
50 yıldır resmiyle adanın uçurumlarına umutlu köprüler kuran evrensel sanatçı: Emin Çizenel
Dünyalı bir sanatçı Emin Çizenel, YENİDÜZEN'den Murat Obenler ile sanat yaşamını ve güncel konuları konuştu.
Murat OBENLER
Kıbrıs’ın en çok resim üreten, en çok yurtiçi ve yurtdışında sergilerde yer alan sanatçılarından olan, bu adaya adasantrik seviyede bağlı, Don Kişot’un yel değirmenlere karşı mücadelesi benzeri resmiyle bu adanın uçurumlarına karşı umudu yeşerten köprüler kuran dünyalı bir sanatçı Emin Çizenel ile sanat yaşamını ve güncel konuları konuştuk.
“Bu karalama operasyonunu saçma buluyorum. Asla cevap da vermeye değer bulmuyorum”
Sizin de sanatçı olarak yer aldığınız NİMAC’taki “A Slight Indispositıon-Hafif Bir Rahatsızlık” sergisinin açılışı sırasında sizi hedef alan eylem ve sonrasında gerek medyada gerekse sanatsal ve politik çevrelerde yaşanan tartışmalar ekseninde adanın kuzey ve güneyinden birçok sanatçı, gazeteci, yerel yönetici (Lefkoşa Rum Belediyesi) ve merkezi siyasi figürler de çeşitli platformlarda (gazete, TV, sosyal medya) yorum ve yazılar kaleme aldılar. Ben de bir süredir kafamda olan sizinle röportaj düşüncemi de öne alarak bu tartışmaların odağındaki kişiye eskilerin tabiriyle mikrofon uzatmak istedim.
Emin Çizenel: Evet,bu sergiyi çok önemsiyordum. Proje olarak ortaya çıktığında Esra Plümer Bardak’ın da küratörlüğünde, NIMAC gibi önemli bir kurumun harika mekanlarında, kulağa çok heyecanlı geliyordu. Üstelik çok değerli sanatçılar katılıyordu. Buraya kadar her durum sanatsal bir mesafeden bakılınca etkileyici bir sergi oluşmaktaydı ve öyle de oldu. Provokatif küçük bir gurubun, benim üstümden ürettikleri histerik bir saldırının tatsızlıklarını yaşadık. Sergiyi de etkilemek ve bozmak istediler ama buna çok da itibar edilmedi. Ben de, daha önceleri gerçekleştirdikleri benzer saldırının bir devamı olarak muhatap almadım ve bu karalama operasyonunu saçma buluyorum. Asla cevap da vermeye değer bulmuyorum. Bu röportajı Murat sen istediğin için yapıyorum. Benim anlatmak istediğim, bu ada ile ilgili hassasiyetlerim çok başka bir yerden kuruluyor. Bunu bilen hem Türk hem de Rum Kıbrıslı’lar sahip çıktılar. Gazetelerinde, sosyal medyada yazdılar çizdiler. Onlara sonsuz teşekkürlerimi ve sevgilerimi yolluyorum.

“Her duruma rağmen buradan beslenerek sanat üretmek bir Donkişotluk gibi görülse de bundan hiç pişman değilim”
Kültür-sanat çevrelerinin çok yakından tanıdığı bir sanatçısınız ama gazetenin genel okurları için sizin geçmişinizden de biraz bahsedelim istiyorum. Emin Çizenel hayatını resimden kazanan bir sanatçıdır ve bu da ülkemizde çok ender rastlanan bir yolculuktur. Ne kadar geriye gider bu resimle hayatını kazanma yolculuğu? Doğduğunuz Malya köyüne kadar uzanır mı?
Çizenel: Malya’dan kurulmuş bir yaşam öyküsünün, sanatla buluşmuş zorlu serüveni hala sürmekte. Adanın, kaderimizi biçtiği kendi macerası da eklenince, ortaya savaşlar ve iki defa göç etmek zorunda kalmak vardı. Yerçekimsiz mezralara savrularak bir aidiyet duygusunu geliştirebilmenin hem toplumsal, hem de kişisel dramını yaşamaktayız.1964’te yaşadığımız köy Malya büyük bir saldırıya uğradı ve biz tabiri yerindeyse telef edildik. 16 yaşımdan başlayarak, ailemle birlikte uzun yıllar göçmen olarak yaşadık. Korkunç yıllardı. Muhteşem bir köy, ekonomi üreten, eşsiz bir üzüm üretimi ile yaşam tarzı kuran, böylesine bir yerleşik kültür yok oldu. Bu kültür asla peşimi bırakmayarak arkamdan hep gelmektedir. Akademi yıllarım, sanat eğitiminin zorlu ve rekabetçi süreçleri, kişilik bulma arayışları, bir sanatçı adayının önündeki belirsizlikler, ve adanın oluşan yeni koşullarında sanat üreterek, onunla ayakta durarak yaşamayı becerebilmek çok kolay olmadı. Akademiden sonra çok farklı yerlerde yaşama koşullarım oluşmasına karşın adada yaşamak, ama her duruma rağmen buradan beslenerek sanat üretmek bir Donkişotluk gibi görülse de bundan hiç pişman değilim.

“Sanat zor da olsa ‘’uçurumlara köprüler kurabilme” macerasıdır”
Sanatsal açıdan Kıbrıs’ta Donkişotluk nasıl bir şeye karşılık gelir?
Çizenel: Sanat, kendi içinde aşkın bir yerden, post duyarlıklarda bir insanlık onuru taşıyorsa, ve bu, aynı zamanda bir başkaldırı durumunu içeriyorsa, ‘’Donkişotluk’’ orada başlıyor zaten. Kırık dökük, yaralı, her tarafı acılar içinde olan ve gündemi değişen bu adadan sınırlı olanaklarla ve kurumlaşmamış bir sanat ortamının sorunları içinde, ilkleri de yaşayarak cebelleşmek kaçınılmazdı. Ama ‘’uçurumlara köprüler kurmaktır bu macera’’. Zordur. Zor da olsa, doğu Akdeniz’de ve bu adada, katmanlaşmış onca yaşanmışlığın engin hafızasında, sanatın kendi meseleleri ile paslaşan ciddi beslenme kaynakları göz hizanızda beklemektedir. Bu, bir sanatçı için ayrıcalık gibi üzerine atlanacak bir tercih olabilir. Evet, benim resmin de buralardan şarj olan bir resim.

Sizlerin Viyana ve New York deneyimlerinizin sanatsal açıdan sizlere neler kazandırdı?
Çizenel: İstanbul’da okuduğum akademinin en iyi zamanıydı. Türkiyenin aydınlık yüzü yani. Batıdaki en iyi okullara fark atacak derecede. En büyük eksiklik, sanat tarihine mal olmuş önemli sanatçıların orijinal müze eserlerini görememekti. O nedenle dışarılara çıkıp bu eserlerle bire bir karşılaşmak , bir sanatçı adayı için çok önemliydi. Viyana biraz da bu anlama geliyordu benim için. Mezuniyet resimlerimi orada tasarladım. Bu deneyim, onlardan hiç de bir eksiğimizin olmadığını görüp bilmeme yaradı. Yıllar sonra New York’a bir Fulbright bursu ile gitmiştim. Değişik ölçekte bir ülkenin, sanat konusunda oluşan her boyutunun koca bir endrüstriye dönüştüğünü görmek de bambaşka bir deneyimdi.
“Yaşadığımız ülkeye ve dünyaya duyarlı olmak insan yanımızı ayakta tutmanın koşuludur”
Ben sizin hep toplumsal konulara, çevresel konulara, insanla ilgili konulara duyarlı bir kişiliğiniz olduğunu gördüm.
Çizenel: İnsan yanımızı ayakta tutmanın koşulu bu. Yani yaşadığımız ülkeye ve dünyaya duyarlı olmak. Sanatçı bunu daha inatla yapan ve onun üstünden filozofi geliştiren rahatsız ve kırılgan bir yerden bakar. Sanatın düşünsel boyutu ile derinleşen bakış açısının form bulduğu bir eylemi, kendi yaşam koşullarınız, çevreniz, ülkeniz ve insanlık tarihinin ortak mirası içinde oluşan kollektif belleğin bir küçük parçasısınız. Bu durumda açığa çıkardığınız üretimin dil olarak bağırdığı, bu coğrafyanın doğası, politik durumu sancıları, acıları, kırgınlıkları, öfkeleri, mutlulukları, estetiği, dert ettirdiniz meseleniz oluyor.

Siz sanatı nasıl tarif ettiniz ve 50 yılı aşkın sanat eserleri ürettiniz? Bu tanıma hep bağlı kaldınız mı? Şipariş üstüne sanatsal işler yapan da çok sanatçı biliyoruz.
Çizenel: Böyle bir formasyon içindeyseniz ve bunu göze alıyorsanız, artık kendinizi bu dil üstünden ifade ediyorunuz demektir. Ve bu bir yaşama biçimi oluyor. Bunun üretimindeki yüksek ego, sipariş kabul etmez.
“Malya o köyle özdeş bir ürün, kültür ve kimliktir ve benim de böyle bir meselem hep olmuştur”
Malya deyince sizin bir zaman Malya adında bir de şarap bağcılığı ve şarap üretimi heyecanınız olduğunu biliyorum. O da bir sanatçı için farklı bir aidiyet arayışı değil miydi? Sürüyor mu bağlarla muhabbetiniz?
Çizenel: Malya ile özdeş bu ürün, bir yaşam tarzı oluşturuyor. Bu yerleşik yaşamın en üst düzeyde ayrıntılarını size yaşattığı bir kimliktir. Ben bunu çok hoyratça terk ettim ama peşimi hiç bırakmadı. Bütün Kıbrıslıların buna benzer meseleleri olabilir ama benim de böyle bir meselem hep olmuştur. Bu adanın kaderi üzerinden bir hayat sürüyoruz. Hiç bir ayrıntıyı bilmeden, önyargılarla politik kaygan bir zeminde, bir insanı karalayarak infaz etmekte olanlar beni seçti. Ben şimdi yaptığım işi gücü bırakıp birilerine cevap mı vereyim, polimiklere mi gireyim? Kimseye cevap vermiyorum, benim derdim başka bir yerden kuruluyor ve yaptığım işler, bakılırsa en güzel cevaptır. Adalı kimliğimle, bir sanatçı duruşunun maruz kalabileceği her ne varsa sergilenmektedir.

“İki toplumlu projelerde çok emek vermem bu adanın insanlarının kaderini kuracak mesafelerin ortak paydalarında durmamız gerektiğini açıklamak istediğimdendir”
Evet bakıldığında anti-militarist bir sürü projeniz, birlik temalı projeleriniz, yaseminlerden yola çıkıp sınırsızlık, özgürlük ve bu çerçevedeki Kıbrıs özlemini işlediğiniz projeleriniz var, yeniden doğuşu tasvir ettiğiniz projeleriniz var, çok beğendiğim İNSULA var. Bu örnekler böyle uzar gider. Bunlar sizin duruşunuzun da kişiliğinizin de imzalarıdır.
Çizenel: Ben bunları derinden duyumsadığım için, hissettiğim için yaptım. Bir mesaj vermek için, birilerine bir şey anlatmak için yapmıyorum. Sahici bir yerden bakıyorum bu meselelere. İki toplumlu projelerde çok emek vermem, ille de birilerine mesaj vermek için değildir. Bu adanın insanlarının kaderini kuracak mesafelerin ortak paydalarında durmamız gerektiğini açıklamak istediğimdendi.
“Nobel Barış Ödülü’ne aday olabilecek bir meseleydi ama bunu çok işlemediler, üstünü kapattılar”
Sizin de içinde yer aldığınız İki Toplumlu Kültür Teknik Komitesi’nin karşılıklı kültürel-sanatsal eserlerin ve arşiv/malzemelerin iadesi bugüne kadar yapılmış en değerli ve anlamlı alışveriş idi.
Nobel Barış Ödülü’ne aday olabilecek bir meseleydi ama bunu çok işlemediler, üstünü kapattılar. Çok da olumlu olmayan şartlara rağmen böyle bir durumu realize edip duyarlı bir üslupla iade edilmiş bu eserler ortak mirasımızdı. İyi ki yapmışız.

“V’s ana başlıklı serimde Malya’nın üstünden hafızamda kalan bir imgenin peşine düşüyorum”
Sizin atölyedeki çalışmalarınıza dönecek olursak neler var yeni proje olarak?
Son 3-4 yıldır V’s ana başlığı altında yeni bir seri çalıştım. Sergileme aşamasına geldi. Doğduğum ve hala özlemini çektiğim, bütün kimyamın mayasını kuran Malya’nın üstünden hafızamda kalan bir imgenin peşine düşüyorum. 3-4 yıldır çok güzel akıp giden bir proje oluyor. Ada, benim her gün kendime kurduğum peyzajlarla dolu bir yerdir. Baktığım her yer benim için pitoresk bir peyzajdır. Bu V’ler de tam bunu ifade eder. KEO şirketi Malya’yı merkez alarak kuruldu çünkü orada büyük bir üzüm reservi ve üretimi vardır. Malya’da bağbozumu Diyonious festivalleri gibi bir festivaldi. Mesarya’dan işçiler gelirdi ve köyün nüfusu ikiye katlanarak müthiş bir festival olurdu. Malya’daki KEO fabrikası taze üzüm satışının paraya dönüştüğü bir merkezdi. İngiliz Sömürge İdaresi köyde 6-7 aileye Zivaniya yapma izni verilmişti. Biz (babam Mustafa Mulla Emin) Zivaniya da çıkarırdık. KEO köydeki fabrikada şıra yaparak Limasol’daki merkeze yollardı. Babam da Bedford kamyonla bu büyük fıçılara doldurulmuş şıraları Limasol’a taşırdı. Malya’nın yollarından Limasol’a doğru inerken birbiri arkasına gelen kıvrımlı yolları aşar ve daha rahat yola çıkardık. O kıvrımlı yollarda perişan olurdum ama çetin bükümler bitince bitince V şeklindeki tepelerin arasından denizi görürdüm. En büyük mutluluğum oydu ve o benim hafızamda yer etti. 10 yıl önce sulu boya ile defterime iki dağ arasında denizi tasvir ettiğim bir V resmi yapmıştım. Ben bir dağ köyü çocuğuydum ve denizi V’lerin arasında tanıdım. Bu işlerimden oluşan sergim ekim sonu Girne ArtRooms koordinasyonunda Lefkoşa’daki ArtSpace’de gerçekleşecek.
“Sanat umudu tekrar tekrar kurabilen, en yeniye, en taze duyguların yeşerdiği bir yere çekebilen bir meseledir”
Sizin soyut çalışmalarınızdan da bahsetmeden geçmek istemem.
Artık soyut çalışmaya karar verdim diye yola çıkmadım. Bu zaten böyle olmuyor.Savaş sonrası yaptığım aşırı figürasyon içeren resimler, bir süre sonra isyan etti. Resmim sanki kendini yorgun anılarını, travmalarını, sızılarını temizlemek istedi. Doğa, resmimin en yakın terapisti oldu. Hayran olduğum baharatlı maki, binbir yeşili, binbir kokusu, binbir biçimi ile ona bakmamı istedi. MakroMaki adlı seri böyle başladı. Doğanın en derinine, zoomlanmış yerine bakmaya çalıştım. Benim öyle Sufi dönemim var ve soyut resmim o döneme denk gelir. Resmin kendi kendini soyutladı. Kıbrıs’ta her gün başka bir gündemle hayata başlamak ve bunu hayatımızın içinde bir ağırlık olarak hissediyor oluşumuz hiç de sağlıklı olmadı maalesef. Adalı kimliği ve travmatik ortamların her gün tekrardan gündem olması bizi hasta etti. Resmim her gün, yeniden kurulan bir enerji ile hiç umutsuz olmadı. Sanat benim için toplumun en sıkıntılı zamanlarında onun en insan yanını hatırlatan ve umutlarını pekiştiren bir eylemdir. İnsanlık kendini böyle taçlandırıyor. Sanat umudu tekrar tekrar kurabilen, en yeniye, en taze duyguların yeşerdiği bir yere çekebilen bir meseledir.

“Kıbrıs'tan beslenen dünyalı bir sanatçıyım. Kıbrıs'ta yaşayıp Kaf Dağı’na kandil yakıyorum”
Sizin bu sanat meselenizde kendinizi ifade ederken tuval üstüne boya formunun çok dışına çıkarak envai çeşit malzeme kullandığınızı da görüyoruz. Bu malzemelerin çoğunluğu bu adanın toprağından, tozlu raflarından, dolaplarından, kişisel arşivlerinden alınmış. Bu da sizin bu adalı kimliğinizin önemli bir göstergesidir.
Kıbrıs'ın bütün hikayesini duyumsayıp kendi içimden açığa çıkardığım resim dilinin bir yerine bunu yerleştiriyorum ama ben yerel bir sanatçı değilim. Kıbrıs’ta yaşayıp Kaf Dağı’na kandil yakan bir sanatçıyım. Sanat evrenseldir. Ben de Kıbrıs’tan beslenen dünyalı bir sanatçıyım.
“Kimse kendini iğreti bir yerden, daha sorumlu, bilgili, barışcı ve mağdur saymasın. İnsan(lık) üstünden bu adada birlikte yeşerttiğimiz durumlara çok seviniyorum”
NiMAC sergisi açılışındaki eylem ve söylemlere karşı o zaman işlerinizi, sanatçı kimliğinizi ve kişiliğinizi koyuyorsunuz, yani böyle cevap veriyorsunuz diyebilir miyiz?
Benim derdim kimseyle polemiğe girmek değildir. Hiç kimsenin çarpık fikirlerine cevap vermek istemem. Bu çok seviyesiz bir tartışmadır. Beni bilen, izleyen ve inanan insanlar da bu tatsızlığı fark edip ilgili birçok yazı yazdı. Onlara çok teşekkür ediyorum. Demek ki zaman içinde bir şeyler oluşturmayı birlikte becerebilmişiz. İnsan(lık) üstünden bu adada birlikte yeşerttiğimiz durumlara çok seviniyorum. Ayrıca bu sergiyi ortaya çıkaran genç, yetenekli çok takdir ettiğimiz sanat tarihçisi Esra Plümer Bardak’ın başarılarını hem kuzey hem de güneyde herkes izliyor. Bu adanın bir değeri olan Esra’nın küratörlüğünde NİMAC’ta yapılan serginin son yıllarda Kıbrıs’ın bütününde yapılan en çarpıcı sergilerden birisi olduğunu söyleyebilirim. Sergiyi kapatmak bile istediler. Bu sergiyi bu şekilde provoke etmeye çalışmak bu serginin daha çok ziyaret edilmesine yaradı. İnsanlara bu anlamlı ve seviyeli sergiyi izlemesini tavsiye ederim. Ben bu adanın bir insanıyım, sanatçısıyım ve bu adanın bütün dertleri benim de derdimdir. Kimse kendini iğreti bir yerden, daha sorumlu, bilgili, barışçı ve mağdur saymasın.
“Bu ada uçurumlarla doludur. Hayatım bu uçurumlarıma köprüler kurmakla geçti”
KKTC’nin öznel şartlarında yaptığınız sanatı uygulamada zorluklarla/engellerle karşılaştığınız oldu mu?
Sanat yapmak için hiçbir engel yoktur. Sanatçı her koşulda, her negatiflik içinde sanat yapabilir. Hiç kimse pamuklar içinde oturup sanat yapmıyor. Sanat o sıkıntılı dönemlerin yol açtığı, uçurumlara köprüler kuran bir durum ve ahvaldır ki; hayatım bu uçurumlarıma köprüler kurmakla geçti. Bu ada uçurumlarla doludur.
“Kuzeyde yaşayarak adanın tümünü de hissedebilirim. Ben kendi toplumumun yaşadığı maceranın ayrılmaz bir parçasıyım"
Adanın güneyinde yaşasaydınız bazı açılardan daha kolay bir yaşamınız olabilir miydi?
Ben güney veya kuzeyde yaşama diye bir biçime girmek istemiyorum. Adanın kuzeyinde veya güneyinde diye bir kategorizeye inanmıyorum. Ben kuzeyde yaşayarak adanın tümünü de hissedebilirim, yaşayabilirim. Ben kendi toplumumun yaşadığı maceranın ayrılmaz bir parçasıyım.
“Sanat politik bir şeydir, bir başkaldırıdır, aykırı bir eylemdir”
Sanat ve politika arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanat politik bir şeydir.Sanat bir başkaldırıdır, aykırı bir eylemdir, hiçbir politikanın dümen suyunda olması mümkün değildir. Sovyetler Birliği’nde 70 yıl iyi sanatçılar yeraltına indi. Slogan sanat yapmak sanat değildir. Sanatçı hiçbir ideolojinin esiri olamaz.
“Buraya ihanet eden onca insanın yanında benim duruşuma baksınlar ve çok iyi anlasınlar istiyorum”
Sanat yapmak için ülkesini terk eden çokça sanatçı var tarihte. Siz belki de başka ülkelerde de sanat yapma imkanı en yüksek sanatçılardan biriydiniz ama burada yaşamayı seçtiniz.
Çok farklı yerlerde, İstanbul’da en iyi galerilerde birçok sergi açtım ve bana İstanbul’da yaşamam için iyi teklifler edildi. Beslendiğim, baktığım, kokladığım, hissettiğim, nefes aldığım yer en başta Kıbrıs’tır. Bütün bu sorunların en derini yaşayarak, bütün saldırıları, çekememişlikleri göğüsleyerek bu adada yaşamayı sürdürüyorum. Buraya ihanet eden onca insanın yanında benim duruşuma baksınlar istiyorum ve çok iyi anlasınlar istiyorum.

“Ben en sorumlu yerinden sanatı dert ediniyorum”
Konu bulmakla ilgili zaman zaman yaratıcı kanalların tıkandığı, uçurumlara takıldığı veya tekrara girdiği durumlar oluyor mu?
Yaratıcı zeka sürekli akan bir nehir gibi değildir. Entelektüel bir mesafeden kurulan, bilgilenmeyle olabilen, çok derin bir takım yerlerden beslenen meselelerden bahsediyoruz. Sanat ilham geldi yaptım değildir. Bu işin zorluğu tekrara düşmemek, kendini aşarak ilerlemektir. Bu kor kömürlerin üstünde oturmak gibidir. Sanat üretmek kolay bir şey değildir. Hele de sanatı gerçekten dert ediniyorsanız, bu zorluk daha da görünür olur. Ben en sorumlu yerinden sanatı dert ediniyorum. Her seferinde kendimi aşabilmenin hesabını yapmak çok zor bir şeydir. Tabi ki tıkanmalar oluyor ama her seferinde başka köprüler kurmak gerekir. Olgunlaştıkça ama tecrübelenmeden, her gün yeniden, en acemi ve ürkek halinizle yeniye hasret şekilde üretmek.
“Birlikte, çoğul bir yerden ses çıkarmak çok değerlidir”
Kişisel sergiler veya karma sergileri karşılaştıracak olursak sizin için ne anlam ifade ediyor bunlar?
Grup sergilerinde küratörün mesajı öne çıkıyor. Onun seçtiği sanatçıların ortak bir dil üstünden ne söylediği önem kazanıyor. Kişisel sergide sen bir şey söylüyorsun, senin oluşturduğun dil öne çıkar. Dolayısıyla ikisinde de titizlik, sorumluluk duygusu hakimdir. Hatta birlikte, çoğul bir yerden ses çıkarmak çok değerlidir. Kişisel sergilerde “Gelin bana bakın” diyorsunuz ve bu da egosantrik bir durumdur. Sanatta sadece sanatçının üretimi yetmiyor. Belli durumlardan oluşan (galeri performansı, koleksiyoncu, müze, sanat eleştirmeni, basın, sponsorlar ve sanatsever vs.) halkalar bir araya gelmelidir.
Sanat ortamlarında galericiler ve küratörlerin sanatı hegemonyası altına aldığı ve sanatı maddi değeri üzerinden okuyarak sadece pazarlama işlerine girdiği hakkındaki düşünceye ne dersiniz?
Bu tartışmalı bir konu. Bienaller daha çok küratörlerin sahne aldığı yerler oldu. Buraları, sanat endüstrisinin hem parayı amaçladığı, hem de birilerinin yıldız yapıldığı yerlere dönüştü. Venedik Bienali bile turistik bir geziye dönüştü. Bu haliyle sanatçı küratörün metninin bir dolgu malzemesi haline geliyor. Kermes gibi spekülatif fiyat artışlarının da yapıldığı sergiler de oluyor.

“Kendi ülkemde, kendi atölyemin özgür alanında, özgür irademle sanat üretmek istedim.”
Size de böyle teklifler geliyor mu?
Geliyor. Bir fuara angaje olursanız zaten o sistemin içine giriyorsunuz. Ben o tekliflere hiç itibar etmedim. Kıbrıs bu konuda bakir bir ortam ve bu özelliğimizi çok seviyorum. Ben neden İstanbul'da yaşamak istemedim çünkü onlara benzemek istemedim. Çeşitli öykünmeler oluyor. Ben kendi ülkemde kendi atölyemin özgür alanında kendi özgür irademle sanat üretmek istedim.
KISA KISA…..KISA KISA…..KISA KISA….KISA KISA
Akdeniz…. Hovarda
Kıbrıs adası... Dünyanın merkezi zannedilen yer
Malya….. Hasret
Limasol…. Buluğ çağı
Kervansaray C Blok,No:28(Atölye)… Duvarların dili
Picasso…. Artist
Sanat…. İnsan çiçek açmış
Sanatçı…. Hüznü zevk eylemiş canlı
İNSULA… İçimdeki saklı Ada
Yasemin… Beşinci Boyut


























