1. HABERLER

  2. HABERLER

  3. Serdarlı - Geçitkale anayolunda kaza: 2 yaralı
Toros’tan ‘Kriz Masası’ çağrısı

Toros’tan ‘Kriz Masası’ çağrısı

“Önemli olan Covid sonrası orta vadede yeni bir ekonomik model inşa etmek olmalıdır.”

A+A-

CTP Lefkoşa Milletvekili Fikri Toros, salgın sürecinde, ekonominin ayakta kalması için hükümetlerin teşvik politikaları sunması gerektiğine dikkat çekti, “Kriz Masası” talebini Meclis kürsüsünden yineledi.

Toros, ekonomik eylem planına ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Ekonomiyle ilgili Meclis kürsüsünden geniş bir değerlendirme yapan Fikri Toros, ayrıca, Kıbrıs barışına yönelik düşüncelerini de dile getirdi.

Fikri Toros’un Meclis konuşmasından başlıklar

Küresel bir ekonomik krizin içindeyiz. Pandemi devam ederken, ülke yönetimleri ekonomilerini ayakta tutabilmek, talebin canlı kalmasını ve çarkların dönmeye devam etmesini sağlayabilmek için bugüne kadar benzeri görülmemiş ölçekte teşvik paketleri sunuyor, merkez bankaları parasal genişlemeye gidiyor.

Hükümet programında Ekonomi’ye ilişkin bölümün ilk cümlesi, “ekonomimizi ayakta tutacak tedbirler alınması önceliklerimiz arasındadır” diyor. Devamında ise bilim insanlarının ve tüm paydaşların öneri ve görüşleri dikkate alınarak çözümler üretilmesi yönünde bir ekonomi danışma kurulu oluşturulacağı ifade ediliyor.

Bu yaklaşımı doğru bulmakla birlikte, Başbakanlık koordinatörlüğünde hali hazırda bakanlar kurulu kararlarıyla kurulmuş olan ekonomi koordinasyon kurulu ve reel sektör danışma kurulu mevcut olduğu için, esasen ihtiyaç olanın muhalefet partileri ve tüm paydaşların katılacağı bir kriz masası olduğudur.

Bunun yanısıra, siyasi irade tarafından ivedilikle oluşturulması şart olan kapsamlı bir ekonomik eylem planına ihtiyaç olduğu göz ardı edilmiştir. Önemli olan Covid sonrası orta vadede yeni bir ekonomik model inşa etmek olmalıdır. Bu sürece de şimdiden başlamak, geçmişten gelen ve pandemi sürecinde edindiğimiz deneyimleri bir araya getirerek daha üretken, krizlere karşı daha sağlam duran bir ekonominin inşasına bugün atılması gereken temellerle başlamak gerekiyor.  

Bu plan aşağıdaki temel ilkeler üzerine bina edilmelidir:

Makroekonomik Denge prensibine bağlı ekonomik hedefler geliştirilmesi ve uygulanması gerekmektedir. Makroekonomik denge, toplam gelirlerle toplam harcamaların eşit olduğu nokta demektir. Üretim ile ilgili bir gösterge olan Gayri Safi Milli Hasılanın temel belirleyicisi olan emek, sermaye ve altyapının arttırımaları için ekonomik hedefler oluşturmak, bunu yaparken de bu üç bileşenin üzerinde çalışmak gerekiyor.  Bu yüzdendir ki üretim tek başına bir anlam ifade etmez. O üretilen mala talep oluşturmak da, üretimle beraber olduğu sürece bir anlam ifade edebilir. Talep de rekabet edebilirlikle ve harcama gücüyle yakınen alakalıdır. Dolayısıyla talebi oluşturan en önemli unsur hane halkının refah düzeyidir. Bunun oluşmasında yatırım da elbette çok önemli bir bileşen olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla yatırım iklimi, iş yapabilirlik iklimi, ve rekabet edebilirlik hep birlikte dikkate almanız gereken hususlardır.
İşsizliğin önlenmesine yönelik adımlar atılmalıdır. İşsizliğin artmakta olması, gerek hane halkının yaşam standardına, gerekse sosyal devlet anlayışına telafisi mümkün olmayan sekte yaratmaktadır! Ayrıca, halkı fakirleştiren gelir kayıplarından kaynaklanan talep düşüşü nedeniyle işletmelerin finansal sağlıklarının korunmasına yönelik adımların da atılması gerekmektedir.

Teknoloji üretimi ve Ar-Ge faaliyetlerinin yaygınlaştırılmasına yönelik de somut adımlar atılmalıdır. Yüksek verim sağlamak için dijitalleşmenin arttırılması ve üretim başta olmak üzere tüm sektörlerde teknolojinin tüm imkanlarından faydalanılması gerekmektedir. Bildiğiniz üzere Bilişim Teknolojileri sektörünü ülkemizde lokomotif sektörler arasına getirecek bir yasal düzenleme yapmıştık. Bu yasal düzenleme üç bacaklıydı; bunlar, araştırma-geliştirme faaliyetlerini destekleyen, teknopark gelişimini düzenleyen ve ilgili vergi yasalarında düzenlemeler yaparak, bu yatırımları cezbetmek için gerekli vergi teşviklerinden ibaretti. Bu yasalar tahtında bilişim sektörümüzü güçlendirmeli ve büyütmeliyiz. Bilişim Teknolojileri çok önemli ve bir takım özelliklere haiz bir sektördür. En önemlisi de şudur; bu ülkede bir siyasi sorun var. Bu siyasi sorun, ihracat imkanlarımıza sirayet eden bir sorundur. Devam eden ABAD kararlarıyla sirayet ediyor. Kuzey Kıbrıs’ın menşe ve diğer tüm belgeleri, hala kabul görmüyor. 
 
Bilişim teknolojileri sektöründe menşe bir engel değildir. Mevcut siyasi koşullarda üretilen teknoloji ürünlerinin dış pazarlara erişiminde siyasi sorunun engel olmadığı belki de yegâne sektördür. Çünkü tabir caizse bir bulut vardır, ve ürettiğinizi o bulut içerisinde pazarlıyorsunuz. Bu sayede, bazı Üniversitelerimizin güncellediği ve yeni yatırımlarla zenginleştirdiği teknoparklara acilen müşteri bulunması gerekir, bu da Ekonomi Bakanlığının görevidir. Bu konuda ne bir somut girişim, ne de bir başarı öyküsü henüz görmedik.
Yıkıcı korumacılık yerine yapıcı işbirliğinin ön plana çıkarılması gerekmektedir; 
Üreterek katma değer kazanmanın teşvik edilmesi ve bunun için uygun bir altyapının oluşturulması gerekmektedir; 
Bireylerin ve kurumların kapasite ve standart yatırımı yapmalarının teşvik edilmesi gerekmektedir; 


Küresel ağların kâr maksimizasyonu değil, risk minimizasyonu doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerekmektedir; 
Doğal hayata ve çevreye saygılı yeşil ekonomilerin kurulması AB direktiflerine göre zaruridir.   


Kuzey Kıbrıs ekonomisinde, Türk Lirası kullanımına bağlı olmanın getirdiği yüksek enflasyon düzeyi günlük hayatı birebir etkilemektedir. Öte yandan enflasyona bağlı oluşan iç talep daralması yanında Türkiye ekonomisindeki zorluklara ve pandemiye bağlı olarak, başta turizm, yükseköğretim ve gayri menkul alanlarında dış talep daralmasının ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği aşikardır. Tüm bu olumsuz gelişmeler yanında her yıl Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen belirli yatırım projeleri için protokolda yer alan kaynakta yaşanan sıkıntılar nedeniyle birçok kamu yatırım projesi de olumsuz etkilenmiş durumdadır. Ayrıca tarım, sağlık, sosyal güvenlik ve yerel yönetim gibi mikro alanlardaki yapısal sorunlar da derinleşmekte ve köklü çözümler getirilemediği ölçüde ekonomik büyümenin yanısıra ülkenin rekabet edebilirliğini de olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedirler.

Son yıllarda devam eden TL’deki değer kaybı, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin kırılganlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda krizin etkisini hafifletecek kaynak ve enstrümanlara duyulan ihtiyaç acildir. Ekonomik yapımızı dış şoklara karşı güçlü kılacak, reel ekonomiyi büyütecek, insanlarımıza iş ve yatırım yapma olanağı sağlayacak, istihdamı artıracak tedbirleri ve bunları güçlendirecek yapısal reformları bir gün dahi gecikmeden yürürlüğe koymalısınız.

Kuzey Kıbrıs ekonomisi küresel gelişmelere kıyasla, Türk Lirasındaki ve Türkiye ekonomisindeki gelişmelerden daha çok etkilenmektedir. Bu durumun başlıca nedenleri Türk Lirası kullanımı ve mal ve hizmet ticaretinde Türkiye’nin en önemli partneri olmamızdır.

Dolayısıyla ekonominin büyüme veya daralma trendleri, küresel gelişmelerden daha çok Türkiye ekonomisinde veya Türk Lirasındaki gelişmelerden etkilenmektedir. Örneğin, Türk Lirasındaki değer kaybının Türkiye kaynaklı dış talebi olumsuz etkilemekte olması gibi. Bilinmelidir ki ihracatımızın % 48'ini Türkiye dışındaki ülkelere yapmaktayız. Bunun üzerine yoğunlaşıp talep olan ürünlere arz sağlayarak ihracatı arttırmamız gerekmektedir. İthalata bağımlı ekonomik yapı, Türk Lirası'ndaki dalgalanma nedeni ile kırılganlığını koruduğu ve enflasyonun artmasına neden olduğu ortadadır.

Kendi ayakları üzerinde duracak bir ekonomiden bahsediyoruz. Sanırım bu konuda farklı siyasi çizgisi olan bir parti yoktur. Elbette kendi ayaklarımız üzerinde durmak ve kendi kendimize yeterli olmak isteriz. Ülkemizi bu hedefe ulaştıracak yol,  kaynaklarımızın çok daha etkili kullanılacağı yoldur. Yaptığımız tüm analitik çalışmaların sonucu hala yüzde 50’nin üzerinde bir kayıt dışı ekonomi olduğunu göstermekte ve kendi kendimize yeterli olma çabalarına engel olmaktadır..

Hükümet programının enerji politikalarına ayrılan bölümüne ilişkin olarak, Türkiye’den kablo ile elektrik ve doğal gaz getirilmesi yanısıra, Doğu Akdeniz’de devam eden doğal gaz faaliyetlerinin devam edeceğini görüyorum. Elbette bunların tümü çok önemli politikalar. Ancak şu tespitlerimi dikkatinize getirmek istiyorum. Elektrik kablosu ve doğal gaz boru hattı ile ilgili teknik, ticari ve siyasi fizibilitenin önceden yapılması; ayrıca, Kıbrıs Münhasır Ekonomik Bölgede keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının Kıbrıslı toplumlara ait olduğu, her iki toplumun da burada hakları olduğu, bu enerji kaynaklarının üretime ve gelire dönüştürülebilmesi için Kıbrıs sorununun BM zemininde diyalog yoluyla çözümlenmesi gerektiğini unutmamalısınız. Bu yüzden, doğal gaz kaynakları özelinde Doğu Akdeniz’de meydana gelen gelişmeleri bütünlüklü olarak bilmek ve Kıbrıs’la ilgili siyasi vizyonunuzu o zemine bina etmek gerekir. 

Kıbrıs sorununun halen çözümsüz kalmasının başlıca nedeni çözüm yönünde gerekli olan siyasi irade ve kararlılığın eş zamanlı olarak ortaya konmamış olmasıdır.

Bilindiği üzere, 1968 yılından bu yana ilgili tüm BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlı ve BM Genel Sekreteri himayelerinde sürdürülmekte olan müzakerelerde Kıbrıs sorununun çözümüne dair ana ilke ve parametreler net bir şekilde belirlenmiştir. Özellikle 2004’te Kıbrıs Türk Toplumu’nun 65% oranında kabulunu almış olan Annan Planı ve 2017 Crans Montana konferansına kadar taşınan müzakere süreçleriyle birlikte, federasyon temelli kapsamlı çözüm ana hatlarıyla ortaya çıkmıştır. 11 Şubat 2014 ortak metin, Crans Montana itibarıyla varılan tüm yakınlaşmalar ve 30 Haziran 2017 tarihli 6 maddeli Guterres belgesine bağlı kalarak gerekli liderliğin gösterilmesi; geriye kalan farklılıkların ucu açık olmayan ve sonuç odaklılık prensipleri çerçevesinde belirlenecek yöntemle müzakere edilmesi; ve daha fazla gecikmeden kapsamlı çözüme dair siyasi anlaşmaya ulaşılması, tüm taraflara düşen asgari sorumluluktur!    

Azınlık hükümeti programında yer alan, ‘50 yılı aşkın süredir federasyon zemininde sürdürülen müzakereler Crans-Montana’da düzenlenen Kıbrıs Konferansı’nda çökmüştür ve bu zemin ortadan kalkmıştır’ söylemi gerçekle bağdaşmamaktadır.

Annan Planı süreci de dahil olmak üzere 2005 öncesinde Kıbrıs Türk tarafı müzakere masasında federasyonu savunmamış ve yapıcı bir müzakereden imtina etmişti. İlgili BM kararları federasyon temelli olmasına rağmen, o dönemin Kıbrıs Türk liderliği, özünde iki egemen devlete dayalı çözümü öne sürdüğünü hatırlıyoruz. Nitekim 1998’de, konfederasyon Türk tarafının resmi tezi olarak ilan edilmişti. İki taraf arasında, siyasi eşitliğe dayalı ve tek uluslararası kimliğe sahip federasyon temelinde müzakereler, tam anlamıyla 2008-2010 ile 2015-2017 yılları arasında gerçekleşmiş ve gelinen noktada federal çözümün şartları ortaya çıkmıştır. 

Uluslararası hukukun parçası olan ilgili BM Güvenlik Konseyi kararları, Kıbrıs’ta bir çözümün hangi çerçevede ve şartlarda olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu kararlar değişmediği müddetçe ne Birleşmiş Milletler, ne de BM Güvenlik Konseyi’ni oluşturan üye devletlerin herhangi biri federasyon dışında bir alternatif modeli kabul edemez. Ayrıca, Rum tarafının eşit egemenliğe dayalı iki devletlilik temelinde masaya oturabileceğini düşünmek de gerçekçi bir yaklaşım değildir; ve esasen bu düşünce, Kıbrıs Türk Toplumunu belirsizliğin, çözümsüzlüğün ve uluslararası toplumdan tecrit edilmişliğin içerisine hapsetmek anlamına gelmektedir. 

Kıbrıs Türk Toplumu Türkiye ile olan ilişkilerini öncelediği ve önemsediği kadar, çözüm perspektifinden kopulmamasını da öncelemekte ve önemsemektedir.

Kıbrıslı Türkler, Türkiye ile olan ilişkilerle Kıbrıs Rum Toplumu ile olan ilişkiler arasında tercih yapmak zorunda olduğu bir yol ayırımı değil, tam tersine ikisini de “olmazsa olamaz” görmekte ve ikisinin de ne kadar büyük bir yaşamsal öneme haiz olduğu bilinci ile davranmaktadır...

2004 Annan Planı referandumundan itibaren yaşanan süreçlerde çözüm ve barışa yönelik en güçlü iradeyi Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye ortaya koymuş ve bundan asla vazgeçmemiştir. Bu irademizin, Crans Montana konferansı itibarıyla Kıbrıs Rum liderliğinden gerekli karşılığı görmemiş olması, Kıbrıs Türk Toplumunu kapsamlı çözüm odaklı farklı stratejiler geliştirmeye sevk etmesi gayet doğaldır. Ancak bilinmelidir ki bu stratejiler, meşru zeminden ayrılmadığımız takdirde başarılı olabilirler;  Meşru zemin de iki toplumlu, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayalı federasyon zeminidir. Bu zeminden ayrılmak, Kıbrıs Türk tarafı olarak “biz artık çözüm istemiyoruz” demekle eş anlamlıdır. Belirli aralıklarla yapılan tüm kamuoyu araştırmaları, Kıbrıslı Türklerin %90 oranında, içeriğinden bağımsız olarak bir çözüm arzuladığını net bir şekilde göstermektedir. Dolayısıyla, federasyon zemininden ayrılmak Kıbrıslı Türklerin acilen ihtiyaç duyduğu kapsamlı çözüm iradesine sırt çevirmek demektir.

Bugün ‘federasyon zemini ortadan kalkmıştır’ demek, Kıbrıs Türk tarafının BM nezdinde ortaya koyduğu ve çözüm bağlamında sağladığı moral üstünlüğünü bertaraf etmek ve Sayın Anastasiades’in ekmeğine bal sürmek demektir.

Kıbrıs Türk Toplumunu kapsamlı çözüm perspektifinden uzaklaştırmak 40 yıl öncesine götürmek demektir. BM himayelerinde sürdürülen müzakerelerde Kıbrıs Türk tarafının elde ettiği kazanımların ortadan kaldırılmasına, çözümsüzlüğün sorumlu tarafı olmamıza ve uluslararası alanda Kıbrıs Türk tarafının daha da yalnızlaşmasına hizmet etmektedir. Avrupa Birliği’nin de kabul edebileceği yegane çözüm modeli BM zemininde federasyon olduğuna göre, hellim tescili kapsamında Avrupa tek pazarına yönelik ticaretin önü açılmasını ve denetim mekanizmalarının mevcut koşulların gözetilmesiyle şekillendirilmesini; ayrıca Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün müzakere edilmesini, yeşil hat tüzüğünde devam eden sınırlamaların kaldırılmasını ve mali yardım bütçesinin arttırılmasına yönelik girişimlerimizi tehlikeye sokacaktır. Hal böyle iken, rasyonel bir tarafı olmayan iki devletli çözüm modelini hala dillendirmek, topluma 5 yıl daha zaman kaybettirmekten başka bir anlama gelmeyecektir.

Bu haber toplam 1097 defa okunmuştur