1. HABERLER

  2. KÜLTÜR & SANAT

  3. "Sanatçının en büyük tehdidi otosansürdür"
"Sanatçının en büyük tehdidi otosansürdür"

"Sanatçının en büyük tehdidi otosansürdür"

YENİDÜZEN'den Simge Çerkezoğlu'na konuşan Okan Bayülgen, "Sanatçının en büyük tehdidi otosansürdür" dedi.

A+A-

Simge ÇERKEZOĞLU

Okan Bayülgen’e göre tiyatro yalnızca sahneden ibaret değil; düşünmenin, sorgulamanın ve yeniden üretmenin alanı. Son yıllarda tiyatroyu yeniden üretiminin merkezine alan sanatçıyla, Mağusa Kültür Sanat Festivali kapsamında bir araya geldik. Bayülgen ile tiyatronun dönüştürücü gücünü, Türkiye medyasının geldiği noktayı, Kabare Dada'nın kuruluş felsefesini, yeni oyunlarını ve sanatın toplumsal rolünü konuştuk. Sanatçının en büyük tehdidinin sansür değil, otosansür olduğunu söyleyen Bayülgen, tiyatronun hâlâ kendisini en özgür hissettiği alan olduğunu vurguluyor.

“İpini koparan Türkiye’de dizi, program yapıyor”

Seslendirme sanatçısı, program yapımcısı, fotoğrafçı, oyun yazarı ve tiyatro oyuncusu Okan Bayülgen, yıllar sonra yeniden tiyatroya odaklanma kararını ve kariyerinin başlangıç noktasına dönüş hikâyesini anlatıyor.

“Aslında ben konservatuvar eğitimi gördüm. Mezun olduktan sonra da Devlet Tiyatrosu'na girdim. Tiyatro sanatçısı oldum. Daha sonra mecburi hizmete gittim. İstanbul’a geri dönerek yüksek lisansıma devam ettim. Dört yıl çalıştıktan sonra da istifa ederek medyada çalışmaya başladım. Özel radyo ve televizyonların kurulmasında rol aldım. Farklı görevler üstlendim. Metin yazarlığı ve yönetmenlik de buna dahil. Her zaman medya bana cazipti. Tiyatro zaten çok hızlı üretimdir. Hemen bir şeyi yazar, yönetir, sahneye koyar ve karşılığını alırsınız. Bu açıdan sinemadan çok daha hızlıdır. Bir endüstri olarak da sinema gibi büyük bütçeler gerektirmez. Benim heyecanlı ve aceleci yapımdan ötürü, bir şeyin karşılığını hemen alma açısından hem radyo hem de televizyon bana çok cazip gelmişti. Ülkemizde bu işlerin devlet kontrolünden çıkarak yepyeni insanlarla, yepyeni fikirlerle yapılmaya başlandığı yıllardı. Ben de bunun bir parçasıydım. Sonra yaş aldım, saygı gören biri hâline geldim. Ancak Türkiye’de medya; eğitimsiz insanların, yalnızca ticari yatırımla ilgilenen insanların, medyanın ne olduğunu ve medya etiğinin ne olduğunu bilmeyen insanların eline geçti. Gerek çalışanların gerekse medya sahiplerinin bu durumda olması, medyayı adeta bir pazar yerine dönüştürdü. İpini koparan, bankadan kredi çeken dizi, program yapıyor.” 

devlerin-savasi68590.jpg

“Bir sektör profesyonellerini kaybederse o sektör batar”

Yıllarca televizyonda izlemeye alıştığımız Okan Bayülgen, bugün Türkiye medyasının geldiği noktayı sert sözlerle eleştiriyor. Bayülgen, profesyonelliğin kaybolmasının sektörü çöküşe sürüklediğini söylerken, televizyonu bırakıp tiyatroya yönelmesini de bu duruma bağlıyor. 

“Ben zaten medyanın bu hâle geleceğini öngörmüştüm. Bir sektör profesyonellerini kaybederse o sektör batar, biter. Medya da böyle oldu. Türkiye’de medya batıyor. Şöyle batıyor; dünyada seyirci alışkanlıkları değişiyor. Üretim teknikleri değişiyor. Analogdan dijitale geçiliyor. Günümüz dünyası artık yapay zekâ ile yönetilen platformlardan oluşuyor. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki içerik sağlama meselesi insana özgü bir şeydir. Makinenin yapabileceği bir şey değildir. Bunu sahneye koyan, kamera önünde anlatan insandır. Dolayısıyla insan saygınlığını, profesyonelliğini ve aklını yitirirse bu işler de batar. Ben bunu öngördüğüm anda yavaş yavaş çekilmeye başladım. Ulusal kanallara karşı oldum. Onların görevlerini yapamadıklarını yıllarca söyledim. Artık hiçbiri aile kanalı değil. Seyirciyi tatmin eden işler çıkaramıyorlar; sadece video kaset kiralayan dükkânlara döndüler. Bir süre haber kanallarıyla iletişimim devam etti. Bir yıl önce ise tamamen televizyondan ayrılarak kendimi tiyatro sanatına adadım. Şu anda aynı heyecanım ve aceleciliğimle yılda üç, dört oyun oynuyor, yazıyor, üretmeye devam ediyor; yirmili yaşlarımdaki ruhumla bu işi sürdürüyorum.”

“Kabare Dada’da zengin de fakir de birlikte eğlenebilir”

Kabare Dada'nın kuruluş felsefesini de konuşuyoruz. Bana göre yalnızca bir tiyatro topluluğu değil, farklı düşünme biçimlerini de barındıran bir oluşum. Kendisi ilham kaynaklarını ve çıkış noktasını şu sözlerle anlatıyor… 

“Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan ve sanat tarihine geçen Dadaizm, dönemin genç sanatçılarının geliştirdiği yıkıcı ve sorgulayıcı bir sanat hareketiydi. Sanatın büyük burjuvaların eline geçmesi, kapitalin ve finansın bir aracına dönüşmüş olması onları rahatsız ediyordu. Resimden anlamayan zengin bir adam, parasını borsa, banka faizi ya da bitcoin yerine resme yatırıyor. Koleksiyoner oluyor. Maddi zenginliğinin yanında bir de tablo zenginliği ediniyor ve bundan da rant bekliyor. Yani sanatın bir meta olarak alınıp satılması meselesi... İşte o zaman dadaistler dediler ki; sanat zenginlerin eline geçti, halktan uzaklaştı. Dolayısıyla biz de yıkıcı bir tavırla sanatı yeniden tanımlayalım. Bu yaklaşım etkili oldu. Ardından Dadaizm, başta Sürrealizm olmak üzere birçok avangart sanat akımına ilham verdi. Bir yandan da dadaistler halkla buluşabilmek için birtakım mekânlar kurdular. Bunların en önemlisi Zürih'teki Cabaret Voltaire'di. Daha sonra burada Salon Dada adıyla etkinlikler de düzenlendi. Ben de bu ismi bu ilhamla koydum. Dedim ki bu mekânda zengin de fakir de birlikte eğlenebilsin. Aralarında hiçbir ayrım olmasın. Kabare Dada için sürekli devam edebilecek oyunlar yaptım. Polisiye tiyatrolar, küçük kabare oyunları, danslı ve müzikli işler ürettim. Mekânı konserlere açtım. Neredeyse sekiz yıldır istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Bununla da kalmadım; diğer sanatsal prodüksiyonlarımı da her seferinde birkaç bin kişiyle buluşturabilmek için salonun dışına taşıdım ve üretmeye devam ettim.” 

devlerinsavasi-zorlupsm-06-03-2026-16.jpg

Richard (2022) ve Dracula (2024) oyunlarını yazıp sahneye taşıyan Okan Bayülgen, şimdi de yeni oyunu Devlerin Savaşı ile seyirciyle buluşuyor. Hepsini birbirine bağlayan ortak duyguyu ise şu sözlerle anlatıyor.

“Şimdi yeni bir tarihî oyun daha geliyor. Bu kez Napolyon’u sahneye taşıyorum. Tabii bu oyunları birbirine bağlayan ortak bir duygu var. Tarihî ve fantastik kişiliklerle başladım. Richard ile başladı, ardından Dracula geldi. Şimdi ise üzerinde çalıştığım ve yakında sahneye koyacağım Napolyon oyunu var. Benim bu tarihî kişileri seçme nedenim, herkeste merak uyandırabilecek isimleri yazmayı ve bu isimler üzerinden derdimi anlatmayı sevmem.”

Gerçek bir olaydan esinlenen Devlerin Savaşı, iki farklı ekolün çatışması üzerinden sanat, siyaset, kültür ve ideolojiye uzanan pek çok tartışmayı izleyiciyle buluşturuyor.

“Devlerin Savaşı, Amerikalı yazar Peter Danish tarafından kaleme alınan ve Türkiye'de Sevin Okyay çevirisiyle sahnelenen iki perdelik bir tiyatro oyunu. Oyun, 20. yüzyıl klasik müzik tarihinin en büyük iki orkestra şefi olan Leonard Bernstein ile Herbert von Karajan'ın, yıllar süren rekabetlerinin ardından 1988 yılında Viyana'da bir otelde karşı karşıya gelmesini anlatıyor. Bu, ölümlerinden hemen önce yaşanan bir karşılaşma. Zaten bir yıl arayla hayatlarını kaybettiler. Artık yaşlılar ama birbirleriyle barışık değiller. Biri Amerika kültürünü, diğeri Avrupa kültürünü temsil eden iki büyük orkestra şefi, iki büyük sanatçı, iki ikonik karakter... Bir yüzyıla damga vurmuş örnek sanatçılar. Hatta moda ikonu bile olmuşlar. Bu insanların yüzleşmesi ve tartışması; iki farklı sanatçı karakterinin, iki farklı kültürün karşılaşması açısından çok önemli. Aynı zamanda modern sanata da bir bakış sunuyor. Entelektüel bir oyun ama herkes kendine heyecan verecek bir şeyler bulabilir. Gülüp eğlenebilir. Bir yandan da ciddi meseleler üzerine düşünüp bunlardan ilham alabilir. İzleyicide yeni fikirler uyandırırken, kişinin hem kendisiyle hem de dünyayla ilgili merak ettiği bazı sorulara da cevap arıyor.”

l1023029.jpg

Oyunda Okan Bayülgen'e, tiyatro dünyasının deneyimli isimlerinden Celal Kadri Kınoğlu eşlik ediyor. İki farklı oyunculuk anlayışını aynı sahnede buluşturan bu birliktelik, oyunun en dikkat çekici unsurlarından biri. Kınoğlu'nun projeye nasıl dâhil olduğunu ve rekabet üzerine kurulu bu iki karakteri birlikte canlandırmanın oyunculuğuna nasıl yansıdığını Bayülgen'e sordum.

“Birimiz Bernstein’ı, birimiz Karajan’ı temsil ediyoruz. Yaşam biçimlerimiz, hayata bakışımız, çalışma disiplinimiz ve günlük rutinlerimiz de birbirinden farklı. Ben, edebiyat tiyatrosundan yana bir insan olarak kesinlikle doğaçlamaya açık değilim. Hatta Celal Kadri, bütün bu disiplinine ve kılı kırk yaran sanat anlayışına rağmen doğaçlamaya benden daha açık. Ama ikimiz de bir metni ele aldığımız zaman, o metni kayıpsız, yanlışsız ve en doğru biçimde seyirciye aktarma derdi taşıyoruz. Bu anlamda ortak bir anlayışımız var. O, bazı alanlarda doğaçlamaya daha açık. Ben ise yazarın metnini kelime kelime; virgülünü, ünlemini dahi unutmadan seyirciye aktarmak derdindeyim. Kendi yazdıklarımın ne kadar dikkatle oynanmasını, aslına sadık kalınmasını istiyorsam, başka bir yazarın oyununu sahnelerken de ona aynı saygıyla yaklaşıyorum.”

l1023311.jpg

“Türkiye'deki hiçbir sanatçının hayallerinin sonu olamaz”

Sanatta özgürlük, günümüzde en çok tartışılan konulardan biri… Türkiye'de bir sanatçının kendini ne denli özgür hissedebildiğini de konuşuyoruz. 

“Ülkenin konjonktürü, mesleklerin durumu, ekonomi ya da siyasi atmosfer ne olursa olsun, sanatçının hayal etmesine kimse engel olamaz. Yazmasına da engel olamaz. Elbette bunların gösterilmesi ya da yayımlanması sansürlenebilir. Ama daha kötüsü, devlete gerek kalmadan sanatçının kendi kendini sansür etmesidir. Bunu bugün dünyanın pek çok ülkesinde görüyoruz. Bunun kurtuluşu yok. Otosansür mekanizması bir kez yerleşti mi, sanatçının yaptığı işi içten içe çürütmeye başlar. Dolayısıyla ben kendimi özgür hissediyorum. Hayallerimin de sonu yok. Türkiye'deki hiçbir sanatçının, hiçbir düşünce insanının hayallerinin sonu olamaz zaten. Yeter ki kendi kendilerini içinde bulundukları konjonktür ve koşullar nedeniyle çürütmesinler.”

ana-foto-006.jpg

“Mağusa festivali sayesinde halkla bir araya geliyoruz”

Mağusa Kültür Sanat Festivali kapsamında ikinci kez Kıbrıs'a gelen Okan Bayülgen, Kıbrıs seyircisiyle kurduğu bağı ve festivallerin sanatçı ile izleyici arasındaki mesafeyi nasıl ortadan kaldırdığını anlatıyor.

“Ben Mağusa Festivali’ne Sinan Ufuk Nergis sayesinde geliyorum. Çünkü kendisi uluslararası bir menajer ve organizatör. Sadece Türkiye’de değil, farklı ülkelerde de işler yapıyor. Yıllardır bunu büyük bir istikrarla sürdürüyor. Bu da festivali her geçen yıl daha da yukarı taşıyor. Biz sanatçılar için de durum aynı. Onun tercihleri, seçkisi, Kıbrıs halkını iyi tanıması ve programını izleyicinin beklentilerine göre oluşturması sayesinde biz de burada oluyoruz. Richard ile geldiğimizde çok güzel ağırlandık. Bu yıl da aynı sıcaklığı gördük. Kıbrıs halkının benim için ayrı bir yeri var. Buraya pek çok farklı nedenle geldim ama çoğu zaman iş için geliyordum. İş nedeniyle gelince de insan otelde vakit geçirip geri dönüyor. Kıbrıs hakkında ne biliyorsunuz diye sorsanız, çoğu sanatçı sadece otelin lobisini bilir. Ama bu festival sayesinde halkla bir araya geliyoruz. Uygun bilet politikası sayesinde çok geniş bir izleyici kitlesiyle buluşabiliyoruz. İşte bu buluşmalarda insanları tanıyorum. Sadece oteli ya da plajı görmüyorum. Bizim oyun sonrası söyleşi geleneğimiz de var. İnsanları tek tek dinliyorum, sohbet ediyorum, el sıkışıyorum. Artık bu festivale katılan tiyatrocuların Kıbrıs'a dair böyle bir bilgisi, tanışıklığı ve görgüsü oluşuyor. Bundan büyük mutluluk duyuyorum. Hem belediyeye hem de Sinan Ufuk Nergis’e şükran borçluyum.”

Bu haber toplam 436 defa okunmuştur