1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. “Zanaatı olmayan bir ülke çökmeye mahkumdur”
BM’nin Mart 1964 kararının ilk sonuçları (2)  

BM’nin Mart 1964 kararının ilk sonuçları (2)  

Kıbrıs’ta yaşayan iki ana toplum liderlerinin ortak vatan anlayışının ötesinde kendi siyasi projelerini hayata geçirmeye çalışmaları iki toplumun acı sonuçlar yaşamasına neden olmuştu

A+A-

 İlksoy Aslım
ilksoyaslim@csu.edu.tr

Giriş

Geçtiğimiz ayki Gaile’de, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde 1964’te Kıbrıs’la ilgili  alınan 184 no.lu kararın oluşum süreci anlatılmıştı. Bu ayki sayıda ise karardan olumsuz şekilde etkilenen Kıbrıs Türk tarafının görüşleri, iç çelişkileri ve Türkiye ile oluşmuş görüş farklılıkları anlatılacaktır. Ayrıca yerel ve bölgesel politikaların dünya konjonktürü nedeniyle yaşadığı kısıtlar da yazının konusu olacaktır.

Karar sürecinde Türkiye’nin pozisyonu

Türkiye 4 Mart sürecinin başında oldukça rahattı. Çünkü, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Türkiye’nin beklentilerini karşılayacak bir karar tasarısı üzerinde  çalışmış ve BM Güvenlik Konseyi’ne vermeden önce Türkiye’nin görüşünü almak istemişti. Bu karar tasarısında adadaki hükümetin iki ayrı toplumdan oluştuğu vurgulanıyor ve metinde bu olgu sürekli vurgulanıyor, bunun Kıbrıs Anayasası’ndan kaynaklanan bir durum olduğu belirtiliyordu. Kısaca, tek toplumdan oluşan bir hükümetin meşru olmayacağı anlatılıyordu. Türkiye’nin BM Delegasyonunda başkatip olan Ecmel Barutçu yazdığı anılarında, o dönemde Türkiye’nin yaşadığı iletişim zorluğunun bu karar tasarısının gündemden düşmesine neden olduğunu belirtiyordu. Türkiye’nin iletişim konusundaki sıkıntıları bir gerçekti ve daha sonraki dönemde bunu acil durumlarda ABD’nin Dışişleri Bakanlığı olanaklarını kullanarak aşmaya çalışacaktı. Barutçu’ya göre, anılan karar tasarısının kabul edilmesi Kıbrıslı Rumlar’ın uluslararası alana Kıbrıs hükümeti olarak çıkmalarını engelleyecekti. Bu teorik olarak doğruydu. Ancak o dönemdeki uluslararası sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasından farklıydı. Anılan dönemde ABD, BM içindeki müttefik ülkeler nedeniyle sözkonusu çoğunluğunu kaybetmiş, Sovyetler Birliği’nin yanına bağımsızlıklarını yeni kazanmış Asya ve Afrika ülkelerinin gücü eklenince dengeler değişmişti. Yani ABD gücü BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu’nda zayıflamış, her istediği kararı geçiremiyecek bir durum oluşmuştu.

Böylesi bir yapıda Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türk liderliğinin beklentileri tümden karşılanamazdı. Türkiye’nin ABD politikalarıyla, mevcut politikaları Doğu bloku dışında Arap dünyasında da yalnızlaşması sonucunu doğurmuştu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (Kıbrıs Türk liderliğinin arzusu dışında) Bağlantısız ülkeler içinde yer alması da Türk tarafının durumunu daha da zora sokuyordu. Sonuçta, geçen yazıda anlatıldığı gibi ABD ve Birleşik Krallık’ın karar tasarısı gündemden düşüyor ve ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir uzlaşı sonucu olan ve sponsorluğunu içinde Bağlantısız ülkelerin çoğunluğunu oluşturduğu BM Güvenlik Konseyi üyelerinin yaptığı yeni bir karar tasarısı, 186 no.lu karar kabul ediliyordu. Bu kararla sadece Rumların temsil edildiği Kıbrıs hükümeti’nin varlığını Türkiye de kabul etmiş oldu. Düzen sağlandığında Kıbrıslı Türkler de ortak yönetime geri dönecekti.    

Karar sürecinde Denktaş’ın pozisyonu

New York’taki BM görüşmelerinde Kıbrıslı Türkleri Cemaat Meclisi başkanı olan Rauf Denktaş temsil ediyordu. Denktaş “İlk Altı Ay” kitabında Kıbrıslı Türklerin pozisyonunu tüm açıklığıyla anlatıyordu. Denktaş Kıbrıslı Türk liderliğinin “çıkacak karara hükümet kelimesinin girmemesi için mücadele” ettiklerini anlatıyordu. Hükümet ikiye bölünüp ortaklar ayrıldığından “meşru hükümet kalmamıştır tezi” işlenmeliydi. Denktaş, New York’ta Birleşik Krallık ve ABD’nin karar tasarısına karşı direnişini “berteraf etmek için İnönü nezdinde girişimlerde” bulunduklarını vurguluyordu. Onlara göre tasarıdaki hükümet sözcüğü “her iki cemaati temsil eden meşru hükümet olduğunu, Güvenli Konseyinin bunu böyle tefsir” edecekti. Karar büyük güçler arasındaki pazarlıklara göre alınmıştı. Ancak Denktaş konuyu Kıbrıslı Türkler açısında değerlendiriyordu ve Makarios’un             hükümet olmanın beratını almış” olduğunu belirtiyordu. Bundan sonra yapılması gereken yeni duruma uygun olarak politikar üretmekti. Bunu hazırlıklarını New York’ta başlattı ve Dr. Küçük’e bir mesaj gönderdi. Denktaş Güvenlik Konseyi’ne olan güvenini kaybetmiş ve alınan kararı Rumların bir zafer olarak niteleyip Türklerin moralini bozmaya çalışacağını düşünüyordu. Adadaki Kıbrıs Türk liderlerin bunun böyle olmadığını duyurmalarını öneriyordu. Çünkü Makarios, alınan kararla Türkiye’nin “takbih edilmesini” (kınanmasını) istiyordu ama bu gerçekleşmemişti. Bu karar nedeniyle Türkiye’nin adaya müdahale edemeyeceğini düşünen Denktaş işin olumlu tarafına bakarak Rumların da katliam yapamayacağını ifade ediyordu. Denktaş ayrıca bu karardan “istifade ederek kendi bölgemize çekilme yollarını aramalıyız” diyerek “şimdiki durumumuzu da muhafaza ederek geri işbirliğine dönmemeliyiz” şeklinde adadaki arkadaşlarına kendi düşüncelerini aktarıyordu.

Türkiye ve Kıbrıslı Türk liderliğinin farklı duruşları

Türkiye’nin, Denktaş’ın gönderdiği mesajdaki düşüncelerden farklı bir anlayış içinde olduğu kısa sürede açığa çıktı. Başbakan İsmet İnönü’nün 9 Mart 1964’te Dr. Küçük’e “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkan Muavini” hitabıyla gönderdiği mektup, liderliği memnun etmiyordu. İnönü, Rumların saldırıları neticesinde Kıbrıslı Türklerin “devlet teşkilatındaki görevlerini, bazı bölgelerdeki evlerini terk etmek” zorunda kaldıklarını belirtirken bunun uluslararası alandaki sonuçlarını anlatmaya çalışıyordu. Buna göre, Kıbrıslı Türklerin “devlet teşkilatındaki yokluğundan faydalanarak Rumlar, tek taraflı olarak Sovyet Rusya ile hava anlaşması” imzalıyor ve “5 bin kişilik yardımcı polis kuvveti” kurma gibi yanlış kararlar alıyorlardı. Türkiye, bu kararların anayasaya aykırı olduğunu ve hukuksal temeli olmadığını müttefik devletlere duyuruyordu. Ancak Kıbrıslı Rumlar, bu devletlere, “Türkleri devlet teşkilatındaki yerlerine davet ediyoruz, gelmiyorlar” bu nedenle devlet işleri” duruyor mesajıyla karşılık veriyorlardı. İnönü, Kıbrıslı Türklerin, “öldürme, yaralama ve rehin alma gibi nedenlerle” işlerinin başına gidemedikleri şeklinde cevap verildiğini anlatıyordu. Adadaki mevcut durumu bilenlerin bu açıklamaları olumlu karşılamalarına rağmen dünya kamuoyunun Kıbrıs’a “Zürih ve Londra’da ortaya çıkan hukuk ve anayasal kurallar içinde” baktığını ve “bunların işletilmesini istediklerini” belirtiyordu.

İnönü, kısa süre içinde BM barış gücünün Kıbrıs’a geleceğini ve adada güvenliğin sağlanacağını belirtiyordu. Güvenliğin sağlanmasından sonra Kıbrıslı Türklerin devlet organlarındaki görevlerine dönmezlerse, “Kıbrıslı Rumların devlet işlerini tek başlarına” yüreteceklerini ve sorun çözümlenene kadar geçecek sürede “Kıbrıs Rumlarının tek başlarına devletin idaresine hakim olmaları” Kıbrıslı Türklerin hak ve menfaatları için birçok sıkıntılar yaratacağını duyuruyordu. İnönü bu nedenlerden dolayı güvenlik tedbirlerinin alınmasından sonra öncelikle Dr. Küçük ve Kıbrıslı Türk bakanların “mümkün olan en kısa zamanda” devlet organlarındaki “görevlerinin başına dönerek Kıbrıs Rumlarının menfi faaliyetlerine karşı devlet mekanizması dahilinde anayasa ve kanun yolları ile sebatla ve metanetle mücadele” etmelerini talep ediyordu.

İnönü’nün gönderdiği bu mesaja cevap olarak Dr. Küçük ve arkadaşları hemen ertesi günü Türkiye başbakanına yaşanan zorlukları detaylı bir şekilde anlatıp görevlerine dönmenin can güvenliği açısından mümkün olmadığını belirttiler. Glafkos Kliridis kaleme aldığı anılarında Kıbrıslı Türklerin görevlerine BM gözetiminde gelebileceklerini iddia ediyordu. 1965 yılında göreve dönmek isteyen Kıbrıslı Türk yetkililere geçen sürede alınan kararları kabul ederlerse geriye dönüşlerinin mümkün olduğunu yazıyordu. Sonuçta, Kıbrıslı Türk liderliği Kıbrıs Cumhuriyetindeki görevlerine dönmediler ve kendi yönetimlerini oluşturdular. 1968’de başlayan toplumlararası görüşmelerde, Kliridis ve Denktaş Kıbrıslı Türklere yerel özerklik verilmesi konusunda anlaştıklarını Makarios’a bildiyorlardı. Ancak Makarios bunu Taksim’e giden yol olarak değerlendirince Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti çatısına geri dönüş çabaları başarısızlığa uğruyordu.

Sonuç

Türkiye’nin 1964 yılında BM’de yaşadığı sıkıntıları aşmak için yaptığı ilk iş BM içinde kendine sorun çıkaran unsurlarla ilişkilerini geliştirmek oldu. Yeni Türk dış politikası Sovyetler Birliği, Bağlantısızlar ve Arap ülkelerine yönelik açılım yapmayı öngördü ve bu devletlerle ilişkiler hızla düzeldi. Sonrasında, Türkiye sonraki dönemde BM içinde  1964’te yaşadığı sıkıntıları yaşamadı.           

Kıbrıslı Türklerin BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 186 no.lu karardan en fazla etkilenen taraf olduğu çok açıktır. Yukarıda anlatıldığı gibi somut koşullara uygun olmayan görüşler üzerinde ısrar etmenin sonuçlarını bugün Kıbrıslı Türkler yaşamaya devam ediyorlar. Kıbrıs’ta yaşayan iki ana toplum liderlerinin ortak vatan anlayışının ötesinde kendi siyasi projelerini hayata geçirmeye çalışmaları iki toplumun acı sonuçlar yaşamasına neden olmuştu. Onlarca yıllık toplumlararsı görüşmelerde maksimalist politikaları devam ettiren toplum liderleri iddia edilenin aksine BM’nin görüşme zemini olarak tanıdığı federasyonu sadece 4 yıl görüşmüşler ve anlaşmaya çok yaklaşmışlardı. Görülen odur ki yakın dönemde Kıbrıs yine gerilim politikasının sonuçlarını yaşamaya adaydır.

Kıbrıs sorununun tarafları, ortak bir uzlaşı çerçevesinde uluslararası sistemin gerçeklerine uygun, diplomasiyi önemseyen, uluslararası örgütlerin ağırlığının bilincine varan bir yaklaşımı benimsemeleri durumunda adadaki halklara acı ve sıkıntı yerine mutluluk getirecektir.

 

  

               

Bu haber toplam 763 defa okunmuştur
Gaile 480. Sayısı

Gaile 480. Sayısı

İlgili Haberler