1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Yaşar Ersoy’un “Magnum Opus”u
Yaşar Ersoy’un “Magnum Opus”u

Yaşar Ersoy’un “Magnum Opus”u

Yaşar Ersoy’un “Magnum Opus”u

A+A-

 

Tufan Erhürman

Yaşar Ersoy’u yıllardır hayranlıkla izlerim. Faize Özdemirciler’in eserleri de benim için Kıbrıs Türk şiirinin köşe taşlarındandır. Ama Yaşar Abi’nin Özdemirciler’in şiirlerini oyunlaştırdığını duyduğumda biraz duraksadığımı itiraf etmeliyim. Hani çok sevdiğiniz bir roman çok sevdiğiniz bir yönetmen tarafından sinemaya aktarılır, ciddi bir beklenti içerisine girersiniz ama sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşarsınız ya, kırılmadık çok fazla hayalimizin kalmadığı bu ülkede benzer bir sonuçla karşılaşma ihtimalinin yarattığı derin bir tedirginlikle karşıladım bu haberi. Muhtemelen tiyatro festivalindeki finale kadar bir türlü vakit ayıramayıp oyunu izleyememiş olmamda bilinç altımdaki bu tedirginliğin de etkisi vardır.

Oyunu izleyeceğim günün sabahında Yaşar Abi ile karşılaştım Khora Kitabevi’nde. Hala genç bir oyuncunun sahne heyecanını yüreğinde ve beyninde bir bayrak gibi taşıyan kısa boylu koca adam tutamadı kendini ve birkaç dize mırıldandı oyundan. Heyecanı üstüme başıma bulaştı anında. Ezber fukarası olmanın verdiği şaşkınlıkla olsa gerek, bunca şiiri nasıl ezberleyebildiğini sordum. Öyle ya, başka bir oyun olsa oynadığı, doğaçlama ya da unutunca ne söyleyeceğini, bazı değişiklikler yapma imkanı her zaman var. Ama şiir öyle mi? Şairin her birini yüreğinin ve beyninin derinliklerini acımasızca kazarak gün yüzüne çıkardığı dizeleri, hele de sevgili Hakan Çakmak ile yapılan söyleşide, “onları Faize’nin şiirine hizmet edecek şekilde yorumladım” diyecek kadar sanatsal disipline bağlı bir tiyatro insanı olan Ersoy’un, doğaçlama yaparak değiştirmesi düşünülebilir mi?

O halde nasıl mümkün olabilir ezberlemek onca dizeyi? Yaşar Abi’nin yanıtı hazırdı: “Duygu ezberi diye bir şey var” dedi. Sonra ben takıldım bu söze. Oyunu izledikten sonra, ilk fırsatta google’da biraz tarama yaptım ve onu da çağrıştıran başka bir kavramla karşılaştım: “Duygu belleği”. Stanislavski’nin, oyuncunun geçmişteki deneyimlerini, bir melodiyi, bir sesi, bir yüzü, acı bir olayı ya da mutlu bir anı anımsayarak, rolündeki hareketleri saptamak amacıyla başvurduğu belleği açıklamak için kullandığı bir kavrammış bu. Dame Ellen Terry’nin ağlamak için gençliğinde duyduğu kilise çanlarını hatırlama yoluna başvurması örnek olarak gösteriliyordu bulabildiğim kaynaklarda.

Bir tiyatro cahili olarak bu kavramla karşılaşınca Yaşar Abi’nin sahnede ortaya koyduğu öfkeyi, üzüntüyü, inadına sevgiyi anlatabilmek için duygu belleğini Dame Ellen Terry’ninkinden çok farklı bir biçimde kazıdığını düşündüm. Terry başka bir şeye ağlamak için kilise çanlarını hatırlıyordu. Ama Yaşar Ersoy, geçmişte de kendisini öfkelendiren, ağlatan, yüreğini sevgiyle dolduran olayları okuyordu Özdemirciler’in dizelerinden. Hüzünlenmek ya da öfkelenmek için başka olayları hatırlamak zorunda değildi. Onun hatırlayacağı tam da aynı olayların geçmişte kendisinde yarattığı öfke ve hüzündü. Belki de sahnedeki o öfkeyi, hüznü ve sevgiyi hakiki kılan, o aynı öfkenin, aynı hüznün, aynı sevginin iki sanatçı tarafından paylaşılması, Özdemirciler’in deyişiyle, “lirik bir öfkede, bir itirazda örgütlenmiş olmak”tı.

Yaşar Abi için oyunu özel kılan bir başka nokta daha vardı. Bu oyun, kısa boylu koca adamın ilk tek kişilik oyunuydu. Sahnede bir hata yapsa, bir dizeyi unutsa, onu kurtaracak tek bir Allahın kulu yoktu. Ama o “örgüt” vardı ya arkasında! Belli ki o örgüt, onu bu tek kişilik oyunda, koskocaman, öfkeli ve inançlı bir kalabalığa dönüştürüyordu.

Bütün bunlar sevgili Ersen Sururi’nin muhteşem müziğiyle birleşti ve Yaşar Abi’nin bir saatlik resitali onun “magnum opus”u (başyapıtı) oldu. Bu yazıyı yazarken bu oyunu yalnızca bir kez izleme şansına sahip olabildiğim için çok yandım. Tekrar tekrar izlemeyi, her izlediğimde her bir dizeden ve Ersoy’un o dizeyi yorumlamasından yeni düşünceler devşirmeyi çok isterdim doğrusu. Kabahat bende! Neymiş efendim, çok sevdiğim bir romanın çok sevdiğim bir yönetmen tarafından sinemaya aktarılmasının yaratacağı hayal kırıklığının benzeri yaşanabilirmiş. Laf! Özdemirciler ve Ersoy bana çok sevdiğim şiirlerin çok iyi bir tiyatro insanı tarafından yorumlanınca daha da sevilesi hale gelebileceğini öğrettiler. O yüzden ikisinin de anlayışına sığınarak, Orhan Veli’nin Quantitatif şiirinden bir araklamayla bitireceğim bu yazıyı:

Faize Özdemirciler’in şiirini severim

Yaşar Ersoy’un tiyatrosunu da severim

Faize Özdemirciler’in şiirini Yaşar Ersoy’un oyunlaştırmasını

Daha çok severim.

 

Bu haber toplam 301 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 180. Sayısı

Adres Kıbrıs 180. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler