1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Şimdi ya da Hiçbir Zaman
Şimdi ya da Hiçbir Zaman

Şimdi ya da Hiçbir Zaman

Yılmaz Akgünlü: Yaşamın şu anda ve burada yaşanabileceği, bunun yaşamın en yüksek amacı ve anlamı olduğu hepimizin içgüdüsel olarak bildiği bir şeydir

A+A-

Yılmaz Akgünlü

yakgunlu@yahoo.com




Yaşamın şu anda ve burada yaşanabileceği, bunun yaşamın en yüksek amacı ve anlamı olduğu hepimizin içgüdüsel olarak bildiği bir şeydir.


         “Şu anda yaşa”, evet herkes bu günlerde bu sloganı biliyor. Ancak şu anda yaşamanın gerçek anlamını ya da bunun nasıl başarılacağını bir türlü bulamıyoruz. Bu formülü biliyoruz ama onu nasıl uygulamaya geçireceğimizi bilemiyoruz.


         Ta en başından başlayalım, çocukluğumuzdan… Hepimiz küçük birer bebekken tam olarak şu anda yaşamaktaydık. Ne geçmişimiz vardı ne de gelecek düşüncemiz. Her anın tadını çıkarırken şu anda olduğumuzu bile düşünmezdik. Ben ve o an bir bütündü. Ancak benliğimiz geliştikçe, kendimizi algılamaya başladıkça zihnimizde bin bir türlü düşünceler belirmeye başladı. Dikkatimiz kolayca dağılıyor, bir iş yaparken kendimizi tam olarak o ana veremiyor, deyim yerindeyse o andan kopuyorduk. Bu durum eğitim sürecimiz boyunca gitgide arttı. Kendini gözlemleyen her insan zihnindeki düşünce yoğunluğuyla mutsuzluğu arasında bir ilişki olduğunu bilir.


         Bu durumdan kurtulmak ve tekrar yaşamı daha bir bütün olarak yaşamak istiyoruz. Peki, nasıl yapacağız bunu?


         Şu anda nasıl bulunacağımızı anlamadan önce şu anda nasıl bulunmadığımızı anlayalım. Aslında bize şu andan kopma imkanı veren şey düşüncelerimizden başka bir şey değildir. İnsan düşünen varlıktır diye övünüyoruz ya, işte o “düşünce”. Düşünce kavramlarla olur. Kavramlar ise gerçeklerin, olguların zihnimizdeki sembolleridir, yansımalarıdır. Kavramlar somut gerçeklikler değildir; ama geçici bir süre somut gerçekliklerin yerini alma gücüne sahiptirler. Kırmızı bir elma gördüğünüzde aslında o elmanın görüntüsü dış dünyada değildir. Kırmızı elma tam olarak beyninizdeki bir görüntüdür. Beyin, duyu organlarından gelen verileri anlamlandırır ve kırmızı bir elma gördüğüne karar verir. Bu görüntü zihnimizde ilginç bir şekilde kırmızı elma olmadan da var olabilir. Gözünüzü kapatıp kırmızı bir elma hayal edebilirsiniz, rüyanızda kırmızı bir elma görebilirsiniz ya da hafta sonu piknikte gördüğünüz bir kırmızı elmanın görüntüsünü hatırlayabilirsiniz.


         İnsan olarak bu denli başarılı olmamızın sırrı, işte bu müthiş zihinsel dünyanın büyüklüğündedir. Ancak başarısızlığımızın, mutsuzluğumuzun, ruhsal bunalımlarımızın sırrı da aynı şekilde zihnimizin bu müthiş gücündedir. Şu anda bulunmamamızı sağlayan şey, şu anın gerçekliğinden önemli ölçüde kopsak bile hayatta kalabilmemizdir. Oysa bir hayvan için durum böyle değildir. Hayvan vahşi doğa içinde sürekli tetikte olmak, her an çevreyi taramak ve bir an için bile dalmamak durumundadır, hatta uyurken bile çevresinin farkındadır. Yani o sürekli şu anda yaşamak zorundadır. Hangi deliğe girse, hangi uçuruma yuva yapsa da bir tehlike onu bekler. Ancak teknolojik gelişme sayesinde kendini güvenliğe almış ve yiyecek bulmak için risklerini minimuma indirmiş bizler, bir de o müthiş toplumsal örgütlenmemiz sayesinde hiç de o kadar uyanık olmak zorunda değiliz artık. Bizler çoğunlukla zihinsel görevler yoluyla var olabileceğimiz bir toplumsal yapı yarattık. Ancak birisi bu zihinsel görevleri reddetmeye/önemsememeye kalksa hemen başarısızlık ya da toplumsal dışlanma yazgısıyla karşılaşır. Modern insan zihinsel başarılarıyla çevresindeki doğaya ve toplumlara üstünlük kurmuştur ve bundan da gereğinden fazlasıyla övünmektedir. Bunu sorgulamak aklına bile gelmez, tıpkı bir zamanlar kaplanları, leoparları ve diğer türleri katleden insanların bunun kötü bir şey olduğunu düşünmemeleri gibi… Bir gün bunun inanılmaz kötü sonuçlarıyla karşılaşana dek (ki son dönemdeki çevresel ve toplumsal global felaketler bunu öncellemektedir) düşünsel gelişmenin en üstün değer olup olmadığını tartışmayacağız bile.


         Bu günlerde bazı düşünürler bu durumu sorgulamaya başladı; çünkü gelişmiş ülkelerde gittikçe artan sayıda insanın mutsuz olduğunu, ilaçlarla ayakta tutulduklarını, yalnızlığın ve yabancılaşmanın insan ruhunu kemirmeye başladığını dikkatlice inceleyen herkes görebilir. Psikologlar artık insanların bu zihinsel kapandan kurtulmak için zihinlerini gerçekliğe yeniden dönecek şekilde eğitmeleri gerektiğini daha fazla vurguluyorlar. Bu kısaca şimdiki zamanda yaşama eğitimidir.


         Bütün bunları vurgulamamın nedeni sorunumuzun ne kadar derinde yattığını göstermekti. İçinde bulunduğumuz ve bizi zincirleyen koşulların gücünü anlamazsak ruhsal esenliğe giden yolu aşamayız. Şu anda yaşamak birçoklarının yaptığı gibi, kendini yeniden programlamak ya da özel teknikler uygulamak değildir.


         Önce gerçekle sanal olanı (ya da kurgusal) ayırt etmek durumundayız. Daha önce kavramların somut gerçeklikler olmadığını ama somut gerçekliklerin yerini alma gücünün olduğundan söz etmiştik. Bu durum zihnimizde geçici bir tatmin yaratma gücünü doğurmaktadır. Her ne kadar bu tatmin ikincil olsa da yine de varoluşumuz açısından önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Bir rüya gördüğünüzde ya da kendinizi istediğiniz bir durumda hayal ettiğinizde belli bir haz yaşayabilirsiniz. Ya da gerçekten kavga etmeye korktuğunuz biriyle hayalinizde tartışabilirsiniz. Ancak bunlar bizi yapay bir şekilde tatmin etse de gerçekte sorunlarımızı çözmez. Bize haz verebilir ama mutluluk vermez.

         Gerçeklerden kaçarak bazı acılardan kendimizi koruyabiliriz. Şu anda yaşadığımızda sadece güzel şeyleri değil her şeyi daha açık ve doğrudan hissetmek durumundayızdır. Fiziksel acılardan tutun da insanlarla ilişkilerimiz, duygularımız, çevremizden gelen uyarıcılar… İşte çocukların hem çok neşeli olmasının hem de sık sık ağlayıp mutsuz olmasının nedeni. Çünkü şu anda yaşamak, yoğun yaşamaktır, hem de her şeyi….


         Çocukluğumuzdaki saflığımıza dönmek için zihnimizi yeniden somut gerçekliğe dönecek şekilde eğitmeliyiz. Anahtar nokta dikkattir. Dikkatimizi bedenimizin ve çevremizin somutluğuna çevirmeliyiz. Seslerin, kokuların, ışığın, yansımaların yoğunlaştığı doğal mekanlar işe başlamak için idealdir. Doğada dikkatimizi kendiliğinden çekerek bizi şu ana odaklayacak uyarıcılar çok daha yoğundur. Zaten milyonlarca yıldır doğada evrimleşmiş olan organizmamız için en besleyici ortam daha doğal ortamlardır. Kim doğada daha mutlu değildir ki? Daha sonra yavaş yavaş rutin ortamlarımızda da somut gerçekliklerin verdiği doyuma yönelmeliyiz. Yaşamın kutsallığının çevremizdeki gizli dansın ritmini yakalamakta olduğunu hissedelim. Büyük şeyler küçük şeylerin içindedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 686 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler