1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Limasol’da Yaşanan Büyük Sel Felaketi
Bir Toplum Neden Varoluş Sancısı Çeker?

Bir Toplum Neden Varoluş Sancısı Çeker?

Çünkü toplum da insan gibidir, doğar, büyür ve bir insan ömründen fazla olsa da yaşam süresi, nihayetinde hazin son elbet onu da vurur. Bu süreç insan için olduğu kadar, toplum için de bir varoluş mücadelesidir.

A+A-

 

Nügen Derman Duru
nugenduru@hotmail.com


Toplumların hayatında zor dönemlerden geçmek bir tür sınav gibidir. Gerçek anlamda toplum olup olmadıklarının bir göstergesidir zor zamanlar. Bu nedenle, zorluklar karşısında pes etmeyip direnen bireyin bir şekilde yaşama tutunması gibi, toplumların da benzer şekilde bir tavır geliştirerek güçlü durması beklenir. Çünkü toplum olmak, ortak bir geçmişten gelerek, geleceğe birlikte gitmek konusunda özdeş duygulara sahip olmak ve bundan yaşama enerjisi kazanmaktır. Toplum olmak, üzerine örgütlendiğin toprak parçasına kök salma isteği duymak, aidiyet hissetmek demektir. Kendin olabilmektir, kendin olurken de ne olacağına karar verebilmektir. Bu da oldukça uzun, meşakkatli ve sancılı bir süreçtir. 

O zaman, yaşadığı coğrafyaya yabancılaşan bir toplumun sancılarına bakarak geleceği üzerine neler söylenebilir?

 

"Eğer bir halkın bu korkunç çağı sağ salim atlatabilmesi isteniyorsa, alınacak önlemlerden bir tanesi şudur: Halkın içinde yeterli sayıda kişinin, üstünde konuşulan, tartışılan, uğruna savaşılan ve insanların boğazlanmasına yol açan bazı fikirlerin ipe sapa gelmez ve son derece havada kalan şeyler olduğunu anlamasını sağlamaktır."

Ortega y GASSET, İnsan ve Herkes

 

Geleceğe dair planlarını kalmak üstüne değil göçmek üstüne kuran, içinde kalan son umut kırıntılarını da artık sağa sola serpiştirmiş, müphemlik üstüne ağıt yakan bir toplum bu bahsettiğimiz… Bir kırgınlık ve küskünlük hali içinde tutunacak dal bulmaya çalışan öyle bir toplum ki bu, altındaki zemin her an kaymaya yatkın. Öyle ki, yerine koyacak umutlar, hayaller bulamazsa korkunun kol gezdiği bu toplumun ayakları yerden kesilir, gerçekle olan bağları kopuverir. Tüm sorumluluk yurtseverin omuzuna yüklenir.

Filozof Fichte’in 19. Yüzyılda, Fransa’nın egemenliği altına girdiği sırada yurtseverlik üzerine ortaya koyduğu görüşler çerçevesinde, Alman ulusuna sorduğu sorulardan uyarlama olan şu soruları kendimize sormak fayda sağlayabilir. (1)

1. Toplumun var olduğu ve onun kendine özgü, bağımsız nitelikleriyle devamının tehlikede olduğu doğru mudur?

2.Bu toplumu devam ettirmek için çaba göstermeye değer mi, değmez mi?

3.Toplumu devam ettirmenin güvenilir ve kesin etkili bir aracı var mıdır? Varsa Nedir?

Bu yazının amacı yukarıdaki sorulara yanıt vermek değildir. Bunu okuyucuya bırakmak yerinde bir tavır olur. Ancak bu sorular üzerinde düşünmek ve verilebilecek ortak yanıtlara sarılmak, toplum olarak var olabilme serüveninde oldukça önemlidir. Çünkü toplum da insan gibidir, doğar, büyür ve bir insan ömründen fazla olsa da yaşam süresi, nihayetinde hazin son elbet onu da vurur. Bu süreç insan için olduğu kadar, toplum için de bir varoluş mücadelesidir. Tıpkı insan gibi toplum da acı çeker, umutsuzluklara kapılır, yorgun, harap ve çaresiz hisseder sonra mutlu olur, bazen de keyif peşinde koşar. Heidegger’in deyişiyle, gündelik hayatın sıradanlığı içinde para pul, şöhret peşinde koşarak var olmayı unutur veya var olmanın üzerinde düşünmeyi tercih eder insan. (2) Toplum da bundan nasibini alır elbet. Ancak hayatta kalabilmek için tıpkı insan gibi kendine döner, anlamlar üretir ve bunlara sımsıkı sarılır. Kendini gerçekleştirmek için bildiği tüm yollara başvurur, yeni yollar denemeyi de ihmal etmez. Bazen pes etme noktasına gelir ve vazgeçer ya da yenilenen enerjisiyle kendini yeniden yaratmaya başlar. Yani demem o ki, toplum da birey gibi varoluş sancısı çeker. Nasıl ki insan her şeyini kaybedebileceğinin, yok olabileceğinin farkında ise, toplum da benzer bir varoluşsal kaygının pençesine düşer. Yoğun bir sis bulutu ile puslanmış geleceğini görememenin, kendi geleceğine şekil verememenin kaygısı, Hobbes’un lupus’u (kurt) gibi içini kemirir. Varoluşu olmakla olmamak arasında bir yerde, kıyıdadır artık…

Varoluşsal kaygı Yalom’un görüşlerinde dört farklı boyutta karşımıza çıkar:  ölüm, anlamsızlık, özgürlük ve yalıtılmışlık kaygısı. (3) Bu dört varoluş kaygısı iç içe geçmiş durumdadır ve birey kadar toplum için de geçerli olabileceği ihtimali üzerinde durmakta fayda vardır. Ölüm kaygısı en belirgin olanıdır. Her şeyin bir sonunun olduğunun, bir gün ölümle, sonla, yok olma ile karşı karşıya geleceğinin farkındalığının yarattığı kaygıdır bu. Bu farkındalığa sahip olmak başka bir kaygıyı anlamsızlık kaygısını beraberinde getirir. Toplumsal bellekte şu cümle yer etmeye başlar: Her şey bir gün yok olacaksa bütün bunların anlamı ne o zaman!  Bu noktada şu şekilde düşünmek bize yeterli düzeyde bir kanıt sunar mı, bir bakalım: Toplum da bir gün yok olacağının bilinciyle yaşar, yaşadıklarının geçmişte yaptığı seçimlerden kaynaklandığını görür ve bunu sorumluluğunu hisseder, bunu gördükçe dünyada yalnız ve yalıtılmış olduğunu kavrar. Yalnızlık ve yalıtılmışlık bariyerine her seferinde çarparak bumerang gibi kendine döner. Nihayetinde dünyada yalnız olduğunu, her şeyin gelip geçici olduğunu keşfedince tam da bu noktada yol ayırımına girer. Ya yok olmaya doğru yelken açacaktır ya da anlamsızlıkla başa çıkmaya çalışacak ve yok oluşu erteleyecektir. Başka bir deyişle kendi anlamını kendi yaratarak, hayata bağlanmanın bir yolunu bulacaktır.

Bir insan yığınından bir topluma evrilme çabası, tıpkı bir insanın birey olma yolunda verdiği kendini gerçekleştirme çabası gibidir. Her bireyde olduğu gibi toplumun da kendini gerçekleştirme yönünde içsel bir gücü vardır. Bu gücün farkında olmayan, onu yok sayan insan, nasıl ki Nietzsche’nin “sürü insan”ı haline gelirse, toplum da “yığın” olmaktan öteye geçemez. Yığınlar, isteklerinin, arzularının farkında olmayan, çoğu zaman bir ereği olsa dahi onun ardında bilinçsizde savrulup giden, kolayca güdülen insan kalabalığından öte bir şey değildir.  Oysa toplum olmanın temelinde bilinç vardır, irade vardır; düşünme, seçim yapma ve kararlılık vardır. Tüm bunlar toplum olma halinin bir varoluş sancısı içerdiğinin de yeterli kanıtlarıdır.

Zihnimizdeki alana sığamayan koskocaman evrenin, ancak bir toz zerresi hükmünde olabilecek bu toprak parçasının varoluş sancısı ise bambaşkadır. Süreğen, moladan uzak, başı ve sonu olmayan bir denizde salınıp duran bir yelkenli gibidir. Kitionlu Zenon’un alabora olmaya doğru yol alan gemisi gibidir. Zifiri bir karanlık içinde, şiddetle kıbleden, yıldızdan, poyrazdan gelen rüzgârlarla sarsılır durur… Umarsız bir kaygının içinde, hem kendi ayakları üzerinde durmak için can atan, hem de değerini başkasının gözünde arayan bir ergen gibidir adeta. Bir yanda içinde kopan fırtınalarla savaşırken, öte yanda başkalarının benliğine dayattıkları ile didişir durur. O nedenle savunmasızdır, biçaredir.  İyi olma halini çoktan yitirmiştir. Olabilecek en kötü koşulların içinde tarumar olmuş, acıların biriktiği bir toplumsal belleğe sığınarak kurtuluşu bile arayamayacak yorgunluktadır. Giderek bir yığına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kendi toplumsal gerçekliğinde büyük bir varoluş sancısı yaşayarak, kim olduğuna, ne olduğuna anlam vermeye çalışarak, düşe kalka kendini gerçekleştireceği uzun bir yolculuğa çıkmış gibidir hâlihazırda...

Bu yolculukta geçmişin izini sürerken, geleceğe yönelik birlikte yaşama isteği köreldikçe, anlamsızlık duygusunun kısır döngüsünde kendini bulur toplum. Özdeş duygulara sahip insan kalabalıklarının insafına sığınır, bir olmak ister. Savrulup giden bir kalabalık olmamak için çırpınıp durur aynı zamanda. Kendini asıl tehdit edenin ne olduğunu, düşmanını net olarak bilmek ister.

Olsun varsın ama… Bu varoluş krizi, topluma özne olmanın ne anlama geldiğini hatırlatır. Gücünün ve güçsüzlüğünün ayırdına varmasını sağlar. Yaşam denilenin böyle bir şey olduğunu adeta gözler önüne serer. En dibe vurduğu anda asıl kurtuluşun, neden var olduğunun anlamını bilmek istemekte olduğunu keşfeder. Çünkü birey bazında kısa, toplum bazında uzun diyeceğimiz bu hayatın her haliyle yaşamaya değer olduğunu, sırf bu yüzden bile her türlü mücadeleye değer olduğunu yüreğinin ve aklının bir köşesinde hep saklar.

 

 Kaynaklar

       [1] https://dusunbil.com/fichte-yurtseverlik-ulus-ve-egitim/

       [2] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/803967

[3] http://elyadal.org/pivolka/28/PiVOLKA_28_03.pdf

 

 

 

Bu haber toplam 644 defa okunmuştur
OCAK 2021 | 477. Sayı

OCAK 2021 | 477. Sayı