
Gerçekten “İyi Erkek Yok” mudur?
45. İstanbul Film Festivali’nde ilk 4 gün tamamlanırken daha çok dünya sinemasından örnekler sinemaseverlerle buluşuyor. İlk festival yazımda dört günden seçtiğim dört film ile ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşıyorum.
Murat OBENLER / İSTANBUL
45. İstanbul Film Festivali’nde ilk 4 gün tamamlanırken daha çok dünya sinemasından örnekler sinemaseverlerle buluşuyor. İlk festival yazımda dört günden seçtiğim dört film ile ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşıyorum.
Rüyalar aleminde dolaşan bir canavar eşliğinde 4 hikayeli bir sinemaya aşk mektubu
Senaryosunu Bi Gan- Zhai Xiaohui ikilisinin yazdığı ve yine Bi Gan’ın yönettiği 2025 Cannes Jüri Özel Ödülü ve 2025 Busan Sanatsal Katkı Ödülü dahil birçok ödülü kazanan “Diriliş-Resurrectıon” hem hikayesinin derinliği, hem görsel bir şölene dönüşen sanat yönetimi hem de sinemanın gücüne ve yaratılışına bir saygı duruşu ile dikkatleri üzerine çekiyor. Çin ve Fransa Yapımı 160 dakikalık bu epik bilimkurgu ve dramayı müthiş bir şekilde birleştiren Diriliş insanların rüya görmeyi bıraktığı bir dönemde rüyalardan (farklı renkte,yerde ve tarzda rüyalar) beslenen bir canavarın bir kadın karakter yardımıyla yüz yıla yayılan ve Budist düşüncenin 6 duyusuna karşılık gelen(Görme-İşitme-koku-tat-dokunma-zihin) hikayesini izliyoruz. Sinemanın teknik imkanlarını sonuna kadar kullanan yönetmen sinemaseverleri dört rüyaya yayılan filmin hikayesinde her birinde farklı karakterlere dönüşen sanrı seven bir canavarı izlemeye davet ediyor. Ölüm ve ölümsüzlük kavramlarını da ana eksenine alan filmin 20.yüzyılın açılışıyla başlayan zaman dilimi 1999 yılını son gecesine kadar uzanıyor ve vampirler evreninin de dahil olduğu bir milenyum aşk hikayesi ile sonlanıyor. Suretlerin değiştiği ve hiçleştiği zamanda bir Budist rahibine, bir küçük kız çocuğuna ve bir vampir genç kıza dokunan canavarımızın yolculuğu birçok farklı mekanda sürerken film rüyaların dağılsa bile sinemanın ışığının hep dünyamızı aydınlatması umuduyla sona eriyor. Farklı şekillerde de tarih edilecek hikayesi ile çoklu hikaye zenginliğine de sahip Diriliş sinema sanatına ithaf edilmiş bir aşk mektubu olarak benim izlenmesi gereken filmlerim listesine girdi.
Gee’den unutulmaz siyah-beyaz Bill Evans hikayesi
Yönetmen Grant Gee’nin 2026 Berlinale’nin beğenilen filmleri arasında olan ve kendisine En İyi Yönetmen Ödülünü de getiren filmi “Everybody Digs Bill Evans”, İstanbul Film Festivali’nde de seyircilerle buluştu. 20. yüzyıl müzik dünyasının en etkili ve yetenekli isimlerinden, efsanevi caz piyanisti Bill Evans’ın hayatının en zor ve belirleyici dönemini mercek altına alan film Evans’ın özel yaşamı ile müzikal yaşamını adata bizlerin önüne seriyor. 1961’de caz tarihine geçecek kadar olağanüstü bir kayıttan sadece birkaç gün sonra kendisi için bir müzisyenden fazlası olan arkadaşı basçı Scott LaFaro’yu bir kazada kaybeden Evans’ın huzursuz, tedirgin ve endişeli ruh hallerini ve gerek ailesi gerek sevgilisi gerekse müzikal ekip olarak bir türlü istikrara kavuşamamış inişli çıkışlı yaşamını siyah-beyaz bir şekilde sunan yönetmen Evans rolünde seçtiği Joachim Trier sinemasının en belirgin oyuncusu olan Anders Danielsen Lie ile ne kadar iyi bir seçim yaptığını bizlere gösteriyor.
“İyi Erkek Yok” mu gerçekten?
2026 Berlinale açılış filmi de olan Afgan yönetmen Shahrbanoo Sadat’ın son filmi “İyi Erkek Yok-No Good Men” 5 ülkenin ortak yapımı olarak bizlerle buluşuyor. 2021 Kabil’inde Taliban’ın idareyi yeniden ele alma sürecinde geçen filmde eşinden ayrılma sürecinde olan Naru’nun peşine düşüyoruz. Afganistan’da büyük bir çoğunluğun cesaret edemediği şeyleri yapan Naru hem kendi adaletini sağlayan hem de bir kadın hakları aktivisti gibi hak savunuculuğu yapan karakteriyle dikkat çekerken sinemada olan seyircilere kadın-erkek ilişkiler, evlilik, dürüstlük, sevgi ve saygı gibi kavramları da düşündürüyor. Çalıştığı TV kanalında gösterdiği cesaret ve başarı ile baş saha muhabiri Kudret’in dikkatini çeken Naru’nun Kudret ile başlayan iş serüveni alttan alta bir duygusal boyut kazanırken film de çatışmaların ortasında Naru’nun gözünde bir memleketin çöküşüne ve bir ilişkinin filizlenmesine tanıklık etmemizi sağlıyor. Acaba özgürlüğün hüküm sürdüğü bu son günlerde, memlekette iyi bir erkeğin var olma olasılığı nedir? İzlerken bu soruyu kendi ülkenize ve ilişkiler boyutunuza da indirgeyerek düşünebilirsiniz tabi ki.
“Çağdaş Afrika dansının anası” Germaine Acogny’nin ilham verici yaşamı
Genç Alman Yönetmen Greta-Marie Becker 3 ülke ortak yapımı belgeseli “Dansın Özü” adlı yapımda “Çağdaş Afrika dansının anası” olarak tanınan Germaine Acogny’nin yaşamına ve sanat yaşamına odaklanıyor. Yönetmen yalnızca Afrika'nın en etkili sanatçılarından biri değil, 50 yılı aşkın bir süredir sahneye çıkan ve ders vermeyi sürdüren 81 yaşında bir dans ikonu olan Acogny’nin, Geleneksel Batı Afrika dansını Avrupa etkileriyle harmanlayan bir öncü olması yanında dünya çapında çağdaş dansa özgün bir biçim veren Acogny Tekniği'nin de yaratıcısı özelliğiyle bizlere gösteriyor.
Acogny’nin Avrupa ve Afrika arasında süren ikili yaşamından kesitleri ve sanatçının doğduğu Benin ve büyüdüğü Senegal’deki köyüne uzanan köklerinin peşine düşen yönetmen özellikle sanatçının eşi ile birlikte kurak bir arazi üstüne inşa ettikleri dans okulu Echole des Sables’in hikayesine kamera tutuyor. Bu renkli ve hareketli belgeselde hayatı ve çalışmalarının yanı sıra tarihsel ve sosyal bağlamda efsanevi dansçının kültürel ve sanatsal etkisini de ele alan yönetmen bir efsane Afrikalı kadın sanatçıyı bizlere daha yakından tanıştırıyor. Germaine Acogny,İFF davetlisi olarak mimar eşi Helmut Vogt ile katıldığı festivalde çoğu zaman deli olarak anılmasına rağmen tüm zorluklara rağmen sanatla ve geliştirdiği teknikle hem hayatta kaldığını hem kökleri olan Senegal’in kültürüne yansıttığını hem de genç kuşakların da Afrika kıtasında daha fazla dans edebilmesini sağladığı için çok mutlu ve huzurlu olduğunu söyledi. Acogny, dansı barışçıl bir silah olarak kullandığını ifade ederken dünyanın güzelliğe ihtiyacı olduğunu ve bunun aracının da sanat olduğunu vurguladı.






















