
Kıbrıs Türk Sineması’nın Anahtar’ı
Pembe Behçetoğulları: Cemal Yıldırım ikinci filmini çekti –uzun metrajın çok ender çekilebildiği Kuzey Kıbrıs için çok anlamlı bir çaba koyuyor ortaya Cemal Yıldırım ve ‘dava arkadaşları’! Başlarken onları gönülden tebrik etmek isterim..
Pembe Behçetoğulları
Cemal Yıldırım ikinci filmini çekti –uzun metrajın çok ender çekilebildiği Kuzey Kıbrıs için çok anlamlı bir çaba koyuyor ortaya Cemal Yıldırım ve ‘dava arkadaşları’! Başlarken onları gönülden tebrik etmek isterim...
Geçen hafta, DAÜ, İletişim Fakültesi Yeşil Salon’da Anahtar’ın DAÜ galasını yaptık. Öğrencilerimiz de tabii galanın davetlileriydi. Yönetmen Cemal Yıldırım, Görüntü Yönetmeni Fuat Sözen, Başrol oyuncuları Hatice Tezcan ve Cihan Tarıman ve eski mezunlarımız Asel D. Yalçın ve Sevim Kultaş da bizlerleydi o gün. Konuklarımız gelmeden önce filmi izledik, ardından da söyleşi bölümüne geçtik. Oldukça iyi sorular soruldu, sorulara son derece samimi yanıtlar verildi. Güzel bir gündü. Ama ben şimdi filme dönüyorum.
Cemal Yıldırım’ın ilk filmini hatırlıyorum: Gün Batarken. Söylemek istedikleri çok fazla olan, hepsini birden söylemek isteyen, senaryosu çok sağlam olmayan ama bir ilk olarak benim yürekten alkışladığım bir filmdi. Yine bir İletişim Fakültesi söyleşisi için çağırmıştık ekibi ve onlar da bizi kırmayıp gelmişlerdi. O günkü söyleşide, bir dahaki sefere Kıbrıs’a dair bir hikayeden kaçınacağını ve belki bir polisiye çekeceğini söylemişti Cemal Yıldırım. Dediğini yapmış, Ferhat Atik’in ‘Sonbahar’ adlı romanından yola çıkarak yazdığı senaryoyu filmleştirmiş. İşte Anahtar bu film...
Filmin yapım öyküsünü özetlemeye kalkışmayacağım, belki bunun üzerine Cemal Yıldırım birşeyler yazar. Ben filmi ve filmin tanıtım yazısında ortaya konan düşüncelere bakışımı yazmak istiyorum daha çok.
Öncelikle filmin kurgusunu beğendiğimi söylemekle başlamalıyım söze. Oldukça karmaşık bir kurguyu başarılı bir biçimde seyirciye aktarmayı başarmış bir senaryo/film Anahtar. Ferhat Atik’i tebrik etmeden geçmeyelim. Bugün Dünya Sineması’nda birçok örneğini gördüğümüz parçalı anlatıma sahip bir film; önüne geçilmez bir aşk, bu aşkı gölgeleyen bir cinayet ve bunların yarattığı bilmeceyi çözüme kavuşturacak bir anahtar! Bu başarılı kurguya rağmen anlatımla ilgili önemli sorunlar var bence. Ancak bunlara geçmeden önce oyunculuklara da değinmek isterim: Başrol oyuncularından Hatice Tezcan bir tiyatro oyuncusu ve bu onun ilk sinema filmi olmasına rağmen, tiyatro ve sinema oyunculuğu arasındaki farkı kavramış ve oyunculuğunu ona göre tasarlamış; bence performansı gayet iyi. Cihan Tarıman daha önce Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler’inde oynamış, çocukluğundan itibaren küçük skeçlerde deneyim sahibi olmasına rağmen, ilk başrolünde son derece başarılı. Sözler kadar ve belki de sözlerden çok jest ve mimiklere, bakışlara dayalı rolde Cihan’ın oldukça iyi bir rol çıkardığını düşünüyorum. Diğer rollerde de filmin puanı bence oldukça yüksek. Tek problem yan rollerdeki repliklerdeydi bence –olanı biteni seyircinin anlaması için yan rollerdeki repliklere fazla yük yüklenmiş, bunun sonucunda da yan roller, zaman zaman yaşayan karakterlerden çok ‘bilgiyi aktaran’ temsili figürlere dönüştürülmüş; karagöz hacıvat gibi. Böyle birşey amaçlanmadığını varsayarak bunu bir sorun olarak koyuyorum elbette.
Filmdeki olaylar zincirinin kurgulanışındaki (filmin montajını kastetmiyorum) başarıyı gölgede bırakan bir başka unsur da, ‘hikaye anlatıcısı’nın (narrator) kim olduğuyla ilgili filmde bir muğlaklık oluşu. Senaryodaki olaylar dizisinin, üstelik böyle zor bir konuda bu kadar iyi kurulmasına rağmen, senaryonun bir başka önemli unsurunun, anlatıcının kimliğinin belirsizleşmesi ilk başlarda seyirci olarak olanları anlamakta sıkıntı yaşamama sebep oldu. Bu sadece benim sorunum mu diye çıkışta birkaç arkadaşa sordum, onlar da benzer bir sıkıntıdan söz ettiler. Kısası, film anlatısı ilk yarım saatte zorlanıyor ancak sonra herşey tıkır tıkır akıyor –finale kadar!
Filmin biraz dışına çıkıp, filmin etrafındaki söyleme dair de birkaç şey söylemek istiyorum. Filmin tanıtımında Anahtar filmi için, “sinema sektörünün olmadığı Kuzey Kıbrıs’ta, bir grup sinema gönüllüsünün hiçbir ücret almadan, tamamen gönüllülük esasıyle ortaya çıkardıkları bir filmdir” deniyor. Kuzey Kıbrıs’ta gerçekten de sinema sektörü yok, doğrudur ve bu ortamda film yapmanın zorlukları da herkesin bildiği, bilmiyorsa tahmin edebileceği bir şeydir. Daha güçlü sektörlerin olduğu ülkelerde de birçok sinemacı bazen sadece gönüllülükle ve hiçbir ücret almadan sinema yapabiliyor. Zor, yıpratıcı ancak yapanı piyasadan özgürleştiren bir yöntemdir bu.
Gelelim tanıtımda sorunlu gördüğüm yere. Tanıtımda şöyle deniyor: “... Anahtar filmi, Kıbrıslı Türklerin, kendi öz kaynakları ve yaratıcılıkları esas alınarak çekilen ikinci uzun metraj ve ilk 35mm filmidir. Yönetmenliğini Cemal Yıldırım’ın yaptığı Anahtar filmi, Kuzey Kıbrıs’ta ‘Kıbrıslı Türk özellikleri taşıyan bir sinemanın’ oluşmasında ‘öncü’ konumuna gelmiştir. (...) Bugüne kadar Kıbrıs’ta, Kıbrıs ile ilgili pek çok film çekilmesine karşılık, yaratıcılık-emek-sermaye üçgeninde, yüzde yüz Kıbrıslı özelliği taşıyan ilk 35mm sinema filmi olan Anahtar...” Birkaç noktaya itirazım var, onları açıklamaya çalışacağım: ‘Filmin kendi öz kaynaklarımız ve yaratıcılıkla çekilen ikinci uzun metraj ve 35mm filmidir’ kendi içinde doğru gibi görünüyor; ekipteki herkes Kıbrıslı Türk, film gönüllülükle çekilmiş. Buraya kadar söylenenler sorunsuz görünse de, Gün Batarken’den önce yapılan uzun metrajlar olduğunu hatırlamak gerekir. Mesela Derviş Zaim’in Çamur’u. Elbette ekipte Türkiye’den ve başka ülkelerden insanlar da vardı; finansman da benzer şekilde... Daha sonra Anahtar’dan önce çekilen Gölgeler ve Suretler; bu film de –İstanbul’da yaşayan- Kıbrıslı Türk bir yönetmen tarafından, Kıbrıs’ta ve ekibin büyük bir kısmı Kıbrıslı Türkler olan bir ekiple çekildi. Bu filmlere ‘Kıbrıslı Türk değil’ demek, bana göre çok büyük bir iddia olur. ‘Yüzde yüz Kıbrıslı’ özellik aramak, bir sinemayı, daha doğarken boğmaya benzer diye düşünüyorum. Ya da ‘Kıbrıslı Türk özellikleri taşıyan bir sinemanın’ oluşması gibi bir sorun tanımlamak, Türkiye’de 1960’larda Halit Refiğ ve arkadaşlarının ‘ulusal bir sinema’ kurmak ve onun niteliklerini tanımlamak konusundaki ‘çıkışı olmayan’ çabalarına benzetilebilir. Nedir o özellikler? Oyuncuların tümünün Kıbrıslı Türk olması mı? Peki yarın birisi Kıbrıslı Türk ve Türkiyeli birisinin arasındaki gerilimi anlatmak ister ve Türkiyeli bir oyuncu oynatırsa ne olacak? Ya da Türkiye’den finansman bulunursa? Ya da Almanya’dan bir görüntü yönetmeni herhangi bir ekipte yer alırsa?
Türkiye Sinema Tarihi içinde önemli bir ‘ilk film’ tartışması vardır. Uzun yıllar boyunca Fuat Uzkınay’ın Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılışı adlı filmi ilk Türk filmi olarak yazıldı sinema tarihi kitaplarında. Bu filmin çekildiği yıl 1914 olarak belirtiliyor. Sonra görece daha yakın bir zamanda Janaki ve Milton Manaki Kardeşlerin (Manaki Kardeşler olarak da bilinir) çektiği başka bir filmden söz edilmeye başlandı: V. Sultan Reşat’ın Manastır Ziyareti. Sultan Reşat’ın Manastır şehrini ziyareti sırasında bu iki kardeşin aldığı görüntünün yılı 1911. Henüz Türkiye Cumhuriyeti yok. Fuat Uzkınay’ın filminin bulunamayışına karşın (olmadığına dair şaibeler de vardır), Manaki’lerin filminin varlığı nettir, en azından Agah Özgüç Selanik Film Festivali’nde filmi izlediğinden söz eder.
Kuzey Kıbrıs’taki sinemadan da söz ederken ‘yüzde yüz Kıbrıslı film’ tarifi yapmak, tıpkı Manakilerin filminin ilk film oldurulamayışı ve ‘yüzde yüz Türk’ olan Uzkınay’ın filminin buna layık görülüşü gibi bir durum yaratıyor. İçinden yüzde yüz’ü atarsak ve Kıbrıslı filmlere kavram olarak kapıyı açarsak, bunun içine Derviş Zaim’in filmleri de girecektir, Niyazi Kızılyürek ve Panikos Hrisantu’nun yaptığı Duvarımız filmi de girecektir ve belki şu anda sayamadığım başkaları da... Bu kanımca bu sinemayı yoksulluğundan kurtaracak ve ona geleceğe doğru daha zengin bir potansiyel sağlayacaktır; çünkü yararlandığı geleneğin çokluğu onu çeşitlendirirken, her bir çaba da sırtını bu birikim ve geleneğe yaslayacaktır; yüzde yüz’ün ima ettiği safiyet arayışından kurtulmak da bu sinemayı demokratik zaafiyetlere düşmekten kurtaracaktır.
Fatih Akın’a bakalım mesela; bir ayağı Almanya sinemasında, bir ayağı Türkiye’deki kültürel ve kişisel tarihinde, her iki kaynağı da sahipleniyor, her ikisinden de besleniyor. Kıbrıslı bir sinemanın da (illa ad koymak gerekmez tabii ve ben de ad koymaya çalışmıyorum; geçici bir tarif yapıyorum sadece) birden çok bacağa ihtiyacı var: Bir bacağı Türkiye’de, bir bacağı öteki yarıda olmak durumundadır. Yetmedi; gözleri dünyayı tarayacak, İngiltere’den Latin Amerika’ya, oradan İran’a, oradan Avrupa’ya dünyanın her yerini kolaçan edecek, her birinden güç alacaktır, almak durumundadır.
Son olarak görüntü yönetiminden söz etmek ve yazımı burada bitirmek istiyorum. Görüntü yönetiminde (filmin görüntü yönetmenliğini Fuat Sözen yapmıştır) filmin oldukça yüksek bir puanı hak ettiğini düşünüyorum. Sanırım bundan sonra, buralarda yapılacak herhangi bir yapımda, en rahat ve estetik bir biçimde kotarılacak şeylerden başta geleni ‘görüntü’dür. Belli ki bu konuda iyi yol almışız. Geriye anlatımın ‘senaryo’ ayağındaki eksiklikleri gidermek kalıyor. Ancak belli ki, bu ‘sektörsüz sinemada’ birçok sinemacı yetişiyor ve bu birikimin, entelektüel birikimle beraber daha fazla çiçek açtıracağı günlerin yakın olduğunu umut etmek yersiz olmaz umarım!




















