1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Europe, the West, and the War in Ukraine
Europe, the West, and the War in Ukraine

Europe, the West, and the War in Ukraine

It will be soon time for the EU to turn what appear now ‘exceptional tools for exceptional times’ into standardized instruments of decision-making destined to last in the institutional setting to sustain the Union’s voice in international affairs...

A+A-

Stefano Braghiroli
stefano.braghiroli@ut.ee

More than two months have passed since February 24, when Russia – after much anticipations and many malicious denials – lunched an unprovoked attack against Ukraine. What we have witnessed since then, against all the odds, is the failure of Putin’s dream of an easy blitzkrieg to Kyiv and his ambition to annihilate the Ukrainian democratic state. Even more unpredicted was the stiff and brave resistance that Ukrainians have managed to organize and successfully implement against the enemy.

What is worth noting is that Putin’s attack did not simply energize Kyiv’s pride and righteous struggle to survive. It also made the miracle to revive the unity of the West and of the transatlantic community. The days in which French President Macron declared NATO ‘braindead’ are not too far, but - since the start of the war – the Alliance has shown a unity, responsiveness, and effectiveness that we did not see since the cold war. New allied troops have concretely increased the resilience of the eastern flank of the alliance and the permanent establishment of NATO bases and defensive weapon system in the Eastern European and Baltic members in no longer a taboo. Moreover, the clear understanding that Ukraine was invaded exactly because it was NOT in NATO – despite Russia’s false narratives, has driven traditionally neutral countries such as Finland and Sweden to NATO’s arms.

Even more surprisingly, Putin’s aggression achieved what seemed until that February 24 impossible (if not unthinkable). It triggered European Union’s geopolitical revolution. Former Belgian Foreign Minister Mark Eyskens famously described once the EU as “an economic giant, a political dwarf, and a military worm.”

Following Russia’s attack against Ukraine, Brussels lunched the largest set of sanctions in its history, banned Russian airlines and ships from EU airports and territorial waters, stopped flights to Russia, expelled an unprecedented number of Russian diplomats and severely downgraded diplomatic relations with Moscow, banned Russian propaganda outlets in the EU, suspended Russia from SWIFT and froze Russian Central Bank’s assets, favoured Russia’s expulsion from the Council of Europe, and is actively working on a new package of sanctions to phase out from Russia’s coal, oil, and gas. Only at the beginning of February this would look like science fiction, while, in the last couple of months, these revolutionary actions were taken in a fast and resolute way – light-years away from Brussels’ iconic slow-motion decision-making.

Worth noting is also the EU’s unprecedented action is terms of security and defence with the first ever Brussels-led purchasing and delivering of weapons to Ukraine by means of the “European Peace Facility” financing instrument with a ceiling of €5 billion that can be used to provide military aid. The unprecedented synergy between NATO and the EU has also been key for the unity of the West and is the primary tool to provide a cohesive and resolute answer to Putin’s aggressiveness.

It will be soon time for the EU to turn what appear now ‘exceptional tools for exceptional times’ into standardized instruments of decision-making destined to last in the institutional setting to sustain the Union’s voice in international affairs and global security. The rationale is that without any clear geo-political perspective that ‘economic giant’ will prove to be a Moloch with feet of clay. Practically, it will be increasingly difficult to sustain trade and normative power without strong foreign and security policy foundations.

In an increasingly unstable Europe dominated by internal discord and an aggressive totalitarian Russia threatening EU’s Eastern borders and neighbours, individual states run the risk to fall under the influence of exogenous hegemonies or to face the concrete risk of irrelevance or even annihilation as in the case of Ukraine. But this does not necessarily need be a self-fulfilling prophecy.

On May 09 we celebrate the anniversary of the Schuman declaration that marked the beginning of the process of European integration with the creation of the European Coal and Steel Community. This seminal document starts as follows: “world peace cannot be safeguarded without the making of creative efforts proportionate to the dangers which threaten it.”

Nowadays – more than ever – creative efforts are needed, proportionate to the dangers we face. When it comes to defence and security, some positive steps in this direction have been undertaken by the Member states with the establishment of the Permanent Structured Cooperation (PESCO) and the still ongoing creation of the European Defence Fund (EDF) and the possible foundation of a single EU headquarters for military operations under the European Commission’s helm. But confronted with the enormity of the challenge these are still limited steps far from the Sovereign Europe envisioned by French President Macron in his Sorbonne speech “to establish a common intervention force, a common defence budget and a common doctrine for action” […] “needed to ensure Europe’s autonomous operating capabilities”. Changes ought to be strategic, not tactical, organic and structural, not ad-hoc and in isolation. The same can be said when it comes to foreign policy.

Time is critical and as Commission President Jean-Claude Juncker warned during his 2017 State of the Union speech “we must complete the European House now that the sun is shining […]. Because when the next clouds appear on the horizon – and they will appear one day – it will be too late.” The clouds are not on the horizon; they are above us.

Completing the European House and making the EU a resilient herald of liberal-democracy in international affairs, united with NATO and its Allies, against resurging totalitarianisms in the continent is not only key to the Union and it is member states, but it is also the best support for the brave Ukrainian resistance and the finest promise for Kyiv European Future.

 

Stefano Braghiroli is Associate Professor of European Studies at the Johan Skytte Institute of Political Studies of the University of Tartu (Estonia).


Avrupa, Batı ve Ukrayna’daki Savaş

Stefano Braghiroli
Çeviren. Seda A. Refik

 

Çok fazla sayıda öngörü ve kötü niyetli inkardan sonra Rusya’nın 24 Şubat tarihinde Ukrayna’ya karşı başlattığı sebepsiz saldırının üzerinden iki aydan fazla bir süre geçti. Her şeye rağmen, saldırının başladığı ilk günden bu yana Putin’in Kiev’e karşı kolay bir yıldırım harekâtı yapma hayali ile Ukrayna’daki demokratik devleti ortadan kaldırma hırsının başarısızlığına tanık olduk. Hatta konuyla ilgili daha da öngörülemeyen şey ise Ukraynalıların düşmana karşı organize olarak başarılı şekilde uygulamaya koydukları sert ve cesur direniş olmuştur. 

Putin’in saldırısının sadece Kiev’in hayatta kalmak adına onurlu ve haklı mücadelesini hareketlendirmekle kalmadığını aynı zamanda Batı ile transatlantiğin birliğini yeniden canlandıracak mucizeyi meydana getirdiğini de belirtmekte fayda var. Her ne kadar da Fransa Cumhurbaşkanı Macron’ın NATO’yu ‘beyin ölümü gerçekleşmiş’ olarak nitelendirmesinin üzerinden çok zaman geçmese de savaşın başlangıcından itibaren İttifak Soğuk Savaş’tan bu yana görmediğimiz bir birlik, duyarlılık ve etkinliği ortaya koyuyor. Yeni müttefik birlikler ittifakın doğu kanadındaki direnci somut anlamda artırmış ve Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde kalıcı NATO üsleri ile defansif silah sistemlerinin oluşturulması tabu olmaktan çıkmıştır.  Ayrıca Rusya’nın yanlış ifadelerine karşın Ukrayna’nın NATO’da OLMADIĞINDAN dolayı işgal edildiğini ortaya koyan açık ve net anlayış Finlandiya ve İsveç gibi tarafsız özellikteki ülkeleri de NATO’nun kollarına itmiştir.

Daha da şaşırtıcı olan şey ise Putin’in saldırganlığı 24 Şubat’a kadar imkansız gibi görünen (hatta akla gelmeyen) Avrupa Birliği’nin jeopolitik devrimini tetiklemiştir. Belçika Eski Dışişleri Bakanı Mark Eyskens’in Avrupa Birliği’ni “ekonomik bir dev, siyasi bir cüce ve askeri bir solucan” olarak nitelendirdiği ifadesi oldukça meşhurdur.

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Brüksel tarihindeki en geniş kapsamlı yaptırımları devreye sokarak Rusya havayolları ve gemilerinin AB havalimanı ve kara sularına girmesini yasaklamış, Rusya’ya uçuşları durdurmuş, daha önce benzeri görülmemiş sayıda Rus diplomatı sınır dışı etmiş, Moskova ile olan diplomatik ilişki seviyesini ciddi düzeyde aşağıya çekmiş, AB’deki Rus propaganda kaynaklarını yasaklamış, Rusya’yı SWIFT sisteminde askıya alarak Rusya Merkez Bankası varlıklarını durdurmuş, Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden çıkarılmasını desteklemiş ve şu anda da Rus kömürü, petrol ve gazından kademeli olarak uzaklaşmak adına yeni bir yaptırım paketi üzerinde çalışmaktadır. Şubat ayı başında tüm bu saydıklarımız bilim kurgu filmi gibi duyulurken geçtiğimiz birkaç ay içerisinde gerçekleştirilen devrim niteliğindeki bu eylemler Brüksel’in bilinen ağır çekim karar verme niteliğinden fersah fersah ileride hızlı ve kararlı şekilde devreye konuldu.

Askeri yardım amaçlı kullanılabilen 5 milyar Euro üst değere sahip “Avrupa Barış Desteği” mali enstrümanı üzerinden Avrupa Birliği’nin Brüksel öncülüğünde güvenlik ve savunma için ilk kez gerçekleştirdiği Ukrayna için silah satın almasının da daha önce benzeri görülmemiş bir eylem olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.  NATO ve AB arasındaki ilk kes görülen sinerji de Batı’daki birlik için kilit role sahip olarak Putin’in saldırganlığına karşı birbirine bağlı ve kararlı yanıt verme anlamında temel bir araç halini almıştır.

Kısa zaman içerisinde AB’nin mevcut ‘istisnai zamanlar için istisnai araçlar’ olarak görülen unsurları Birliğin uluslararası ilişkiler ve küresel güvenlikteki sesi olarak kurumsal anlamda karar verme bakımından kalıcı ve standart hale getirmesi de söz konusu olacaktır. Bu yaklaşımdaki gerekçe ise belirli bir jeopolitik perspektif yoksa ‘ekonomik dev’ kilden ayakları olan bir Molek’den (ç.n. Tevrat’ta geçen bir Tanrı) başka bir şey olmayacağıdır. Uygulamada ise güçlü dış ve güvenlik politika temelleri olmadan ticaret ve normatif gücü devam ettirmek gittikçe daha da zor hale gelecektir.

İç anlaşmazlıklar ve AB’nin Doğu sınır ve komşularını tehdit eden agresif totaliter Rusya’nın domine ettiği gittikçe istikrardan uzaklaşan Avrupa’daki devletler dış kökenli hegemonyaların etkisi altına girme ya da dışarıda kalma veya Ukrayna örneğindeki gibi yok olma riskini göze almaktadır. Ama bunun kendini doğrulayan bir kehanet olmasına gerek yoktur.

9 Mayıs tarihinde Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun kurulması ile Avrupa entegrasyon sürecinin başlangıcını işaret eden Schuman Bildirgesi’nin yıldönümü. Çığır açıcı bu belge şu cümle ile başlar: “Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı yaratıcı çabalar oluşturmaksızın korunamaz.”

Günümüzde yaşadığımız tehlikelerle orantılı yaratıcı çabalara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Savunma ve güvenlik anlamında ise Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği’nin (PESCO) kurulması, Avrupa Savunma Fonu (EDF) oluşturma için devam eden çalışmalar ve Avrupa Komisyonu liderliğinde askeri operasyonlar için AB’de tek bir merkez oluşturma olasılığı yönünden Üye Devletler bazı olumlu adımlar atmaktadır. Var olan zorluğun büyüklüğü karşısında bu sınırlı adımlar halen daha Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Sorbonne’da yaptığı konuşmada “Avrupa’nın özerk çalışma kabiliyetine sahip olmasını sağlamak için ortak bir müdahale gücü, ortak bir savunma bütçesi ve ortak bir doktrin oluşturulması gereklidir” sözleriyle öngördüğü Egemen Avrupa düşüncesinden uzağında kalıyor.  Yapılacak değişikliklerin stratejik olması, taktiksel olmaması, organik ve yapısal olması, ad-hoc ve toplumdan uzak olmaması gerekmektedir. Bu durum dış politika için de geçerlidir.

Zaman çok önemli ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in 2017 yılında yaptığı Birliğe sesleniş konuşmasında da uyardığı gibi; “Güneş gökyüzünde parlarken Avrupa Evi’ni tamamlamalıyız [...]. Çünkü bir sonraki bulutlar ufukta belirdiğinde ki bir gün belirecekler, işte o zaman çok geç olacak.” Bulutlar ufukta değil artık tepemizde.

Avrupa Evi’ni tamamlamak ve kıta içerisinde yeniden baş gösteren totaliterliklere karşı AB’yi NATO ve Müttefikleri ile birlik içerisinde uluslararası ilişkilerde liberal demokrasinin dirayetli savunucusu yapmak hem Birlik hem de Üye Devletleri için temel unsur olmakla birlikte cesur Ukrayna direnişi ve Kiev Avrupa’nın Geleceği sözünün de en büyük destekçisi anlamını taşımaktadır.

Stefano Braghiroli Tartu Üniversitesi (Estonya) Johan Skytte Siyasi Bilimsel Enstitüsü’nde Avrupa Çalışmaları alanında doçent olarak görev yapmaktadır.

 

Bu haber toplam 806 defa okunmuştur
Gaile 492. Sayısı

Gaile 492. Sayısı