1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'BEN BÖYLE BİR ANLAŞMA HİÇ DUYMADIM'
BEN BÖYLE BİR ANLAŞMA HİÇ DUYMADIM

'BEN BÖYLE BİR ANLAŞMA HİÇ DUYMADIM'

“İçeriğe bakmak gerek. Ama böyle bir anlaşma hiç duymadım ben...” Önce Kıbrıslı Rumlar, “petrol arayacaklarını” açıkladı... - “İzin vermeyiz..” - “Müdahale ederiz” gibi tehditler geldi, özellikle Türk

A+A-

 

 

 

“İçeriğe bakmak gerek. Ama böyle bir anlaşma hiç duymadım ben...”

 

Önce Kıbrıslı Rumlar, “petrol arayacaklarını” açıkladı...

- “İzin vermeyiz..”

- “Müdahale ederiz” gibi tehditler geldi, özellikle Türkiye’den.

Sonra güneyde “sondaj” başladı...

Yine Türkiye’den geldi ilk tepkiler,

“Biz de kendi bölgemizde sondaja başlar, kendi aramamızı yaparız...”

“Askeri seçenek masada yok” dendi.

Yani ilk günlerdeki o “asma kesme vurma” imaları, yerini biraz daha aklıselime bıraktı.

Kıbrıs’ın kuzeyinde ise bir “seyir” hali vardı,  “Cumhurbaşkanlığı-Dışişleri Bakanlığı” tartışması dışında, pek de “bilgi” yoktu.

New York’un birkaç gün öncesinde, Cumhurbaşkanı Eroğlu gazete yöneticileri ile bir araya geldiğinde dahi “imza”dan söz etmemişti çünkü kanımca, “haberi yoktu” daha.

Başbakan genelde, kendisine yöneltilen sorulara “henüz bilgimiz yok” yanıtı veriyordu.

Ve New York’ta önceki gün “TC-KKTC KITA SAHANLIĞI SINIRLANDIRMA ANLAŞMASI” imzalandığı duyuruldu, “flaş gelişme” olarak.

Bu anlaşmaya, TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu imza koymuştu.

Yine de kimseler bilmiyordu anlaşmanın içeriğini, neyin sınırlandırıldığını, hangi “sahadan” söz edildiğini.

Sonrasında TC Dışişleri “bir sonraki adımı” açıkladı, bizim BAKANLAR KURULU toplanacak, Türkiye’ye petrol arama izni verecekti.

Nitekim ertesi gün, Bakanlar Kurulu toplandı, bu izni verdi.

Son bir haftanın özeti işte böyleydi...

Doğrusu sokakta insanlar, gelişmelerden pek bir anlam çıkarmış değil.

Ya “iyi olmuş, Rum petrol ararsa biz de ararız” gibisinden yorumluyorlar.

Ya da “işimiz ayın oyun” diye...

Önceki gün, II. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı ziyaret ederek gelişmeleri yorumlamak istedim.

Çok uzatmadan, bu röportaja bırakalım sözü.

 

 

 

‘HİÇ DUYMADIM’

 

·        C.M: Sizin düşünceniz nedir, en son gelişmeler ve Türkiye ile imzalanan anlaşmayla ilgili?

·        MAT: İçeriktir önemli olan. Onu görmek lazım. Şu anda içeriği kimse bilmiyor. Bir kere kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşması ben hiç duymadım.

Türkiye ile yani bizim kuzeyimiz ve Türkiye’nin güneyi arasındaki bölüm için mi imzalandı? Olabilir. Ancak, Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması olur onun adı. Ben sınırımı belirlerim. Bu taraftaki zenginlikler bana, o taraftakiler ona ait... Bizim bildiğimiz böyle olur yani.

 

·        CM: Bu bütün Kıbrıs’ı mı kapsar acaba?

·        MAT : Onu bilmiyoruz işte. Tüm Kıbrıs’ı kapsarsa eğer, o zaman bunun adına Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması demek yanlıştır. Zaten belki de o nedenle Kıta sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması dediler.

 

·        CM: Peki ama bizim Kıbrıs’ın güneyini de kapsayacak şekilde bir anlaşma yapma hakkımız, yetkimiz var mı?

·        MAT: Yok. Ayrıca bir tuhaflık var bu işte. Ama işin aslı, Annan Planı ve sonrasında da vardığımız mutabakata göre, yer altı ve denizaltı zenginlikleri 2 topluma aittir. Federal hükümetin yetkisindedir.

1960 anlaşmasında var olan haklarımız çerçevesinde de, aslında bizim de olan deniz altı zenginliklerini Rum tarafı gasbetmeye yöneldi.

 

PEKİ BİZİM ‘GASP’LARIMIZ?

 

·        CM: Biz bazen 1960 anlaşmasındaki haklarımızı anımsıyoruz ama kuzeydeki malları gaspederken bunu unutuyoruz.

·        MAT:  Benim görüşüme göre denizaltı zenginlikleri ortaktır. Yer altı zenginlikleri ortaktır.  Diğer Rum malları konusu zaten çözümle birlikte sonuçlanacak bir mesele.

 

·        CM: Kıbrıslı Rumlar bir sondaj çalışması yaptı ve biz buna itiraz ediyoruz, “Bu zenginlikler ortaktır” diye. Ama kuzeydeki mülkleri aynı  ruhla ele almıyoruz.

·        MAT: Bak sen bir şeyi karıştırdın Cenk. Şu anda olağanüstü koşullar var…

 

·        CM: Olağanüstü koşullarda bizim  bir şeyleri gasbetme yetkimiz var da Rum tarafının yok mu?

·        MAT: Biz de gasbettik. Ama onlar da ediyor, onlar da tüm devleti gasbediyor… Şu anda biz anlaşma olmadan sahilleri nasıl değerlendireceğimize karar veremeyiz maalesef.  Tek başına hareket edebilecek sadece tanınmış olan devlettir. O da Rum tarafıdır. Ancak bizim petrol aramaları ile ilgili itirazımız bana göre meşrudur.

 

·        CM: Peki bu süreç sonrasında “Kıbrıs’ın kuzeyinde ayrı bir irade var” der misiniz?

·        MAT: İrade sıkıntısı, Eroğlu ve UBP ile zaten her zaman vardı.

 

·        C.M: Tamamen “emir veren” ve “emir alan” ilişkisine dönüşmedi mi bu?

·        MAT:  Ona dönüştürdüler. Tabii onlar sondaj yapıyor, bizimkiler sismik araştırma...  Bu da doğru değil ki…

 

·        CM: Ama siz hep derdiniz ki Kıbrıs’ın kuzeyini Türkiye yönetir iddiası yalandır. Biz yönetiyoruz, diyordunuz… Halbuki hiç böyle bir şey görmüyoruz biz…

·        MAT: Türkiye’nin etkisini ben her  zaman kabul ettim. Ama bizim dönemimizde, Kıbrıslı Türklerin iradesinin böylesine ortadan kalktığı bir süreç hiç yaşanmadı.

2004 öncesinde yani biz hükümete gelinceye kadar başı ağrıyan ya elçiliğe ya da kolorduya giderdi. Bizim dönemimizde bu düzeldi. Biz gittikten sonra işin kolayına kaçan hükümet ve Cumhurbaşkanı her şeyi yeniden Türkiye’ye havale etti. Eroğlu dedi ki, haritayı uluslararası konferansta görüşürüz. Yani maksat şu, Türkiye’ye “toprak tavizini sen ver” diyor. Kendi vermek istemiyor. Dolayısı ile böyle bir liderde yetki kalmaz ki!

 

EROĞLU’NUN YETKİSİ

 

·        CM: Eroğlu’nun yetkisi var mıydı New York’ta imza atmaya?

·        MAT:  Hukuki yorum yapamam. Bunu ancak hukukçular yapabilir. Ama siyasi bakış açısıyla baktığım zaman, uluslararası anlaşma yapmak için bence en yetkili kişi Cumhurbaşkanıdır.

Cumhurbaşkanları dünyanın birçok ülkesinde anlaşmalara imza atar, tabii hükümetle koordine içerisinde yaparlar bunu.  Bilemiyoruz, belki de telefonla, mesajla koordinesini yapmıştır Eroğlu da. Ama burada Eroğlu’nun imzalama yetkisi yoktur, diyemiyorum.  Cumhurbaşkanı’nın yetkileri anayasada sayılırmış ve içinde uluslar arası anlaşma yapmak yokmuş.  Başbakan’da da yazmıyor bu. Eğitim Bakanı’nda da yazmıyor. Sonuçta halk seçmiş.

 

·        CM: Peki Kıbrıslı Türklerin iradesi nerde ?

·        MAT: Cumhurbaşkanı imzaladı. Tüm yetkileri halk verdi Cumhurbaşkanına!

 

SİZ İMZALAR MIYDINIZ?

 

·        CM: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na Cumhurbaşkanı olarak siz gitseniz, Erdoğan gelse ve “imzalıyoruz” dese ne yapardınız?

·        MAT: Önceden hiçbir istişare yapmadan mı? Orada söyledi ise doğru olmaz tabii, en azından Başbakanı ile konuşması, içeriğini görmesi lazım. Bunun içeriği komik de olabilir. Kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşması diyelim ki bu yanlıştır ve aslı Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’dır... KKTC ile yapıyor... KKTC’nin adanın her tarafında münhasır ekonomik bölge iddiası var mı. Güneyle ilgili ise KKTC’nin güneyde “münhasır ekonomik bölgesi” mi var. Bence doğru olanı başka. Kıbrıslı Türkler olarak hakkımız olan deniz altı zenginliklerini, Rum tarafı tanınmış  ülke olarak gasp ediyor. Türkiye’den garantör ülke olarak bize yardımcı olmasını isteyebilirdik.

O zaman, Türkiye ile Münhasır Ekonomik Bölge ya da Kıta Sahası Sınırlandırma Anlaşması yapmazdık, Türkiye ile gasbedilmiş haklarımızı, doğal kaynaklarımızı geri alabilmek için bize destek veren bir ittifak anlaşması imzalardık. Doğru olan budur. Garantör ülke olarak ve Anavatan olarak benim uluslar arası gücüm, tanınmışlığım yok,  o nedenle ben Türkiye ile böyle bir anlaşma yapardım. Bunun mantığı vardır.

 

BU NASIL BARIŞ İNŞAASI

 

·        CM: Bu doğru bir adım mı sizce, liderler en son BM gözetiminde bir araya geldiklerinde barışma sürecini inşa edeceklerine dair vurgu yapmışlardı ama tam tersine savaşma sürecindeler?

·        MAT: Evet çok doğru ama zaten Derviş beyin beş para peyi vardır savaşmaya! Hristofyas ise kendini kurtarmak ve güneydeki tepkileri yatıştırmak için böyle bir girişim yaptı. Ve de sonuçta savaşa malzeme olmuş oldu… Türk tarafında yapılan Eroğlu - Erdoğan anlaşmasının ne olduğu hâlâ anlaşılmadı, kıta sahanlığı mı, münhasır ekonomik bölge mi yoksa gasbedilmeye karşı haklarımızı koruma anlaşması mı, anlamadım.

 

·        C:M: Kuzeydekiler bizim, güneydekileri de isteriz, onlar da bizim, anlayışı değil mi bu?

·        MAT: Eskiden başka bir iddia vardı, denirdi ki kuzey bizim, güney de Kıbrıslı Rumların... Oysa şu anda farklı bir tavır var. Eğer siz güneydeki araştırmaya karşı çıkıyorsanız, kendi ilkenize ters düşersiniz. Yani KKTC ayrı bir devlettir politikası halen güdülüyorsa, KKTC ayrı bir devlet olarak tanınmalıdır deniyorsa, ve aynı zamanda güneydeki zenginliklerle de sahip çıkılıyorsa, senin dediğine geliriz. Yani kuzey benim güney ortak… Ama örneğin benim politikam adanın bütünü, kuzey de güney de hepimizindir, çünkü adayı birleştirmek istiyoruz. Kıbrıs sorununu çözmek istiyoruz anlayışı ile hareket eden bir iktidarın, güneydeki petrol zenginliğine sahip çıkması doğaldır. Benim dünya görüşüme göre güneydeki zenginliklere de sahip çıkılmalıdır.

 

·        CM: Bu arama güneyden önce kuzeyde de yapılsaydı. Biz Hristofyas’tan izin mi isteyecektik.  Ya da paylaşacak mıydık?

·        MAT: Eğer ben olsaydım böyle bir şeyi Rum tarafı ile birlikte yapardım, tutarlı olabilmek için. Ama geçmişte 200o3 öncesinde, benden önce Türkiye petrolleri anonim ortaklığına kuzey Kıbrıs’la Türkiye arasındaki denizlerde arama izni verildi veya protokolü yapıldı.  Ayrı devlet politikası güdüyorsan yapabilirsin bunu….   Derviş bey hem ayrı devlet politikası güdüyor hem de güneydekine sahip çıkıyor.

 

·        CM: Peki bu süreç nere götürür?

·        MAT: Bence bu süreçte çok büyük hatalar oldu. Herkes konuştu. Ben de dahil konuştum ama ben temkinli oldum Hristofyas’ı uyardım. Bu çok riskli bir durum, delilik yapma dedim. Türk tarafından içeriği tehdit olan sözler söylendi ve sonra da o doğrultuda bir şey yapılmadı. Bunu şeye benzettim, tarih tekerrürden ibaret değil ama bazen benzerlikler olur tarihte. Rahmetli İsmail Cem’in, Kıbrıs AB’ye girerse çözümden önce tepkimiz sınırsız olacak demesine... Hiç de öyle bir şey olmadı, sonuçta hep beraber gördük ki Kıbrıs AB’ye girdi. Yine hep beraber gördük ki sondaj da başladı.

 

·        CM: Bu gelişmelerden sonra New York’tan bir şey çıkar mı ?

·        MAT: Zaten ben bir şey beklemiyordum ki. Yani oynayası olmayan, evlenmek istemeyen gelin-damat meselesine benzetiyorum.

 

·        CM: Son bir şey; uluslar arası diplomaside en azından görüntü olarak bir Cumhurbaşkanı ile bir Başbakanın anlaşma imzalaması teamülden mi ?

·        MAT: Teamülden değil tabii ki. Ama birkaç kez oldu geçmişte. Örneğin KKTC Başbakanı ile Türkiye Başbakan yardımcısı ekonomik protokol imzalıyor.

 

NE YAPMAMIZ GEREKİYOR?

 

·        CM:  Türkiye adına bizdeki makamın protokol olarak bir daha altı imzalıyor yani…

·        MAT: Evet öyledir; o da güç gösterisidir.  Bunu bizimkiler başlattı. İyi saatte olsun Denktaş bey, Cumhurbaşkanı olarak, Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’i havaalanında karşılamıştı. Halbuki bir başbakanı en fazla başbakan karşılar, başka ülkelerde bir bakan karşılar. Dikkat etmek lazım. Türkiye yetkililerinin de öyle davranması gerek.

 

·        CM: Teşekkürler. Son bir mesajınız var mı?

·        MAT: Bence şu anda yapılması gereken bir barış atağıdır. Türk tarafı uluslar arası bir barış atağı başlatması lazım. Tüm dünya gördü ki Kıbrıs sorunu bir çatışmaya da yol açabilir, AB’nin iç sorunu haline gelebilir ve Kıbrıs sorunu dünya barışını tehdit eder, bu olaylar bunu gösterdi. Türk tarafı olarak bir atak içine girilir ve Rum tarafının isteksizliğini dünyanın kırması istenirse uygun zamandır bence, uygun momenttir. Bir kez daha gördük ki çözümden başka çıkar yolumuz yoktur. 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2307 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler