
“Sınır tanımayan tavrı beni rap müziğe bağladı”
Kıbrıs’tan çıkıp İstanbul rap sahnesinde kendi alanını açan bir isim: “cyfırat” sahne adıyla Fırat Gürakansel.
Simge ÇERKEZOĞLU
Türkiye’de adını duyurmayı başaran ilk rap sanatçılarımızdan biri olarak dikkat çeken Gürakansel; güçlü vokali, çarpıcı sözleri ve karanlık ama duygusal altyapılarıyla yalnızca şarkı üretmiyor, aynı zamanda bir kimlik inşa ediyor. Aşkı, kaybı, iç hesaplaşmaları ve sokak gerçekliğini doğrudan, filtresiz ve cesur bir dille dinleyicisine aktarıyor.
Bu müzikal yolculuğun görsel dünyası da tesadüf değil. Sanatçının bugüne kadar yayımlanan tüm kliplerine, Türkiye’de önemli projelere imza atan Kıbrıslı yönetmen Arınç Arısoy imza atıyor. İkilinin kurduğu yaratıcı ortaklık, adalı dayanışmasını bir söylemin ötesine taşıyarak güçlü ve bütünlüklü bir prodüksiyon dili oluşturuyor. Ortaya çıkan işler, Kıbrıs’tan yükselen bu sesin Türkiye’de kalıcı olma iddiasını net biçimde ortaya koyuyor.
“Rap’in sert tavrı, filtresiz dili ve sokak kültürü beni etkiledi”
Mağusa’nın bir sokak arasında alınan korsan bir kasetle başladı her şey. Yıllar sonra bilgisayar başında yaptığı kayıtlarla rap müzikle sesi birleşti; bu birleşim bir heves olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüştü.
“Rap müziği ilk kez dokuz yaşındayken keşfettim. Annemle pazara alışverişe gittiğimiz bir gün, korsan bir kasetçiden bir Ceza kaseti almıştım. Daha çocuk yaşta bu müzik beni derinden etkilemişti. O güne kadar dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Tarzı, kolyeleri, el hareketleri, sahnedeki duruşu… Her şey farklıydı. Zamanla yabancı rap sanatçılarını da dinlemeye başladım. Aralarında Eminem, 50 Cent ve Nas gibi isimler vardı. Ben büyüdükçe bu müziğe olan ilgim de büyüdü. Rap’in sert tavrı, filtresiz dili, argo ve sokak kültürünü olduğu gibi yansıtması beni etkiledi. Daha önce hiçbir şarkıda bu kadar doğrudan bir anlatım duymamıştım. Üstelik o dönem birçok rap sanatçısının sisteme karşı açık bir duruşu vardı. Sınır tanımayan, cesur ve başkaldıran bu tavır beni rap müziğe bağlayan en güçlü unsurlardan biri oldu. Henüz ortaokuldayken bir ses kayıt programı keşfetmiştim. Kulaklığın mikrofonuyla bulduğum enstrümantal müziklerin üzerine yazdığım sözleri kaydettiğimi hatırlıyorum. Lise yıllarımda ise müzik yapan arkadaşlarımla bir araya gelmeye başladım. Bir gün mikrofonla daha profesyonel bir şekilde sesimi kaydettim. Dinlediğimde çok hoşuma gitmişti. Aslında her şey tam da o anda başladı.”

Cyfırat’ın tarzında kelimeler kadar o kelimelerin nasıl söylendiği de belirleyici. Sesinin rengi, ton geçişleri ve diksiyonu, müziğin ruhunu tamamlayan adeta ikinci bir enstrüman gibi.
“Sesimi kullanmaya aslında çok uzun zaman önce başladım. Radyo programları yaptım, seslendirmeler gerçekleştirdim. Uzun süre haber okudum. Müzik ise hayatımda her zaman vardı; bir hobi gibi başladı ama hiçbir zaman sıradan bir uğraş olmadı. Kendimi hep müziğin içinde tanımladım. Profesyonel anlamdaki kırılma ise Türkiye’de tanınan, hepimizin bildiği önemli rap isimleriyle yollarımın kesişmesiyle oldu. Allame daha önce beni bir projesine dahil etmişti. Ardından Yener Çevik ve Kamufle gibi isimlerden aldığım olumlu geri dönüşler benim için dönüm noktası oldu. O noktadan sonra bir karar verdim. İşimden istifa ettim, kurumsal kimliğimi geride bıraktım ve tamamen müziğe yöneldim. İlk başta yazdığım sözleri müzikle birleştirip kısa videolar hazırlayarak Instagram’da paylaşmaya başladım. Zamanla içeriklerim çoğaldı. Bıkmadan, usanmadan üretmeye ve paylaşmaya devam ettim. Elli, altmış derken yüzlerce video oldu. Bir süre sonra çalışmalarım daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı. İlgi duyan insanlar videolarımı paylaşmaya başladı. Elbette sosyal medyanın algoritma sistemi de bu süreci hızlandırdı; içeriklerim beklediğimden daha fazla kişiye ulaştı.”

“Rap müzik türü olmanın ötesinde kültürel söyleme dönüştü”
Türkçe rap’in hikâyesi 1990’ların ortasında Almanya’da başladı. Amerikan hip-hop kültürünün etkisiyle Türkiye kökenli gençler kendi sözlerini, kendi dillerini bu ritimlerin içine yerleştirdi. Islamic Force, Killa Hakan ve Cartel’le filizlenen bu akım, Türkiye’de Karakan, Nefret ve Ceza gibi isimlerle geniş kitlelere ulaştı. Bugün konuştuğumuz konu sa, işte o dönemden bugüne uzanan kültürün serüveni.
“Türkçe sözlü rap müziğin ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren bu müziğin tarihsel gelişimine hâkim bir perspektifle üretim yapmaya başladım. Türkçe rap, 1990’ların ortasında Almanya’da filizlenmiştir. Bu dönemde Almanya, Avrupa’nın en güçlü müzik endüstrilerinden birine sahipti ve Amerikan hip-hop kültürü kaset, plak ve CD’ler aracılığıyla hızla dolaşıma girmekteydi. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmen ailelerin çocukları bu kültürel akımı erken dönemde fark ederek kendi deneyimleriyle harmanladılar. Böylece diasporik bir ifade biçimi olarak şekillenen Türkçe rap’in ilk önemli temsilcileri arasında Islamic Force, Killa Hakan ve Cartel yer aldı. Bu hareket kısa süre içinde Türkiye’ye taşınmış; Karakan, Nefret ve ilerleyen yıllarda Ceza gibi sanatçılar aracılığıyla daha geniş kitlelere ulaşarak yerel bir müzik türü olmanın ötesinde kültürel bir söylem alanına dönüşmüştür.” ,

Cyfırat için müzik söz yazmaktan öte, sesi ritimle buluşturmak. Etnik ezgilerden bilgisayar başındaki prodüksiyona uzanan yaratım süreci, ise tamamen kişisel arayışının ürünü. Bu üretim biçimini kendi sözleriyle şöyle anlatıyor;
“Zamanla ritim kulağımın güçlü olduğunu fark ettim. Söz yazmaya, üzerine müzik eklemeye ya da bir altyapı açıp aklıma gelen ilk cümleleri doğaçlama söylemeye başladım. Bazen tamamen kendi ürettiğim bir altyapı üzerine yazıyorum, bazen de hazır bir ritmi dönüştürüyorum. Etnik müzikten çok besleniyorum. Mesela bir halk dansında duyduğum keman sesinin bir bölümünü zihnimde başka bir ritme uyarlıyorum. Sonra bilgisayarda çalışıp farklı öğelerle birleştirerek yepyeni bir müzik ortaya çıkarıyorum. Sözü ve müziği tamamen bana ait, yayınlanmış parçalarım var. Kıbrıs’ta prodüksiyon yapan arkadaşlarım zaman zaman bana altyapı sağlıyor. Bazen de internette beğendiğim, hiç tanımadığım prodüktörlerin altyapılarını cüzi ücretlerle satın alıp kendi sözlerimle yeniden yorumluyorum.”

Müziğini bir adım ileriye taşırken doğru isimlerle çalışmayı tercih ediyor. Profesyonel klipler, yeni projeler ve şirket teklifleriyle kariyerinde yeni bir döneme de giriş yapıyor.
“Arınç Arısoy, Türkiye’de çok başarılı bir görüntü yönetmeni ve aynı zamanda çocukluk arkadaşım. Bu süreçte bana büyük destek verdi, menajerlik konusunda da yardımcı oluyor. Onunla profesyonel klipler çektik ve ortaya gerçekten güzel işler çıktı. “Otuzüçüncü Gün” ve “Yarım Kaldı” şarkılarımın klipleri yayınlandı, sırada iki yeni klip daha var. Şarkılarım tüm dijital müzik platformlarında yer alıyor. Bu süreçte birçok müzik şirketi de benimle temasa geçti; şu an teklifleri değerlendiriyorum. Açıkçası Kıbrıs’ta olmasaydım belki çok daha önce bir şirketle kontrat imzalayabilirdim. Dijital dünya artık kimseye bağlı kalmadan, büyük reklam bütçeleri olmadan da kitlelere ulaşma imkânı sunuyor. Ama yine de zamanla daha profesyonel bir yapıya geçmek gerekiyor.”

“Müziğim için iç sesimle konuşma diyebilirim”
Müziği sadece söz ve ses değil tabii, ruh hâlinin de yansıması. Hepimiz gibi onun da eğlenceli anları da var, yalnızlığı da. Ama hepsinin merkezinde bilinçli bir karakter inşası dikkat çekiyor.
“Bazen kendimi çok iyi, eğlenceli hissettiğim, hiç bir şekilde olumsuz duyguya kapılmadığım zamanlar da oluyor. Çok eğlenceli söz akışları yakalayabiliyorum. Kantara isimli şarkım bunlardan biridir. Gerçekten müziğim için iç sesimle konuşma ve duygu durumu müziği diyebilirim.Çok profosyonel kliplerle ortaya çok iyi işler çıktı. Klasik klipler gibi değil ama daha minimal, daha bilnçli, daha sade. Boş oda, boş sokaklar, gece…Her iki klipte de yalnızlık söz konusu. Genel anlamda yarattığım karakteri ön plana çıkarmaya çalışıyorum. İnsanlar beni görsün, benden yana fikir edinsin istiyorum.”

Sahne adıyla bile nereden geldiğini hatırlatmak istiyor. Kıbrıslılık vurgusu, onun müziğinin ilk ve öne çıkan mesajlarından biri.
“İlk başta, yıllar öncesinden Instagram hesabımı bu isimle açmıştım. Zamanla yaptığım kısa klip ve videoları da söz konusu hesaptan paylaşmaya başlayınca isimim doğal olarak böyle kaldı. “Cyprus” kelimesinin ilk iki harfini aldım. Türkiye’de bir farkım olsun istedim. Kıbrıslı kimliğimi özellikle öne çıkarmayı tercih ettim. Bu tarz müzikte böyle isim seçimleri sık görülür ama sonuçta bu tamamen sanatçının tercihidir. Ben de tercihimi bu yönde yaptım.”
FOTOĞRAFLAR: DOĞAN SAMER



















