AYNA

AYNA

Merhaba sevgili okuyucular, bu hafta aynamıza müzik öğrencisi Ezgi Bertiz takıldı. Bakalım aynanın ötesinde neler var.

A+A-

 

 

Merhaba sevgili okuyucular, bu hafta aynamıza müzik öğrencisi Ezgi Bertiz takıldı. Bakalım aynanın ötesinde neler var.

Ezgi Bertiz, 1989 yılında Lefkoşa’da doğdu. Ezgi, hayallerinin peşinden gitme cesaretini göstererek Kıbrıs’tan Azerbaycan’a okumak için gitmiş ve saksafonu kendi müzik aleti olarak seçmiş; daha doğrusu kendi deyimiyle bu müzik aleti onu seçmiş. Halen Azerbaycan’da müzik öğrenimine devam eden Ezgi, genç yaşına rağmen inanılmaz güfteler ve besteler taşıyor yüreğinde. Aynanın ötesine hoş geldin sevgili Ezgi Bertiz…

 

·        DK: Bir söyleşinde “Tanınmayan bir müzik aletiyle tanınmayan bir ülkeyi temsil ederek tanınmayı sağlayabileceğimi düşündüm.” şeklinde bir ifade kullanmıştın. Saksafonu seçiş nedenini biraz açar mısın?

·        ÖB: Öncelikle merhaba:) Aslında saksafon enstrümanını seçiş nedenimi hiç düşünmemiştim uzun bir süre. Sonra fark ettim ki, ben onu değil o beni seçmiş meğer.
Daha sonralar zaman geçtikçe düşünmeye, tartmaya başladım. Ben, hayatta her şeyin bir amaç uğruna gerçekleştiğine inanırım. İnsanlara yabancı ve başka ve öteki gelmeye başlamıştım saksafon çalmakla. Daha sonra o kadar benzettim ki elimdeki bu enstrümanı kendi ülkeme!  Benim ülkem de insanlara yabancı, başka ve öteki geliyordu (hâlâ da geliyor). Ve anlamlar yüklem ye başladım zamanla! belki de bu sesine alışık olmadığımız enstrüman, sesini duyurmaya çalışırken her seferinde soluğu kesilmiş ülkeme bir nefes olur.
Aslında tomurcuk derdindeyiz biz. Yeşerip yeşertmek için. “3...2...1...ATEEEEŞŞŞŞ!!!”  yerine, “do...re...mi...DANNSSS!!!”ı seçtim ben.

 

·        DK: Ailene Azerbaycan’a gideceğini söylediğinde tepkileri ne oldu? Sence insanın hayallerinin peşinden koşmasında ailenin faktörü nedir?

·        ÖB: Ailemle 'müzik' konusunda pek sıkıntım olmadı benim. Tabi ki eminim her anne baba gibi onlarda müziğin belirsizliğinden endişe duymuşlardır benim için. Ama bunu bana hiçbir zaman yansıtmadılar. Güzel Sanatlar Lisesi’ni kazandığımı öğrendiğim gün (ki beni sadece 5 ay gibi bir zaman diliminde hazırlayan Cemal Arslangazi Hocama teşekkürler)
annemle arabanın camlarını açıp, yolda giderken dışarıya çığlıklar atmaya başladığımızı hatırlıyorum. Ve annem o an bana çok güzel gülümsemişti. İşte o an, hayatta ne olursam olayım, en büyük destekçimin 'ANNEM' olacağını anlamıştım. Ben hastalıklarla büyümüş, sorunlu bir çocukluk dönemi yaşamıştım. Ve haliyle, annem 'yurt dışı' kelimesine her zaman tepkiliydi. Benim annem hâlâ bugün, çocukları eve gelmeden ferahlıkla uyuyamayan bir insandır. O yüzden onu her zaman anlamaya çalıştım. Ama 'gitmek yok'  sözcüğü, hayallerimi ve içimdeki heyecanı dindirmeye yetmemişti. O yüzden, daha DAÜ Müzik bölümünde öğrenciyken, para biriktirip, işleyip kendime gizli gizli saksafon almıştım. Ve bugün yeri gelmişken buradan, Ahmet Elmas’a teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bu konuda ilk adımı atmamda bana yardım etmiştir. Daha sonra, ailemle oturup konuşmalıydım artık ve konuştum. Onlara, artık bir saksafonum olduğunu, derslere başladığımı ve beni, bir gün 'keşke' dememek için özgür bırakmalarını istediğimi anlattım. Ailece bir karar aldık. Onlar da anladılar ki,''Eğer bir insanın elinden hayallerini alacak olursanız, hayatta daha başka neyi kalırdı ki!'' Hele o insan sizin çocuğunuzsa...

 

·        DK: Azerbaycan Türkçesi ile Kıbrıs Türkçesi’nin birbirine yakın olduğu söylenir hep. Peki ya kültürleri? Kültürleri de aynı mı?

·        ÖB: Evet, dillerimiz birbirine yakın sayılır. Onlar daha eski, daha köklü-öz kelimeleri kullanıyorlar aslında. Bu yüzdendir ki edebiyat dalında MEHMET AKİF-NAZIM HİKMET-FUZULİ-MEVLANA-ŞEMS'i daha iyi anlar oldum. Kültürlerimiz çok benziyor mu emin değilim aslında. Fakat kaderlerimiz aynı sanırım. Onlar da yıllarca 'esaret'le yaşamaya çalışmış bir ülke, biz de... Bugün, Rusya’nın Azerbaycan’a dayattığı bu esareti ayıplayıp kınayan ve Azerbaycan’a destek politikası yürüten Türkiye’miz acaba bir gün bizim de aynı kaderi taşıdığımızı anlar mı?...

 

·        DK: Azerbaycan bir Türk ülkesi olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden; Kıbrıs’taki Türklerden haberdar mı?

·        ÖB: Ben bundan yaklaşık 3,5-4 sene evvel Azerbaycan’a gittiğimde, tanıştığım insanlara, yaşadığım ülkeyi anlatamıyor ve üzüntü taşıyordum. Çünkü herkes; ''Orası Türkiye’nin bir şehri değil mi?'' diye soruyordu. Zaten hava alanında bile kendi kimliğinizle tanınmıyorsunuz. Böyle bir ülkenin (KKTC) varlığı dahi yeni yeni duyulmaya başlıyor. Fakat bu, tanındığımız anlamı taşımıyor.  Aslında bu konuda öyle bir anım var ki! Bir gün, okuldan çıkmış, yaşadığım eve doğru yürüyordum. Apartmanın girişinde görevli bir polis beni durdurdu ve kimliğimi istedi. Yanımda cüzdanıma sığabildiği için KKTC kimliğim vardı. Ve ben de onu verdim.
Kimliğimi avuçlarında tutup, uzun uzun baktı ve şöyle dedi: ''Bu kimlik değil!'' 'Bu, kimlik değil'di... ve benim bir 'kimliğim' yoktu. Aslında Azerbaycan’da bir KKTC elçiliğimiz var. Ve son yıllarda, KKTC kuruluş günümüzü bile kutluyoruz hep bir arada. Belki hâlâ bugün tanınmıyoruz ama bu gelişme bile bana mutluluk veriyor.

 

·        DK: Hayata karşı farklı ve anlamlı bir bakış taşıyorsun. Her şeyden önce 22 yaşında olmana rağmen Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bunu yüreğine-zihnine yedirebiliyorsun; hayata karşı benmerkezci bakmıyorsun, sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyorsun. İçinin (iç zenginliğinin) farkına ne zaman vardın?

·        ÖB: Öncelikle bu kibar ve zarif 'ben' tanımlamanız için teşekkürler ediyorum üstadım :)
Fakat ben de her insan gibi, değişken bir yapıya sahibim. Sadece pişmeye çalışıyorum.
Tıpkı meyvenin güneşle yanarak piştiği gibi, ben de hatalarım ve acılarımla yanarak pişiyorum. 'İç zenginliğin' diyorsunuz; ne kadar güzel bir hitap. Çok teşekkür ederim.
İç zenginliği olan insanlarda; huzur vardır, mutluluk vardır, yaşama sevinci vardır, coşku vardır. İç zenginlik; bir tutam sevgi, bir tutam umut… Ben de tüm bunları çocukluğumdan beri farklarının farkına vardığım renkli aileme borçluyum.

 

·        DK: Seni Mağusa festivali içinde yer alan Gommalar konserinde izledik. Gommalar, bence çok özel bir grup. Bu gruba ve Mağusa konserine dâhil olma sürecinden biraz bahseder misin?

·        ÖB: Gommalar, isimlerinin anlamını tam olarak taşıyan ve yürekleri sevgi dolu birkaç iyi insan. Gommalar’ın esas kurucuları olan 3 kardeşle daha lise yıllarının en başında tanıştım ben. ''ÜRETEREK YEŞERECEĞİZ' sloganıyla yola çıkan bu müzik grubu, haftalarca, aylarca emekler verip, ter akıtıp, adamız için, insanımız için tınılar ve sihirli melodilerle seslendiler o gece içimizdeki mücadelemize. Ben ise Bakü’den  döndüğüm günün hemen ertesi sabahı haber aldım böyle bir konseri ve aralarına katıldım. Zamanımız kısıtlı olduğundan, bir sürpriz, bir güzellik olması için bir şarkıya renk kattık saksafonla. Çok güzel tepkiler aldık ve bizler de çok eğlendik. Sadece 3 günde, dünyanın en huzurlu melodilerine karıştırdım kendimi GOMMALARIMLA. :) Sonsuz teşekkürler. Bilhassa SERTUNÇ-AYTUNÇ ve SİMGE AKDOĞU'ya.
Hem onlarla hem de tüm diğer değerli müzisyenlerimizle aynı sahneyi paylaşmak muhteşem bir duyguydu. İnsan kendini bir şeylerin parçası gibi hissediyor bu adada. Ve bu olağan üstü bir duygu...

 

·        DK: İleriye dönük ilginç ve hoş projelerin olduğunu biliyorum. Okuyucularımıza bu projelerden biraz bahseder misin?

·        ÖB: Bir gün çok ünlü bir ressama bir tablo siparişi vermiş zengin bir adam.
Muhteşem bir ressam olmasıyla ve sanatının görkemiyle tanınan bir ressammış kendisi.
Siparişin üzerinden günler, haftalar, aylar geçmiş olmasına nazaran, adam ressama her gittiğinde tabloda tek bir çizik dahi göremiyormuş. Ve artık sabrının sınırlarına dayanan adam söylenmiş sabırsızlık ve kızgınlıkla; ''Şimdiye kadar bitirmiş olman gereken bu tabloda henüz bir çizgi dahi göremiyorum. Asla yetiştiremeyeceksin!'' Ressam, tüm sakinliğiyle cevap vermiş; ''Yarın geliniz''... Adam ertesi gün yine gitmiş ve gözlerine inanamamış...!!!! Ressam, aylardır o bomboş duran tabloyu bitirmiş ve bir evren harikası yaratmış. Adam dayanamaz ve tam söze girecekken, ressam konuşmuş: ''Ben işimi ve sanatımı son fırça darbesine kadar önce zihnimde kurgular, yüreğimde hissederim ve zaten bu işin en büyük kısmıdır. Sonra elime fırçamı alırım.'' demiş... Yani size projelerimden bahsedemem..: )

 

·        DK: Son olarak okuyucularımıza ne söylemek istersin?

·        ÖB: Birbirinizi sevin.

Bırakın yüreklerinizin sahilleri dalgalansın.

Ekmeğinizi bölüşün.

          Şarkı söyleyip dans edin.

Gittiğiniz her yere 'kendi'nizi de götürmeyi unutmayın.

Yaşamınızı “AŞK ve UMUT”la kutsayın.

Kalbinizin atışı, zihninizin dinginliğinde huzur bulsun.

Gülümseyin... :)

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1162 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler