
Kelimeler Yetmeyince…
"Belki de bu çağın en büyük yoksulluğu, konuşacak insan bulamamak değil; sessizliğimizi anlayacak bir yüreğe rastlayamamaktır."
“Kelimeler bazen insanın en büyük sığınağıdır; bazen de en büyük çaresizliği.”
Bazen insan, kalbinin en derin yerinde kopan fırtınayı tek bir kelimeyle anlatabileceğini sanır.
Sonra anlar…
Hiçbir kelime, bir özlemin ağırlığını omuzlayamaz.
Hiçbir cümle, yarım kalmış bir vedanın sessizliğini taşıyamaz.
Hiçbir söz, gecenin en koyu vaktinde yastığa usulca düşen bir gözyaşını tarif edemez.
Hepimizin içinde, kimsenin bilmediği bir mevsim vardır.
Dışarıdan bakıldığında güneş açmıştır belki; ama içimizde çoktan sonbahar başlamıştır.
Kimi, gülüşünün ardına saklar kırgınlığını…
Kimi, “İyiyim.” diyerek örter en derin yarasını…
Kimi ise, susar!
Çünkü bilir ki bazı acılar anlatılmaz; sadece taşınır.
Ve hayat…
Belki de en çok, söylenemeyen cümlelerin gölgesinde akıp gider.
İşte bu yüzden, insanı en iyi anlatan bazen söyledikleri değil, söyleyemedikleridir.
Ne garip değil mi?
Hayatın en çok konuşulması gereken anlarında kelimeler bizi yarı yolda bırakır.
Oysa en sıradan günlerde saatlerce konuşabiliriz. Fakat sıra gerçekten canımızı acıtan bir duyguya, içimizi titreten bir özleme ya da tarifsiz bir sevince geldiğinde, dil susar; yürek konuşmaya başlar.
Evet…
Kelimeler yetmiyor bazı şeylere.
Bazen sustukça çoğalıyoruz.
Bazen sustukça eksiliyoruz.
Bazen içimizde mısra mısra şiirler yazılıyor ama tek bir dizesi bile dudaklarımızdan dökülmüyor.
Bazen yalnızca gözler anlatıyor bütün hikâyeyi. Bir tebessümün içine gizlenmiş özlem, buruk bir yüz ifadesine sinmiş yılların yorgunluğu ya da sessizce süzülen birkaç damla gözyaşı…
Ve o uzaklara dalıp giden bakışlar…
Ne çok şey anlatır aslında.
Belki bir bekleyeni vardır.
Belki hiç gelmeyecek birini bekliyordur.
Belki yarım kalmış bir cümlenin peşindedir.
Belki de cevabı hiçbir zaman bulunamayacak bir soruyu yıllardır içinde taşımaktadır.
Kim bilir…
Belki de insan, en uzun yolculuklarını hiç yerinden kıpırdamadan yapıyordur.
Çünkü her insanın içinde kimsenin bilmediği bir oda vardır. O odanın kapısı çoğu zaman sessizlikle açılır.
Her susuşun ardında başka bir perde aralanır.
Her sessizlik, görünmeyen başka bir hikâyeye açılan kapıdır.
Söylenmeyen cümleler, ertelenen vedalar, dile getirilemeyen sevgiler, bastırılmış öfkeler, yarım bırakılmış hayaller…
İnsan bunların hiçbirini kolay kolay kaybetmez. Hepsi yüreğin görünmeyen sandıklarında yıllarca bekler.
Bazen tozlanır.
Bazen ağırlaşır.
Ama hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.
Carl Gustav Jung, “Bilinçaltına gömdüğünüz şey, sonunda kaderiniz olur.” der.
Belki de susturduğumuz her duygu, gün gelir başka insanlar, başka olaylar ve başka kırgınlıklar olarak çıkar karşımıza.
Çünkü bastırılan hiçbir his gerçekten kaybolmaz; yalnızca biçim değiştirir.
Martin Heidegger ise; sessizliği yalnızca konuşmamanın karşılığı olarak görmez. Ona göre sessizlik de bir dildir; hatta çoğu zaman hakikate en çok yaklaştıran dildir. Belki de gerçekten söyleyecek sözü olan insanlar, en çok susanlardır.
Yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyor insan.
Bugün kendi hayatımdan örnek verecek olursam…
Kırklı yaşlara artık üç kala…
Eskiden heyecanını gizleyemeyen, konuşmayı seven, anlatacak onlarca hikâyesi olan bendim. Şimdi ise kelimelerimi seçiyorum. Cümlelerimi demlendiriyorum. Her düşündüğümü söylemüyor, her hissettiğimi anlatmıyorum.
Belki yaşanmışlıklar…
Belki kırgınlıklar…
Belki de insanın zamanla susmanın da bir olgunluk olduğunu öğrenmesi…
Çünkü yaş aldıkça anlıyoruz ki her duygu herkesin önüne bırakılacak kadar kıymetsiz değil.
Her insanın sessizliği farklıdır.
Kimi kırıldığı için susar.
Kimi yorulduğu için…
Kimi mutlu olduğu hâlde “Nazar değer.” diye sevincini içine gömer.
Kimi, “Anlatsam da anlamazlar.” der.
Kimi ise anlatır; ama gerçekten dinleyen, gerçekten anlayan birine rastlayamaz.
İşte insanı en çok yoran da budur.
Anlaşılmamak…
Belki de yalnız kalmaktan bile daha ağırdır.
Søren Kierkegaard, “İnsan en derin acılarını anlatamaz; onları ancak yaşayabilir.” der.
Bazı acılar kelime kabul etmez. Bazı özlemler sesini yalnızca kalbin duyabileceği bir frekansta çıkarır.
Öfke de susar bazen.
Sevgi de…
Özlem de…
Affediş de…
Ve hatta umut bile…
Oysa bütün bu duygular, insanın ruhunda birbirine komşu odalarda yaşar.
Biri kapıyı çaldığında diğerleri de uyanır. Bir bakış, yıllar önce unutulduğunu sandığımız bir duyguyu yeniden ayağa kaldırabilir.
Konfüçyüs, “Sessizlik gerçek dosttur; asla ihanet etmez.” der. Fakat sessizlik her zaman huzur demek değildir. Bazen insanın içinde öyle büyük fırtınalar kopar ki dışarıdan bakanlar sadece sessiz bir yüz görür.
Oysa o yüzün ardında yılların yükü, özlemleri, hayal kırıklıkları ve yeniden ayağa kalkma mücadelesi vardır.
Belki de olgunlaşmak; daha az konuşmak değil, daha çok anlamaktır.
Daha az anlatmak değil, daha çok hissedebilmektir.
Ve en önemlisi…
Herkesin kendi sessizliğiyle yaşadığını kabul edebilmektir.
Çünkü hiçbirimiz aynı yaraya dokunmadık.
Hiçbirimiz aynı özlemi yaşamadık.
Hiçbirimiz aynı yükü taşımadık.
Bu yüzden aynı kelimeleri kullansak bile aynı sessizliği paylaşamayız.
Belki de bu çağın en büyük yoksulluğu, konuşacak insan bulamamak değil; sessizliğimizi anlayacak bir yüreğe rastlayamamaktır.
İşte bu yüzden kelimeler bazen yetmez.
Çünkü insanı anlatan, çoğu zaman söyledikleri değil; söyleyemedikleridir.
Ve belki de hayatın en hakiki cümleleri hiçbir zaman yüksek sesle kurulmaz.
Onlar usulca yürekte demlenir.
Zamanı geldiğinde ise bir bakışta, bir tebessümde, sıcacık bir dokunuşta ya da sessizce süzülen tek damla gözyaşında bütün anlamını bulur.
Kelimeler unutulur…
Sesler kaybolur…
Ama insanın kalbine dokunan sessizlikler, ömür boyu hatırlanır.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın….

























