefon kullanımı var, kurallara uymamak var!
Fakat kamu yönetiminin de sorması gereken sorular bulunuyor:
Sistemi nasıl kurduk?
Yollarımız yeterli mi?
Kavşaklarımız güvenli mi?
Yol geometrileri doğru mu?
Aydınlatmalar yeterli mi?
Yaya güvenliği gerçekten gözetiliyor mu?
Denetim yeterli mi?
Trafik verileri düzenli toplanıyor ve analiz ediliyor mu?
Nüfus artışını, araç sayısını ve kentleşmeyi yıllar öncesinden öngörerek ulaşım politikası üretebiliyor muyuz?
Yoksa sorun büyüdükten sonra mı müdahale ediyoruz?
İşte tam burada mesele yalnızca trafik olmaktan çıkıyor.
Mesele devlet kapasitesi ve kamusal planlama meselesine dönüşüyor.
Yazının bu kısmında, tabii ki eleştirenler de olacak; “Yeterli değil mi, yapılmıyor mu, yapılanlar var” diyenler de olacaktır. Ben burada “Hiçbir şey yapılmıyor” demiyorum. Asıl sormak istediğim soru şu: Yapılanlar yeterli mi? Çünkü burada konuştuğumuz şey yalnızca yapılanların varlığı değil, yeterliliği ve belirli bir standarda ulaşıp ulaşmadığıdır. Elbette birçok noktada yapılmayanlar da var. Bu noktalar üzerinden de yalnızca bir dönemi değil, tüm dönemlerdeki kamu politikalarını sorgulamak gerekiyor, öyle değil mi?
Konunun derinliğine inecek olursak, dünyada bunun örnekleri var.
İsveç’in 1997 yılında ortaya koyduğu “Vision Zero – Sıfır Vizyonu”, trafik sisteminin temel amacının ölümleri ve ağır yaralanmaları mümkün olduğunca ortadan kaldırmak olması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımın temelinde çok önemli bir fikir var: İnsan hata yapabilir. Sistem ise, bu hatanın ölümle sonuçlanmasını engelleyecek şekilde tasarlanmalıdır.
Trafikte, “Vizyon Sıfır” yaklaşımımız var. Ancak burada asıl sorulması gereken şu: Ne kadar başarılı olduk? Bu da üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soru işareti.
Hollanda’da geliştirilen “Sürdürülebilir Güvenlik” yaklaşımı da yolu, aracı, kullanıcı davranışını ve eğitimi bir bütün olarak ele alıyor.
Yani yalnızca sürücüyü suçlamak yerine, ulaşım sisteminin tamamını sorguluyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün öne çıkardığı sistem yaklaşımı da aynı noktaya işaret ediyor: İnsan hata yapabilir.
Değişmesi gereken, bu hatanın bedelinin neden ölüm olmak zorunda olduğudur.
Bence bizim de artık bu soruya cesaretle bakmamız gerekiyor: Trafikte insanı mı değiştireceğiz, sistemi mi?
Cevap aslında ikisi öyle değil mi?
Ama sistemin sorumluluğunu yalnızca bireyin omuzlarına bırakmadan…
Biz Kaç Kişiyiz?
Bir başka mesele de nüfus.
Kuzey Kıbrıs giderek daha kozmopolit bir ülke haline geliyor. Birçok ülkeden, birçok kültürden insan burada yaşıyor.
Bu çeşitlilik başlı başına bir zenginlik.
Fakat beraberinde çok ciddi bir kamu yönetimi sorusu getiriyor: Biz kaç kişiyiz ve gelecekte kaç kişi olacağız?
Bu sorunun tartışmalardan bağımsız, somut verilerle bilinmesi gerekiyor.
Çünkü nüfus yalnızca nüfus sayımı değildir.
Nüfus; su tüketimidir, elektrik tüketimidir, trafik yoğunluğudur, konut ihtiyacıdır, okul sıralarıdır…
Hastane yataklarıdır, kanalizasyon ve altyapıdır, toplu taşımadır, çöp toplama kapasitesidir, acil sağlık hizmetlerinin yüküdür.
Ve en önemlisi nüfus, kentin geleceğidir!
Bugün su tüketimine, kuraklığa, araç sayısına, artan inşaatlara, sınıflardaki doluluğa ve hastanelerdeki yoğunluğa baktığımızda aslında kent bize bir şey söylüyor,kent konuşuyor!
Sadece biz yeterince dinliyor muyuz?
Peki Ya Emlak Sektörü Bize Ne Söylüyor?
Nüfus meselesinin hemen yanında bir başka büyük tablo daha var: Emlak sektörü.
Çünkü bir ülkede nüfus değişiyorsa, o nüfusun nerede yaşayacağı, hangi konutlara ulaşabileceği, hangi bölgelerde yoğunlaşacağı ve bu büyümenin kentin dokusunu nasıl değiştireceği de kamu yönetiminin meselesidir.
Bugün artık yalnızca “ev fiyatları neden bu kadar arttı?” diye sormak bana yeterli gelmiyor.
Asıl soru şu: Bu fiyatlarla insanlar nerede ve nasıl yaşayacak?
Bir zamanlar daha ulaşılabilir olan konutların yerini giderek daha yüksek fiyatlı evler alırken, 1+1 dairelerin bile geldiği fiyatları konuşuyoruz.
Yeni yapılan binalar yükseliyor, yeni bölgeler açılıyor, arazi değerleri değişiyor, konut yatırımı büyüyor.
Ancak bütün bunların karşısında daha temel bir soruya cevap vermek zorundayız: Biz nasıl bir kent kuruyoruz?
Çünkü mesele yalnızca bir ev satın alabilmek değil.
Mesele, o evin bulunduğu mahallenin geleceği, o mahallede kaç kişi yaşayacak?
Kaç araç olacak?
Okul yeterli olacak mı?
Sağlık hizmeti yeterli olacak mı?
Su yetecek mi?
Elektrik altyapısı kaldıracak mı?
Yollar bu nüfusu taşıyabilecek mi?
Toplu taşıma olacak mı?
Çocukların oynayabileceği alan kalacak mı?
Ve belki daha önemlisi:
Bugün satılan bir arsanın, yapılan bir binanın veya açılan yeni bir yerleşim bölgesinin 10-20 yıl sonra yaratacağı kamusal yükü hesaplıyor muyuz?
Çünkü konut yalnızca dört duvar değildir.
Her yeni konut aynı zamanda yeni bir yol ihtiyacıdır.
Yeni bir su tüketimidir, yeni bir kanalizasyon bağlantısıdır, yeni bir okul ihtiyacıdır, yeni bir sağlık hizmeti talebidir, yeni bir trafik yüküdür, yeni bir belediye hizmetidir.
Dolayısıyla emlak sektöründeki hareketlilik yalnızca ekonomik bir veri olarak görülemez.
Emlak aynı zamanda kentleşme ve kamu politikası meselesidir.
Bir de işin başka bir boyutu var, ülke giderek daha fazla yabancılaşıyor!
Burada yaşayan insanların kim olduğunu, nereden geldiğini, ne kadar süreyle burada kalacağını, hangi bölgelerde yoğunlaştığını, bu nüfus hareketinin konut piyasasını ve kent yaşamını nasıl dönüştürdüğünü bilmeden sağlıklı bir gelecek tasarlamak mümkün mü?
Çeşitlilik elbette zenginliktir.
Ama plansız büyüme, çeşitliliği de zaman içerisinde başka bir toplumsal probleme dönüştürebilir.
Çünkü biz bir yandan “etrafımızdakini tanımıyoruz” derken, diğer yandan mahallelerimizin, sokaklarımızın ve şehirlerimizin de giderek birbirine yabancılaştığını görüyoruz.
Dün komşusunu tanıyan insanların yaşadığı mahalleler vardı.
Bugün aynı binada kimlerin yaşadığını bilemediğimiz siteler çoğalıyor.
Bunun kendisi kötü olmak zorunda değil, ama bu değişimin nereye gittiğini bilmek zorundayız.
Gelecekte nasıl bir toplum yapımız olacak?
Konut sahibi olabilenlerle olamayanlar arasındaki fark ne kadar açılacak?
Gençler kendi ülkelerinde ev sahibi olabilecek mi?
Merkezden uzaklaşmak zorunda kalan insanların ulaşım yükü ne olacak?
Yabancı nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde kamu hizmetleri nasıl planlanacak?
Ve en önemlisi: Bugün attığımız adımlar, yarının Kuzey Kıbrıs’ını nasıl şekillendirecek?
İşte burada yeniden aynı yere geliyoruz: Öngörü!
Kamu yönetimi yalnızca bugün kaç bina yapıldığını saymakla yetinemez.
Yarın o binalarda kaç kişinin yaşayacağını da hesaplamak zorundadır.
Bugün kaç araç olduğunu bilmek yetmez.
Yarın kaç araç olacağını öngörmek gerekir.
Bugün kaç hastane yatağı olduğunu bilmek yetmez.Yarın kaç kişiye hizmet vermek zorunda kalacağımızı hesaplamak gerekir.
Bugün kaç okul olduğunu bilmek yetmez, yarın kaç çocuğun eğitim alacağını bilmek gerekir.
Planlama tam da budur!
Ve açık konuşmak gerekirse, burada kendimize daha zor bir soru sormamız gerekiyor: Biz geleceği gerçekten öngörebiliyor muyuz?
Hatta daha da temelini soralım: Proaktif olmayı bir kenara bırakın, reaktif yönetimi bile zamanında yapabiliyor muyuz?
Çoğu zaman sorun büyüyor, sonra konuşuyoruz öyle değil mi?
Trafik kilitleniyor, çözüm arıyoruz.
Hastaneler yoğunlaşıyor, kapasiteyi tartışıyoruz.
Su azalıyor, kaynak arıyoruz.
Konut fiyatları yükseliyor, nedenlerini konuşuyoruz.
Altyapı yetersiz kalıyor, yeni yatırımları gündeme getiriyoruz.
Oysa kamusal planlama, yangın çıktıktan sonra hortum aramak değildir.
Yangının nerede çıkabileceğini önceden görüp tedbir almaktır!
İyi yönetim, yalnızca krizi yönetme becerisi değildir.
Kriz oluşmadan önce onu öngörebilme kapasitesidir.
Sağlıkta da Aynı Soruyla Karşı Karşıyayız
Sağlık alanındaki sorunlarımız da artık görmezden gelinemeyecek bir noktada.
Hastanelerde yoğunluk…
Doktora ulaşma meselesi…
Koruyucu sağlık hizmetleri…
Kronik hastalıkların artan yükü…
Randevu ve hizmet kapasitesi…
Ruh sağlığı…
Yaşlanan nüfus…
Ve ani sağlık sorunları karşısında hızlı müdahale kapasitesi…
Burada da yalnızca “daha fazla hastane yapalım” demek yeterli değil.
Dünya Sağlık Örgütü’nün özellikle üzerinde durduğu birinci basamak sağlık hizmetleri yaklaşımı, sağlık sistemini yalnızca hastane merkezli düşünmek yerine hizmeti insanların günlük yaşamına yaklaştırmayı ve koruyucu sağlık hizmetlerini güçlendirmeyi öneriyor.
Çünkü iyi sağlık sistemi yalnızca hastayı tedavi eden sistem değildir.
İnsanın hastalanmadan önce yanında olan sistemdir.
Sağlık okuryazarlığı.
Birinci basamak hizmetlerinin güçlendirilmesi.
Acil durumlara hazırlık.
Veriye dayalı planlama…
Bunların hepsi aynı cümlenin farklı parçaları: Önleyici kamu yönetimi.
Belki bizim de biraz buraya dönmemiz gerekiyor.
İnsanımıza, mahallemize, çocuğumuza, yaşlımıza, sokağımıza, yolumuza, hastanemize…
Ve geleceğimize…
Kaygının Normalleştiği Bir Toplum İstemiyorum!
Beni asıl düşündüren şey belki de bütün bunlardan daha başka: Kaygının normalleşmesi!
Bugün bir yakınımız yola çıktığında “vardı mı?” diye telefon bekliyoruz.
Çocuğumuz sınava girdiğinde yalnızca sonucunu değil, psikolojisini düşünüyoruz.
Bir yakınımız göğüs ağrısından söz ettiğinde aklımıza hemen en kötü ihtimaller geliyor.
Gece geç saatte eve dönen bir kadın için ailesi endişeleniyor.
Çocuğumuz dışarı çıktığında “dikkat et” demek artık yalnızca bir anne-baba cümlesi değil; adeta günlük hayatın güvenlik protokolü haline geliyor vs…
Oysa toplum dediğimiz şey korkularımızın toplamı olmamalı.
Devlet de vatandaşına yalnızca “dikkatli ol” demekle yetinmemeli.
Güvenliği üretmeli, yolu güvenli hale getirmeli, sağlığı daha erişilebilir kılmalı…
Kenti planlamalı, nüfusu doğru hesaplamalı, konut politikası geliştirmeli, eğitim kapasitesini öngörmeli, çocukların güvenle oynayabileceği mahalleler oluşturmalı.
Veriyi toplamalı, veriyi okumalı.
Ve en önemlisi, sorun ortaya çıktıktan sonra değil, ortaya çıkmadan önce harekete geçmeli.
Kendi Yolculuğumun İçinden…
Ben de geçtiğimiz Ekim ayında Bayrak Radyosu’nda değerli büyüğüm, sevgili Özgül Gürkut Mutluyakalı’nın katkısı ile birlikte trafik üzerine bir yolculuğa başladım. Kendisi Trafik Kazalarını Önleme Derneği Başkan Yardımcısı ve bu konuda uzun zamandır emek veren isimlerden biri.
Bayrak Radyosu’nda Pazartesi sabahları 10.03’te sürdürdüğümüz bu çalışmada trafik meselesine yalnızca bir pencereden bakmıyoruz.
Uzmanlarımızla ve polisimizle psikolojik boyutunu, sürücü davranışlarını, altyapıyı, denetimi ve eğitimi her hafta ele alıyoruz.
Nedenlerini anlamaya, ne yapılabileceğini konuşmaya çalışıyoruz.
Ve bu yolculuk hâlâ devam ediyor.
Çünkü trafik bugün en hızlı can alan alanlardan biri hâline gelmişse, bunun karşısında yalnızca üzülmek yetmez.
İvedilikle çözüm üretmek gerekir.
Dünyada bunun mümkün olduğunu da biliyoruz.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026 yılında yayımladığı son değerlendirmeye göre küresel yol ölümlerinde son 15 yılda düşüş yaşandı. Yani araç sayıları ve hareketlilik artarken dahi doğru politikalarla ölüm oranlarını azaltmak mümkün!
Yeni küresel yaklaşım; yolların motorlu araçlardan önce insanları gözetmesini, net hedefleri, bütçeyi, veriyi, güçlü denetimi ve güvenli sistem anlayışını öne çıkarıyor.
Demek ki…
Kader değil:Politika meselesi!
Sağlıkta da aynı trafikte de, eğitimde de. kentleşmede de, nüfusta da.
Konut ve emlak politikalarında da vs…
Çünkü mesele yalnızca bugün kaç kişinin öldüğü, kaç kişinin ev alamadığı ya da kaç gencin geleceğe kaygıyla baktığı değil.
Mesele, nasıl bir ülke inşa ettiğimizdir.
Nüfusu yalnızca sayan değil, öngören; sorun büyüdüğünde müdahale eden değil, büyümeden önleyen; yollarını, kentlerini, sağlık sistemini ve konut politikalarını insan hayatını merkeze alarak planlayan bir kamu yönetimine ihtiyacımız var.
Çünkü devletin asli görevi yalnızca bugünü yönetmek değil, yarının güvenliğini ve refahını bugünden kurmaktır.
Geleceği beklemek değil, geleceği planlamak zorundayız.
Bu başlıklar artık seçim dönemlerinin sloganları ve vaatleri olmaktan çıkmalı, ivedilikle somut kamu politikalarına dönüşmelidir.
Ve bence asıl mesele tam da burada başlıyor: Government management ile sosyal devlet arasındaki o ince çizgiyi doğru kurabilmek. Devlet yalnızca sistemi yöneten, veriyi tutan ve kaynakları dağıtan bir mekanizma olmamalı; o sistemin merkezine insanı koymalı. Yönetmek ile korumak, planlamak ile sosyal sorumluluk taşımak arasındaki dengeyi kurabilmeli.
Çünkü iyi kamu yönetimi yalnızca düzen kurmak değildir; o düzenin içinde insanın güvenliğini, onurunu ve geleceğe dair umudunu koruyabilmektir.
Çünkü kader dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, aslında bugün aldığımız kamu politikası kararlarıdır.
Ve hayat, yanlış planlamanın, gecikmiş kararların ya da yönetim zaaflarının bedeli olmamalıdır.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

























