1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. “Müzakere yok, siyasete destek yok”
“Müzakere yok, siyasete destek yok”

“Müzakere yok, siyasete destek yok”

Siyaset bilimi uzmanı Prof. Dr. Ahmet Sözen, Türk tarafının “yeni siyasetinin” resmi müzakere sürecinin başlamasına engel olduğunu ifade etti.

A+A-

Ödül Aşık ÜLKER

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Sözen, resmi müzakere sürecinin olmadığı dönemlerin farklı fikirlerle statükonun değişebileceği fırsatlar yarattığını kaydederek, bunun için diplomatik çaba gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Sözen, “Bu konuların birçok aktörle, gerektiğinde bizzat Kıbrıs Türk liderliği, gerektiğinde Türk diplomasisini de kullanarak kotarılması lazım. Ama bu konuda herhangi bir devinim görmüyorum, tam tersine Cenevre’de arabanın atın önüne sürülmesi gibi, ‘egemenliğimizi, eşit statümüzü tanıyın, yani kısacası KKTC’yi tanıyın, ona göre oturalım’ şartı konduğu zaman zaten herhangi bir şekilde resmi müzakerelerin başlamasının bütün olasılığını ortadan kaldırıyorsunuz” diye konuştu.

Rum lider Anastasiades’in BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “çözüm siyasi eşitliğe dayalı bir federasyon, yani yerleşik BM parametreleridir” vurgusu yaparak uluslararası toplum nezdinde moral ve ahlaki üstünlüğü yakaladığını da belirten Prof. Dr. Sözen, “Crans Montana’da masayı terkeden taraf imajını da berhava etti, bir başka değişle hem sicilini temizledi, hem de topu Kıbrıs Türk tarafına ve Türkiye’ye attı” dedi.

New York’ta az temas yapılması konusunda da değerlendirme yapan Prof. Dr. Sözen, geçmişte 2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın bu tür temaslar yaptığını hatırlattı.

Prof. Dr. Sözen, “Dışişleri Bakanı Azerbaycan Dışişleri Bakanı ile görüşmüş, geriye kalan 190 ülkenin herhangi on tanesinin yetkilisiyle bile görüşme olmaması... Yani ağlanacak bir durum...” dedi.

“İki eşit, egemen devletin işbirliği” diye tanımlanan politikanın dünyadan destek görmediğini Türkiye’nin de bildiğini ancak şu anda çıkarları öyle gerektirdiği için destek verdiğini söyleyen Prof. Dr. Sözen, Türkiye’nin ABD ve AB ülkeleriyle problemli ilişkilerini normalleştirmesi durumunda Türk tarafının ileriki aylarda tekrar iki bölgeli, iki toplumlu federasyon pozisyonuna dönebileceğini düşündüğünü de ifade etti.

 

Soru: Pandemi şartlarında toplanan BM Genel Kurulu’nun geçmiş yıllara göre farkı neydi?

Prof. Dr. Sözen: Hem BM Genel Sekreteri, hem de ABD tüm BM’ye üye ülkelere “bir pandemi döneminden geçiyoruz, o yüzden ille de buraya gelmenize gerek yok” diye açıklama yaptı. Geleneksel olarak yapılan büyük toplantıları, yemekli toplantıların hepsini iptal ettiler. “Ama ille de gelecekseniz küçük gruplarla gelin” diye çok kibar bir şekilde telkinde bulundular. Örneğin, Çin Devlet Başkanı, Rusya Devlet Başkanı gibi birçok devletin başkanı gitmedi, bazı ülkeler de sadece dışişleri bakanlarını göndererek küçük gruplarla toplantıya katıldı. Haberlerden okuduğumuz kadarıyla, Türkiye çok büyük bir grupla New York’a gitti. Bu nasıl açıklanabilir? Türk Evi’nin açılışıyla da biraz bağlantılı belki açıklayabiliriz ama bence gereğinden çok büyük bir heyetle oraya gidildi ancak temaslar çok kısıtlı oldu.

 

“Yeni politika ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek olabilir”

Soru: Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu çalışmalarının ilk gününde yaptığı konuşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Sözen: Kıbrıs konusunda söylediklerine baktığımızda, Sayın Erdoğan, Crans Montana’dan sonra Türk tarafının söylemde tutturduğu pozisyonu ve KKTC’deki 2020 seçimlerinden sonra bunun daha yüksek sesle söylenmesi konusunu konuşmasına dahil etti. BM platformunda bu yeni politika herkese duyuruldu ama yine de bunun ne kadar alıcısı olduğu konusunda benim çok ciddi soru işaretlerim var.

Bu, Cenevre’deki gayri resmi toplantıda ortaya konulduktan sonra gelen reaksiyonlara baktığınız zaman, bırakın BM’nin beş daimi ülkesini, Türkiye’nin NATO müttefiklerini ve AB’yi, “Türkiye’nin dostu” olarak görülebilecek ülkelerden dahi bir destek gelmedi. Bu yeni politika yani “iki eşit, egemen devletin işbirliği” diye tanımlanan politika gerçekten Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili geleneksel Türk dış politikasından radikal bir uzaklaşması mıdır? Yani kalıcı, tavizsiz bir pozisyon mudur? Yoksa, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” anlamında stratejik bir hamle midir? “Biz ölümü gösterelim, yani iki devlet, ama Rum tarafını gerçek anlamda siyasi eşitliğe dayalı bir federasyona razı edelim” yönünde bir adım mıdır? Bu konunun henüz net olmadığını düşünüyorum.

Eğer Türkiye, ABD ve AB ülkeleriyle bugünkü problemli ilişkilerini daha çalışabilir, daha normalleşmiş ilişkilere evriltebilirse, Türk tarafının ileriki aylarda tekrardan iki bölgeli, iki toplumlu federasyon pozisyonuna dönebileceğini düşünüyorum. Yani yeni politikanın ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek olabileceğini düşünüyorum. Ama böyle bir olasılık yoksa ve ilişkiler bugünkü gibi kalacaksa veya daha da kötüye gidecekse, ki böyle bir olasılık da var, o zaman da Türk tarafının bugünkü pozisyonlarından pek uzaklaşacaklarını düşünüyorum.

 

Yeni politikanın çıkışının arkasındaki sebepler...

Bu yeni politikanın çıkışının arkasındaki sebeplere de bakmak lazım. Bunun hem küresel hem bölgesel sebepleri var. Bu politika ayrıca Kıbrıs Rum tarafını izlediği politikalara yani Annan Planı’na “hayır” demesi, Crans Montana’da masayı terk etmesi, hidrokarbon konusunda egemenlikçi çizgide, işbirliğine dayalı olmayan bir yol izlemesine bir misillemedir. Küresel sebepleri daha önce çok konuşmuştuk. Amerika’da Trump döneminde yükselen popülist siyaset döneminde Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde soğuklaşma yaşandı, hem uluslararası kurumlar hem iç kurumlar önemini yitirmeye başlamıştı. Küresel düzlemde Amerika’nın göreceli düşüşü, Çin’in ve Rusya’nın göreceli yükselişiyle beraber küresel bazda yeni güç dengeleri ortaya çıktı. Küresel bazda bu yeni güç dengelerinin bölgesel etkileri de oldu. Hem Ortadoğu’ya, hem Doğu Akdeniz’e yansıdı ve bu bölgede her ülke kendi egemenlik ve etki alanlarını daha da pekiştirmek, kendi görünürlüklerini ve etki alanlarını artırmak için ellerinden geleni yaptılar ve sert güç dediğimiz askeri güç gösterilerini de bunlara kattılar. O yüzden Doğu Akdeniz’de Fransa’nın, Yunanistan’ın, Türkiye’nin dalaşmalarıyla bir tansiyona girmesi şaşırtıcı değildi, çünkü her bir aktör, bu değişen yeni güç dengeleri içinde kendi varlığını güç gösterisine dayalı bir şekilde ortaya koymaya çalıştı.

 

“Türkiye Kıbrıs politikasında radikal değişiklik için en kötü zamanı seçti”

Şunu da eklemek istiyorum, Türkiye geleneksel Kıbrıs politikasında radikal bir değişikliği ortaya koyacağı en kötü zamanı seçti. Çünkü dünyadaki 10 sene önceki imajıyla, Kıbrıs konusundaki moral ve ahlaki üstünlüğü elinde tuttuğu zamandaki imajıyla bugünkü imajı arasında olumsuz anlamda çok büyük fark var. O yüzden, bu yeni pozisyonun alıcısının olması beklenemez. 2010 yılında, Türkiye BM Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olmak için başvurduğu zaman 190 ülkenin 140’ından destek almıştı. Birkaç sene önce benzer bir şekilde yine başvuru yaptı ve o zaman 190 ülkenin sadece 30’undan destek görebildi. Türk ekonomisinin sıkıntılı olduğu, Türkiye’nin içte çok ciddi problemler yaşadığı bir dönemde böyle bir pozisyon değişikliğinin alıcı bulması imkansıza yakındır diye düşünüyorum.

 

“Tatar’ın Erdoğan’ın konuşmasını kutsar gibi açıklama yapması ‘Kıbrıs Türk toplumu özne değil’ imajını pekiştiriyor”

Soru: Cumhurbaşkanı Tatar, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu çalışmalarının ilk gününde yaptığı konuşmayı bir nevi “kutsayan” bir açıklama yaptı, ayrıca “bizim sesimizi duyurdu” dedi. Bu dışarıdan nasıl görünür?

Prof. Dr. Sözen: Bunun gerçek bir tarafı var, Kıbrıs Türk toplumu olarak orada söz hakkınız olmamasından dolayı, bir “abinizin” veya “velinizin” sizin yerinize konuşması ve kaygılarınızı anlatması iyi bir şey. Kıbrıs Türk toplumunun kaygılarının veya çıkarlarının bir şekilde o platformlarda dillendirilmesi olumlu, ama izlenen pozisyonun sıkıntısı var. Bu pozisyon maalesef destek görmüyor ve destek görmediğini Türkiye de biliyor, ancak şu anda çıkarları bunu gerektiriyor ve bunu yapıyor. Sayın Tatar’ın Erdoğan’ın konuşmasını kutsar gibi açıklama yapması bir yere kadar anlaşılır ama problemli. Yani, doğal olarak teşekkür edilir ama, bunun abartılması neredeyse “Kıbrıs Türk toplumu özne değil, aktör değil” imajını pekiştiriyor.

 

“Kıbrıs Türk delegasyonunun birebir konuşup, meramlarını anlatmalarını isterdim”

Bu tür görüşmelerde Kıbrıs Türk delegasyonunun birçok önemli ülkenin delegasyonuyla birebir konuşup, meramlarını anlatmalarını isterdim. Bu ille de BM Genel Kurulu’nda olmaz, dışarıda bir yerde olur ama madem ki Amerika’ya kadar gitmişsiniz, örneğin Kıbrıs Türk lideri Washington DC’ye geçip Amerika Dışişleri Bakanı’yla görüşebilirdi. Bunun geçmişte örnekleri var. Sayın Talat Condoleezza Rice ile, Sayın Akıncı o dönemde başkan yardımcısı olan Biden ile görüşmüştü. Kıbrıs Türk lideri olarak, önemli ülkelerin devlet başkanlarıyla veya hükümet başkanlarıyla olmasa da Dışişleri Bakanları düzeyindeki yetkilileriyle görüşebilmeniz ve düşüncelerinizi makul bir pozisyonla onlara anlatmanız mümkün. ABD Dışişleri Bakanı veya garantör ülke olan İngiltere iki devletli pozisyonun kesinlikle kabul görmeyeceğini önceden açıklıyorlar. Sizin de sadece bu pozisyonu orada aktaracağınızı bildikleri için, büyük ihtimalle siz talep etseniz dahi size görüşme fırsatı vermiyorlar.

 

“Anastasiades Kıbrıslı Rum lider sıfatıyla konuşmuyor”

Soru: Sayın Tatar’ın “Kıbrıslı Türk lider olarak ben de genel kurulda konuşmalıyım, Anastasiades konuşuyor” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Sözen: BM’nin belli bir bürokrasisi, oturmuş kuralları var. Orada temsil edilen üye ülkelerin temsilcileri konuşur. Beğenelim veya beğenmeyelim, Kıbrıs’ta bir problem var, Kıbrıs Türk tarafı haklıdır veya haksızdır gibi konulara girmiyorum ama KKTC tanınmış, BM’ye üye bir ülke olmadığı için böyle bir fırsatın size verilmesi mümkün değil. Anastasiades orda Kıbrıslı Rum lider sıfatıyla konuşmuyor zaten. Bu adildir ya da değildir, 1963’ten beri de facto olarak tanınan hükümet Kıbrıs Rumlarından oluşan hükümettir. Böyle bir gerçek vardır. Adil olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur ama Anastasiades orada Kıbrıs Cumhuriyetin yasal cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşuyor.

Kıbrıs’ta taraflar ne zaman eşittir? Eşit oldukları tek bir ortam vardır, o da BM gözetiminde yapılan toplumlararası müzakereler zemini. Şimdi yeni izlenen politikayla o zeminden de uzaklaşıyoruz. Böyle bir sıkıntı var.

 

“Anastasiades sicilini temizledi”

Soru: Anastasiades’in BM Genel Kurulu’ndaki konuşması için neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. Sözen: Anastasiades yaptığı konuşmada, çözümün siyasi eşitliğe dayalı bir federasyon, yani yerleşik BM parametreleridir vurgusuyla uluslararası toplum nezdinde moral, ahlaki üstünlüğü yakaladı ve örneğin Crans Montana’da masayı terkeden taraf imajını da berhava etti, bir başka değişle hem sicilini temizledi, hem de topu Kıbrıs Türk tarafına ve Türkiye’ye attı.

 

“İzlenen politikayla masadaki eşit statüyü kullanmıyoruz”

Soru: Cumhurbaşkanlığı bir paylaşımında, “Cumhurbaşkanı Ersin Tatar New York’ta egemenlik mücadelesi veriyor. Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ın savunduğu siyaset BM’de tüm dünyaya anlatılıyor” deniyor. Daha önce de Birinci Cumhurbaşkanı Denktaş ile “aynı yolu izliyorum” mesajı verilmişti. İkisinin siyasetinin nesi benziyor, nesi benzemiyor?

Prof. Dr. Sözen: Söylemde bazı benzerlikler var çünkü rahmetli Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da egemenlik konusuna çok vurgu yapardı. Hatta Annan Planı’na Rauf Denktaş’ı memnun etmek için yaratılan bir tabir konmuştu, “egemence”, İngilizce’de “sovereignly”.

Denktaş’ın egemenlik konusunda izlediği politikayla, en azından söylemle bir benzerlik var. Ancak günün sonunda Rauf Denktaş yine gidip, 77-79 Doruk Anlaşmaları’na dayanan, iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temelindeki müzakerelere Kıbrıs Rum tarafıyla eşit statüde oturuyordu. Belki kendisi, taktiksel sebeplerden dolayı, belli zamanlarda masadan kaçmak istemiştir. Denktaş 97-98’den 2000’e kadar “ben federasyon görüşmeyeceğim” demiştir ama 2000 yılında tekrardan masaya dönmüştür. Tarihte bu tür şeyler vardır. Şu anda izlenen politikayla masadaki eşit statüyü kullanmıyoruz, ancak gayri resmi şekilde görüşüyoruz.

 

“Arabanın atın önüne sürülmesi gibi...”

Sayın Tatar’ın Global Haber kanalına verdiği mülakatı dinledim, “Rum tarafı, Ercan’a doğrudan uçuşlar gibi konularda bazı önerilerle gelecektir diye duyumlar var” dendiğinde, kendisi bütün bunlara kapalı olduğunu söylüyor. Bunun çok sağlıklı bir politika olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, böyle dönemlerin yani resmi müzakere sürecinin olmadığı, Kıbrıs meselesinde müzakerelerde tıkanıklık olduğu veya resmi müzakerelerin donmuş olduğu dönemlerin aslında bir fırsat yarattığını da düşünüyorum. Farklı fikirler statükonun da değişebileceği fırsatlar yaratır, bunların iyi kollanması gerekir. Maraş, Kıbrıs Türk tarafına doğrudan uçuşlar, hidrokarbon konusunda işbirliği-ortak komite kurma, Türkiye’nin limanlarını Kıbrıs Rum tarafının gemilerine, uçaklarına açması gibi konuların bir paket şeklinde tartışılmasının en doğru zamanıdır. Böyle bir şey kotarılabilirse çok faydalı olur ve bugünkü tıkanıklığı veya durağanlığı da olumlu yöne çevirebilecek momentumu yaratabilir. Ancak, bunun için diplomatik çaba lazım. Onun öncesinde de çok iyi bir hazırlık lazım. Bu konuların birçok aktörle, gerektiğinde bizzat Kıbrıs Türk liderliği, gerektiğinde Türk diplomasisini de kullanarak kotarılması lazım. Ama bu konuda herhangi bir devinim görmüyorum, tam tersine Cenevre’de arabanın atın önüne sürülmesi gibi, “egemenliğimizi, eşit statümüzü tanıyın, yani kısacası KKTC’yi tanıyın, ona göre oturalım” şartı konduğu zaman zaten herhangi bir şekilde resmi müzakerelerin başlamasının bütün olasılığını ortadan kaldırıyorsunuz.


“Türkiye Kıbrıs meselesini daha büyük oyun içinde bir koz olarak kullanıyor”

Soru: Sayın Tatar’ın çok tecrübeli bir ekibi var. Bu dedikleriniz neden yapılmıyor?

Prof. Dr. Sözen: Benim ilk tahminim, Türkiye’nin bugünkü politikada ısrarcı olduğu... Sanıyorum Türkiye Kıbrıs meselesini daha büyük oyun içinde bir koz olarak kullanıyor. Hem bölgesel, hem de küresel anlamda kendi çıkarlarını güden bir dönemden geçtiğimiz için, Türkiye bu adımı atmıyor ve atmadığı için de Türkiye’den bağımsız bir şekilde Tatar’ın liderliğindeki ekibin böyle birşey yapabileceğini düşünmüyorum.

 

“Ağlanacak bir durum”

Soru: Dışişleri Bakanı Ertuğruloğlu’nun iki temas yaptığı basına yansıdı, Azerbaycan Dışişleri Bakanıyla ve BM Genel Sekreteri’nin Siyasi işlerden Sorumlu Yardımcısı ile... Prof. Dr. Sözen: Bir haftada sadece iki görüşme yapılması... Geçmiş yıllarda birçok üniversitenin veya önemli düşünce kuruluşunun davetlerinde yer alınırdı ve önemli gazeteciler mülakat için birbirlerini yerlerdi. Böyle bir ortam yok. Temas konusunda hem pandemi koşullarından, hem de izlenen yeni politikadan dolayı eskisi gibi talep yok. Bugün “Türkiye’nin dostu” gibi görünen Pakistan, Katar, Sudan gibi ülkelerin temsilcileriyle bile, ki bu ülkelerin çok büyük ağırlığı yok, bir temas olduğunu düşünmüyorum. Dışişleri Bakanı Azerbaycan Dışişleri Bakanı ile görüşmüş, geriye kalan 190 ülkenin herhangi on tanesinin yetkisiyle bile görüşme olmaması... Yani ağlanacak bir durum...

Şunu da söylemek isterim, farklı bir şey beklemiyordum, bu bana sürpriz olmadı. Geçmiş yıllarda, özellikle pandemiden önce, bu tür dönemleri daha ilgiyle beklerdim, haberleri daha detaylı, daha dikkatli karıştırırdım ama bu sene böyle bir heyecanım kesinlikle olmadı, ne Kıbrıs Türk delegasyonu, ne de Türkiye delegasyonuyla ilgili. Son yıllarda, Türkiye’deki gelişmelere baktığınız zaman, Türk tipi başkanlık sistemiyle beraber sistemsel sıkıntılar, Türkiye’nin giderek daha da otoriterleşen bir yapıya bürünmesi, dünya nezdinde Türkiye’nin imajının 10 sene öncesine göre oldukça bozulmasından dolayı, bu tür temasların geçmişle kıyaslandığında çok daha zayıf olacağını bekliyordum zaten. O yüzden bana herhangi bir sürpriz olmadı.

 

Soru: Cumhurbaşkanı Tatar ve BM Genel Sekreteri görüştü, bu görüşme öncesinde Cumhurbaşkanlığı sözcüsünün açıklamasının içinde “iki devlet” ifadesinin hiç geçmemiş olması ne anlama geliyor?

Prof. Dr. Sözen: Bilemiyorum, kendilerine sormak gerekecek. “Halk” tabirinin kullanılması zaten “devlet kurma” hakkı anlamına geliyor. Açıklamadaki vurgu resmi müzakerelerin başlayabilmesinin ancak ve ancak “iki halkın egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü zemininde” olacağı yönünde. Yani, çok basit mantık yürütecek olursak, resmi müzakereler daha başlamadan ya Kıbrıs Türk tarafının devletini Kıbrıs Cumhuriyeti ile eşitleyeceksiniz yani bir yerde KKTC’yi tanıyacaksınız ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bir şekilde fesh edip Kıbrıs Türk “halkı” ile Kıbrıs Rum “halkı”nı eşitleyeceksiniz. Peki, bu nasıl olacak?

 

“Bir akşam yemeği bile değil”

Soru: Pazartesi (yarın) üçlü görüşme olacak, iki lider Guterres ile öğle yemeğinde bir araya gelecek. Bu görüşmeden bir şey çıkar mı?

Prof. Dr. Sözen: Bu bir akşam yemeği bile değil, öğlen yemeğinin süresi bellidir, bir saat, en fazla bir buçuk saat sürer. Ama gece yemekleri, daha önce yaşadığımız tecrübelerden de biliyoruz, sabaha kadar sürebilir. Mesela Crans Montana’daki son gece yemeği saatlerce sürmüştü, sabahın ilk ışıklarına kadar. BM Genel Sekreteri’nin öğle yemeğinde çok kısıtlı zamanı vardır. Ama gece yemeği olduğunda, o yemek 8:30’da başlayıp 9:30’da biterse anlayın ki çok başarısız geçmiştir. Ama o gece yemeği sabahın erken saatlerine kadar sürebilir, orada da ciddi şeyler konuşuluyor, tartışılıyor demektir.

 

“Guterres tam bir kopuş resmi vermek istemiyor”

Soru: Guterres’in çabası nedir?

Prof. Dr. Sözen: Halihazırda son aylarda, özellikle Türkiye’nin sondaj gemilerinin çekmesiyle yakalanan durgun ama tansiyonsuz bir ortam var. Genel Sekreter de, gayrı resmi de olsa, diyalog sürüyor çabalarını ön plana çıkarıyor, tam bir kopuş resmi vermek istemiyor, sürecin devam ettiğinin resmini ortaya koymaya çalışıyor.

 

Soru: BM Genel Sekreteri’nin yeni temsilci veya danışman atayarak hareketlilik sağlamayı düşündüğüne dair haberler var. Anastasiades bunu kabul ediyor, ancak Tatar istemiyor...

Prof. Dr. Sözen: Anladığım kadarıyla Genel Sekreter geçici değil, kalıcı bir özel temsilci olması için bastırıyor. Bu da biraz önce anlattığım çabayla uyumludur. Genel Sekreter Cenevre’de “Ben pes etmiyorum, çabalarıma devam ediyorum. Umarım Kıbrıslılar da pes etmez” şeklinde bir mesaj vermişti. Genel Sekreter bunu yapmaya çalışıyor ve bir şekilde süreci gayrı resmiden resmi müzakerelere doğru itelemeye çalışıyor.

 

Soru: Önümüzdeki süreçte neler olur?

Prof. Dr. Sözen: Bu biraz Türkiye’nin önümüzdeki aylarda, önümüzdeki yıl içinde ABD ve AB ülkeleriyle ilişkilerinin nereye doğru evrileceğiyle bağlantılıdır.

 

Soru: Doğu Akdeniz’de ne tür gelişmeler bekliyorsunuz?

Prof. Dr. Sözen: Eğer Rum tarafının lisans verdiği uluslararası doğalgaz firmaları sondaj ve arama faaliyeti başlatırsa, Türk tarafı da, geçmişte yaptığı gibi, tepki verecektir.

yd-destek-gorseli-228.jpg

Bu haber toplam 1202 defa okunmuştur