1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hatırlamak, Anlatmak ve Anlamak
Hatırlamak, Anlatmak ve Anlamak

Hatırlamak, Anlatmak ve Anlamak

Hakkı Yücel: Son günlerde ardı ardına iki roman okudum: Önce Amin Maalouf’un “Doğu’dan Uzakta”sını (Yapı Kredi Yayınları) ve sonrasında Oya Baydar’ın “O Muhteşem Hayatınız”ı (Can Yayınları). Ve bir kez daha ayırdı

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

[email protected]

 

 

Son günlerde ardı ardına iki roman okudum: Önce Amin Maalouf’un “Doğu’dan Uzakta”sını (Yapı Kredi Yayınları) ve sonrasında Oya Baydar’ın “O Muhteşem Hayatınız”ı (Can Yayınları). Ve bir kez daha ayırdına vardım:  Roman okumak, çoğunlukla kendimize rağmen sürükleneni olduğumuz hayatın o baş döndürücü akışı karşısında bir an için durup hız kesmektir. Yaşadığımız hayata, o hayat içinde(n) kendimize mesafe alarak bir daha ve yeniden bakmak; hayat ve kendimiz üzerine bir kez daha -ve çok kez daha- düşünmektir, kendimize gelmektir. Dahası, kendi içimizde bir başkası olarak yer alan ‘içimizdeki öteki(ler)’ ve kendi dışımızdaki bir başkası olarak ‘dışımızdaki öteki(ler)’ ile buluşmak, buradan kendimizi yeniden keşfetmek ve tanımaktır. Okuduklarımın duygu, düşünce ve gerçeklik algısı olarak bende yarattığı etkileşimlerin peşinden giderken, Nietzsche’nin “İnsanın ‘hakikati’nin ortaya çıkarılması için en önemli araç, politika değil sanattır” cümlesini bir kez daha hatırladım. Sanatın kendine özgü “hakikat biçimlerinin” insanın varoluş serüveninde açtığı geniş ufukları; “hatalarının ve zaaflarının hayret verici doğasını” anlayabilmesindeki büyük katkılarını ve nihayet “insanın yaşam deneyiminin çok büyük kısmını karakterize eden ıstırap ve trajedinin karşısında ahlâki varlıklar olarak var olmayı sürdürmeleri” yetisini kazanabilmelerindeki belirleyici gücünü bir kez daha keşfettim. Genelleme yapma tuzağına düşmeden, en azından has edebiyatın her şeyden önce hatırla(t)mak, anlatmak ve anlamak serüveni olduğuna bir kez daha kanaat getirdim.

 

Bütün bunları bir kez daha düşünmeme vesile olan, gerek A.Maalouf  ve gerekse O.Baydar, bu son romanlarında şunu yapıyorlar: Bugünden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyorlar (Maalouf  Lübnan’ın, Baydar ise Türkiye’nin geçmişine uzanıyor), o geçmişi bugünden bakarak yeniden hatırlıyorlar/hatırlatıyorlar, oradan bugüne doğru o geçmişi satır satır çoğaltarak anlatıyorlar ve anlatılarına son noktayı koyduklarında biz okurlarına, içinde kıvılcımlar çakan o anlatılarından çıkaracağımız ufku geniş bir anlam-duygu dünyası sunuyorlar.  İyi de nedir burada hatırlananları, anlatılanları ve oradan çıkarılacak anlamları, diyelim siyasetin söyleminden ya da bilimsel bir metnin çözümlemlerinden farklı kılan. Ya da soruyu şöyle soralım: Has edebiyatı-romanı hem kendimiz hem siyasal-ideolojik duruşumuz ve hem de bilimsel okumalarımıza yapacağı katkılar bağlamında vazgeçilmez kılan nedir?

 

Kanımca şudur: Burada öncelikle bütün çıplaklığıyla -sevinçleri, acıları, hataları, doğruları, iyilikleri, kötülükleri, ihtirasları, arzuları vb.- insanın kendisi vardır. Temel unsurun insanın kendisinin olması, aynı zamanda onun herhangi bir “öz”e -ideolojik, etnik, kültürel- mahkûm olmadan önce, bizatihi insan olmaktan kaynaklanan bir ‘eşitlik’ zemininde buluşması demektir. Bunun ayırdına varmak önemlidir, çünkü buradan sonra yaşanacak olan bütün o trajik bozulmalar tam da bu dengenin yitip gitmesiyle ilgilidir. Bu dengenin bozulduğu yer/an ise insanın öteki(ler) ile ilişkileriyle birlikte gündeme gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle bu ilişkilerin bir “öz”ün -ideolojik, etnik, kültürel- belirleyiciliği üzerinden sürdürülmeye başlamasıyladır ki insan(ların)-toplum(ların) dramı açığa çıkmaktadır. İşte tam burada insana dair göz ardı edilemeyecek hikâyeler vardır ve ‘has edebiyat-roman’ da asıl burada devreye girmektedir. Onu ayrıcalıklı kılan yer de burasıdır. Öyledir, çünkü ‘has edebiyat-roman’ bu insan hikâyelerini yeniden hatırlar ve anlatırken, gerek kurgusu, gerek dili ve gerekse kahramanlarıyla , bir “öz”ün -ideolojik, etnik, kültürel- herhangi birine mahkûm olmadan, ancak onun çeşitliliğini ve farklılığını da kuşatarak, kendini ortaya koyar. Duyguların ve düşüncelerin ‘demokratikleşmesi’ olarak ifade edilebilecek olan bu anlayış aynı zamanda, insanın duygu ve düşünce dünyası bağlamında özgürlük alanlarının genişlemesi de demektir. Ve böyle olduğu içindir ki buradan hareketle geçmiş yeniden anlam kazanırken, bugün de kendini yeniden inşa edecek güçlü dayanaklar bulmuş olmaktadır. Burada kritik soru belki şudur: İyi de söz konusu edebiyat-roman bunu nasıl yapmaktadır?

 

Önce geçmişi nasıl hatırladığını/hatırlattığını ele alacak olursak, o geçmişe dair hikâyeleri hatırla(tı)rken, kurgusu ve kahramanları üzerinden, şu gerçeği bir kez daha gösterir bize has edebiyat-roman: Sahip olduğu “öz”e -ideolojik, etnik, kültürel- bağlı olarak, insan belleği seçicidir; hatırlamak istediğini hatırlar, hatırlamak istemediğini unutur. Üstelik sadece bununla da kalmaz; hatırlarken o geçmişi kısmen ya da bütünüyle tahrif eder. Bununla da yetinmeyebilir; hiç olmayan ya da hiç yaşanmamış olanı, olmuş ya da yaşanmış gibi uydurur ve bunu bir gerçeklik olarak hatırlar. Burada bir başka önemli husus ise, insanın bireysel bellek zafiyetinin, sadece kendisiyle sınırlı olmadığı, bunun kollektif bir çerçevesi bulunduğu, ait olduğu toplumun-ulusun bütünüyle de örtüştüğüdür. Sonuç itibarıyla şu söylenebilir: Hatırladığımız geçmiş son kertede bizim hatırlamak istediğimiz ya da daha doğru bir ifadeyle ‘bizim hatırlamamız istenen’ geçmiştir ve gerçeklik bağlamında bu büyük oranda özneldir. Böyle olduğu içindir ki hikâyelerimiz bir yanıyla bu öznelliği taşırken, bir diğer yanıyla da bu öznelliğin trajik gerçekliğini yansıtır. ‘Has edebiyat-roman’nın bize hatırlattığı ya da hatırlatırken işaret etmek istediği işte tam da budur.

 

Peki nasıl anlatmaktadır ‘has edebiyat-roman’ bu hikâyeleri? Kestirme yanıt bir kurgu içinde(n) ve bir dil üzerinden yaptığı şeklinde olabilir. Ancak burada Nietzsche’nin sözünü ettiği, sanatın kendine özgü ‘hakikat biçimleri’nin geçerli olduğunun altını ayrıca çizmek gerekmektedir. Bu biçimlerin çokluğunu gözetmek ise, gerçeklik algısının öznel çokluğuyla örtüşmesi bakımından olduğu kadar, o gerçekliğin algılanmasındaki çeşitliliği ortaya koyması ve nihayet buradan doğacak muhtemel anlam farklılıklarını ima etmesi bakımından da önemlidir. Keza kendi öznelliğine mahkûm roman kahramanların bu hikâyelerdeki konumları, öteki(ler) ile kurduğu ilişkileri, bu bağlamda görünmez dünyalarında yaşadıkları iç gerilimler ve bunların dışa yansımaları da söz konusu edebiyatın-romanın belirleyici unsurlarındandır. Ve nihayet dil-üslûp, doğurganlığı ve zenginliğiyle bu süreçte tamamlayıcı unsur olarak yerini almakta, anlatılan hikâyeler ile gerçeklik arasında kurulan doğrudan ya da dolayımlı ilişki üzerinden dile getirilen duygu ve düşünce yoğunluğu okura aktarılmaktadır.

 

Bundan sonrası ise geçmişle ilgili hatırlananlardan ve anlatılanlardan çıkarılacak olan anlamlardır.  Roman sanatı hakkında yazarken şunları söyler Milan Kundera: “Tek bir doğru üzerine kurulu dünya ile, romanın görece ve çok anlamlı dünyası birbirinden bütünüyle farklı maddelerden yoğrulmuştur. Totaliter doğruluk göreceliği, kuşkuyu, soruyu dışlar, dolayısıyla roman anlayışıyla hiçbir biçimde uzlaşmaz.” Böyle olduğu içindir ki ‘has edebiyat-roman’ evvelemirde, geçmişi yargılamaktan ve hüküm vermekten çok onu anlamaya çalışır. Çünkü geçmişte yaşanan ve gerçeklik olarak kabul edilen bir çok şeyin, onunla kurulan ilişkide durulan yerle, ait olunan ‘öz’ -ideolojik, etnik, kültürel-, onun amaçları ve hedefleriyle doğrudan ilintili olduğunu, bunun da kaçınılmaz olarak bir öznelliği -haliyle o gerçeklik karşısında seçici olmayı- içerdiğini bilir. Bu durum geçmişte yaşananları sorgulanır hale getirir; o geçmişin hatırlanırken kuşku ve eleştiri süzgecinden geçirilmesini zorunlu kılar; o geçmişe ait tabuları yıkar, yaşanan hikâyelerin gizli kalmış, göz ardı edilmiş yüzlerini açığa çıkarır; o hikâyeleri anlatırken yeni bir dil kurar; hülasa yaşanan geçmiş karşısında duygusal ve düşünsel olarak insanı özgürleştirir; hem kendisi olarak ‘içindeki öteki(leri)ni’ ve hem de bir başkası olarak ‘dışındaki öteki(leri)ni’ yeniden keşfedilmesini ve buradan birbirlerini anlamaya yönelik yeni ilişkiler kurulmasını sağlar. En azından böyle bir zeminin oluşmasına katkı koyar. Her şeyden önce insana dair vicdani ve ahlâki bir dönüşümü işaret eden bu serüven ise, aynı zamanda geçmiş-bugün ve gelecek bağlamında, yeni gerçeklik algısı, yeni bir anlam-zihniyet dünyasının oluşması demektir.

 

Amin Maalouf, Simone Weil’den aktardığı “Kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. Darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.” özdeyişi en başa koyarak yazdığı bu son romanında, Lübnan’ın kan ve gözyaşına boğulan ‘kirli tarihini’, o tarihin mağdurları olan insanların hikâyelerini hatırlayarak/hatırlatarak anlatır; o tarihle yüzleşme çağrısında bulunur ve bugünden bakarak o geçmişi yeniden keşfetmenin ve anlamaya çalışmanın gerekliliğini işaret eder.  Oya Baydar ise, “Hangisi gerçek hayatım benim?Kendi yaşadığım mı, onun anlattığı mı?” sorusunu en başa alarak yazdığı romanında, Türkiye’nin yakın geçmişinde bir kara leke olarak yer alan ‘Dersim Katliamı’ndan hareketle,o geçmişi anlamaya yönelik adeta yapı-söküm işlemine tabi tutar. Orada yaşanan insan hikâyelerinden yola çıkarak, insanın hem bir başkası olarak kendi ‘içindeki öteki’ ile ve hem de bir başkası olarak kendi ‘dışındaki öteki’yle buluşmasını,  buradan kendini yeniden keşfetmesini ve yaşanan o ‘kirli geçmiş’i hatırlayarak onunla yüzleşmesini anlatır.  

 

Toplum olarak bugüne dair sorunların girdabında yaşadığımız ve buradan çıkış yolları aradığımız bir dönemde, geçmiş çok uzakta gibi duruyor. Ne var ki geçmişe dair hikâyelerin hatırlanması onun uzakta olmadığını, tam aksine bütün ağırlığıyla bugünde yaşadığını ve bugünden yarına çıkış yolları aranırken onunla yüzleşmenin ertelenemez bir zorunluluk olduğunu söylüyor.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1192 defa okunmuştur