1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3.  “Mücadelesini izleyip umutsuz olamayız”
 “Mücadelesini izleyip umutsuz olamayız”

 “Mücadelesini izleyip umutsuz olamayız”

"Şerafettin Can Atalay" belgeselinin yapımcısı Kemal Aytaç ile yönetmeni Zeynep Erpamir, YENİDÜZEN'e konuştu; Atalay'ın hikâyesini ve Türkiye’nin bitmeyen adalet arayışını anlattı.

A+A-

Simge Çerkezoğlu

Soma’da 301 madenciyi kaybettiğimizde… Çorlu’da bir tren kazasında 25 insan yaşamını yitirdiğinde… Aladağ’da bir öğrenci yurdunda çıkan yangında çocuklar öldüğünde… Hak arayanların ve yaşamını kaybedenlerin ailelerinin yanında duran hukukçulardan biri hep Can Atalay’dı. Ancak “Şerafettin Can Atalay” yalnızca bir hukukçunun meslek yaşamını anlatan bir belgesel değil. Çocukluğundan ailesine, gençliğinden avukatlığına, öğrencilik yıllarından hayatı boyunca içinde yer aldığı toplumsal mücadelelere uzanan bir insan hikâyesi. Atalay’ın yaşamının izini sürdükçe Türkiye’nin yakın tarihine, toplumsal mücadelelerine, büyük acılarına ve bitmeyen adalet arayışına da tanıklık ediyoruz. Belki de belgesellerin en güçlü yanı bu; haberlerin ve manşetlerin arkasındaki insanı ve hafızayı yeniden görünür kılmak. Her gün hızla akıp giden gündemin içinde birer haber olarak okuyup geçtiğimiz olayların geride bıraktığı insanlara yeniden bakmamızı sağlamak. Girne’de gösterilen belgeselin ardından yönetmen Zeynep Erpamir ve yapımcı, hukukçu Kemal Aytaç ile bir araya geldik. Can Atalay’ın hikâyesini, belgeselin ortaya çıkış sürecini, adalet ve mücadele kavramlarını, belgeselcinin tanıklığını ve bundan sonra anlatmayı planladıkları hikâyeleri konuştuk.

 

ZEYNEP ERPAMİR

Belgeselin izleyiciyle buluştuğu o son halinin ardında uzun bir araştırma, arşiv taraması, çekimler, saatler süren röportajlar ve kurgu masasında verilen sayısız karar vardır. Yönetmen Zeynep Erpamir’in belgeselciliğe uzanan yolculuğu da tam olarak bu mutfağın içinde şekillenmiş. Belge toplamaya, röportaj çekimlerinden kurguya kadar belgesel üretiminin hemen her aşamasında yer almış. Yıllar içinde edindiği bu deneyimin yalnızca mesleki yolculuğunu değil, hikâyelere olan bakışını da değiştirdiğini anlatıyor.

ca-afis-8-renkli-kopya-v.jpg

“On altı yıldır Nebil Özgentürk ile birlikte çalışıyorum. Kendisi benim hocam. Bana kattığı çok şey oldu. Benim daha çok radyo ve televizyona dayalı bir kariyerim vardı. Ancak kendisiyle çalışmaya başladıktan sonra ufkum gelişti. Gerek anlattığımız hikâyeler gerekse belgesel yapımı anlamında olsun, artık bu konular da içimize işledi. Ben de onun sayesinde belgesel yapmayı öğrendim. Nebil Özgentürk’ün belgesel yapımlarının farklı aşamalarında çalıştım. Editörlük, araştırma, belge toplama, kurgu ve röportaj çekimleri… Farklı aşamalarda görev aldım ve böylece kendimi bu alanda geliştirmiş oldum. Zaten belgesel yapma sürecimiz araştırmalarla başlar, çekimlerle devam eder ve kurgu dönemiyle sona erer. Biz her zaman bir belgeselin her aşamasında, işin mutfağındayız.”

 

Yıllar boyunca belgesel üretiminin farklı aşamalarında edindiği deneyim, Zeynep Erpamir’i bu kez yönetmen koltuğuna taşıyor. Erpamir, Volkan Evcim ile birlikte ilk yönetmenlik deneyimini Can Atalay’ın yaşamını, hukuk mücadelesini ve farklı dönemlerde içinde yer aldığı toplumsal mücadeleleri konu alan bu belgeselle gerçekleştiriyor. Can Atalay belgeseline dâhil olma sürecini ise şöyle anlatıyor.

“Can Atalay’ın haksızlık ve hukuksuzluk yaşadığını hepimiz biliyor ve takip ediyoruz. Anayasa Mahkemesi kararlarının ihlali de söz konusu. Nebil Özgentürk ile yaptığımız belgesellere baktığımızda, hayatlarının bir döneminde zorluklar yaşayan, hayatlarının her döneminde mücadele eden insanları anlatan çalışmaların önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Nebil hocamıza bu belgesel konusu geldiğinde, ben ve Volkan Evcim birlikte üstlenmek istedik. Böylece ilk belgeselimizi de yapmış olduk.”

 

“Herkesin hak ettiği şekilde yaşaması gerektiğine inanıyor”

Can Atalay, kamuoyunun özellikle toplumsal davalarda üstlendiği avukatlık, Gezi Parkı davası ve ardından milletvekili seçilmesiyle yakından tanıdığı bir isim. Ancak belgesel, yalnızca bir hukukçunun ya da bir siyasetçinin yaşam öyküsünü anlatmakla sınırlı kalmıyor. Atalay’ın ailesinden başlayarak çocukluğuna, gençliğine ve içinde yer aldığı toplumsal mücadelelere uzanırken, kişisel bir hikâyenin içinden Türkiye’nin son elli yıllık toplumsal ve siyasal panoramasına da kapı aralıyor.

“Can Atalay’ın ailesiyle başlıyor hikâye. Geçmişi, duruşu olan bir aile Atalay ailesi. Çocukluğundan, ailesiyle birlikte katıldığı mücadelelerden itibaren, olayları idrak edebilecek yaşa geldiğinden bu yana hep bir savunma durumu içinde. Bu yönü adeta onun duyularından biri gibi olmuş. Mücadele yılları üniversite, hatta lise dönemlerine kadar uzanıyor. Üniversite harçlarıyla ilgili ilk öğrenci eylemlerinde bulunuyor. Genç yaşta kendisi gibi düşünen insanlarla birlikte mücadele etmeye başlıyor. ‘Hangi konuda katkıda bulunabilirim?’ diye düşünüp olaylara dâhil oluyor. Herkesin hak ettiği şekilde yaşaması gerektiğine inanıyor. Gezi Davası’nda ‘Burası park olarak kalmalı’ savunmasında bulunuyor. Aynı zamanda Mimarlar Odası’nın avukatı. Ancak her zaman doğru olduğuna inandığı şeyleri savunuyor. Biz de belgeseli yaparken bütün bunları adım adım araştırdık. Gördük ki nerede bir haksızlık, nerede bir hukuksuzluk varsa Can Atalay orada. Gerçekten orada. Böyle şeyler insan olarak kolay üstesinden gelinecek şeyler değil. Çok büyük acılara şahitlik etmesi anlamına geliyor. Belgeselde de söylüyor; yaşanan şeyler çok zor ancak bir şekilde bu insanlara da bir umut, dayanma gücü vermek gerekiyor. O yüzden benim için çok ayrı bir kişilik. Onun mücadelesini izleyip umutsuz olamayız.”

can-belgesel-gorsel-19.jpg

“Kendisinden çok başkalarının adaletini düşünen bir insan”

Belgeselin afişinde dört kelime öne çıkıyor: Mücadele, cesaret, umut ve adalet… Dört kelime, yalnızca belgeselin ana eksenini değil, anlatılanların da özeti gibi. Can Atalay’ın çocukluğundan bugüne uzanan hikâyesine bakıldığında, her birinin yaşamının farklı dönemlerinde karşılık bulduğunu görüyoruz.

“Bu kelimeler proje ortağım, yönetmen arkadaşım Volkan Evcim’e ait. Belgesele dair metin ortaya çıkınca öne çıkan kelimelerin hep bunlar olduğunu fark ettik. Dolayısıyla bu kelimelerin Can Atalay’ı doğrudan anlatan kelimeler olduğuna karar verdik. Mücadele her zaman vardı, devam da ediyor. Cesareti birilerinin göstermesi gerekiyor; cesaret de her zaman onda vardı. Umut, bunca umutsuzluğun arasında… Dört yıldır cezaevinde, küçük hücresinden bile biz umutsuz kaldığımızda dışarıya, bize umut gönderiyor. Belgeselde de annesiyle telefon konuşmasında söylüyor; mapusluk zor ama yine de umudunu koruyor. Onu ayakta tutuyor. En önemlisi de adalet. Adalet için hayatı boyunca mücadele eden, kendisinden çok başkalarının adaletini düşünen bir insan.”

4.png

Erpamir’e, yönetmen olarak bütün bu yaşananlara tanık olarak mı, taraf olarak mı baktığını soruyorum. Gülümsüyor. Belgeselcinin anlattığı hikâye karşısındaki konumuna ilişkin soruma verdiği yanıt, onu yeni bir belgesele götüren yolu da açıyor.

“Taraf olmak söz konusu değil. Aslında bana göre taraf da olmamalıyız. Doğrudan adaletten yana olmalıyız. Ancak Türkiye öyle bir duruma geldi ki hep bir taraf seçmek durumunda kalıyoruz. Seçmemeliyiz. Hepimiz yaşıyoruz ve öleceğiz. Bunu mümkün olduğunca insanca, kimsenin hakkını yemeden yapmak zorundayız. Aslında şu anda iklim kriziyle mücadele etmeliyiz belki. Çok daha hayati konuları, daha sürdürülebilir bir geleceği, bizden sonraki kuşakları düşünmeliyiz. Biz maalesef adaletsizliklere karşı mücadele ediyoruz. Şimdi ‘Adalet Nöbeti’ belgesel çalışmalarımız başlıyor. Can Atalay belgeseli üzerinde çalışırken böyle bir fikir doğdu. Adalet arayışı etrafında bir araya gelen insanların hikâyelerini anlatmak istiyoruz; kadınlar, hayvanlar, Cumartesi Anneleri…Hâlihazırda bu konuyla ilgili bir kitap çalışması da yapıldı ve tamamlandı. Şimdi belgesel projesinin hayat bulması için hep birlikte çalışıyoruz. Videolar toplayıp röportajlar yapacağız. Yine insanların aydınlanmalarını sağlamayı ümit ediyoruz.”


KEMAL AYTAÇ

“Topluma ayna tutmak için bu belgeseli yaptık”

Bu kez hikâyenin başlangıç noktasına, belgesel fikrini ortaya çıkaran isim Avukat Kemal Aytaç’a dönüyoruz. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olan Aytaç, aynı zamanda Can Atalay’ın uzun yıllardır meslektaşı ve yol arkadaşı. Atalay’ın tutuklanmasının ardından arkadaşları ve meslektaşlarıyla birlikte yürüttükleri dayanışma çalışmalarının zaman içinde bir belgesel fikrine dönüştüğünü anlatıyor.

“Can tutuklandıktan sonra avukat meslektaşları olarak ‘Can’ın Arkadaşları ve Meslektaşları’ ismiyle bir grup kurduk. Binlerce kişiden bahsediyorum. Etkinlikler, yürüyüşler, oturma eylemleri; yüzlerce eylem düzenledik. Ancak sonunda öyle bir noktaya geldik ki ben, ‘Artık bir belgesel yapalım’ dedim. Böylece proje doğdu. Ben de belgeselin yapımcısı oldum. Bizim istediğimiz, Can’ın durumunu topluma daha fazla yaymak, duyurmaktı. Bir yıl çalıştık. Daha sonra Türkiye çapında gösterimler başladı. Bunu Almanya ve Amerika’daki gösterimler takip etti. Son olarak da Kıbrıs’a geldik. Bu da son gösterimimiz oldu. Belgeselimize artık YouTube’dan ulaşılabilir. Bu çabamız insanlar tarafından çok karşılık buldu. İzleyenler çok etkilendi. Bir anlamda başarıya ulaştığımıza inanıyorum.”

 

Aytaç da tıpkı yönetmen Erpamir gibi, ortaya çıkan çalışmanın tek bir kişinin yaşam öyküsünün sınırlarını aştığını düşünüyor. Can Atalay’ın hikâyesinin içinden Türkiye’nin yakın tarihine bakarken, bundan sonraki belgesel çalışmalarında da aynı toplumsal hafızanın izini sürmek istediklerini açıklıyor.

“Her ne kadar adı Can Atalay belgeseli olsa da Türkiye’nin yakın tarihini de anlatan bir eser. Farklı mücadelelerle Can için de çalışmaya devam edeceğiz. Başka belgesel projelerimiz de var gündemde. Topluma ayna tutmak gibi bir çabamız var.”

 

“Adaletin yerine gelmesi için toplumsal mücadele gerekiyor”

Aytaç’ın sözünü ettiği yeni projelerden biri de Adalet Nöbetleri üzerine hazırlamayı planladıkları belgesel. Can Atalay belgeselinde bireysel bir yaşam öyküsünden Türkiye’nin yakın tarihine uzanan ekip, bu kez yıllar içinde farklı hak ve adalet arayışlarının buluşma noktalarından biri haline gelen Adalet Nöbetleri’nin izini sürmeye hazırlanıyor. Aytaç, fikir aşamasından itibaren içinde yer aldığı nöbetlerin nasıl başladığını ve yeni belgeselle ne anlatmak istediklerini şöyle aktarıyor.

“Adalet Nöbetleri, Cumhuriyet gazetesine yapılan müdahaleler üzerine başlamıştı. Benim önerimle başladı. Daha sonra da adalete ihtiyaç duyulan her konuya dair devam etti. Şimdi bu konuda bir kitap yaptık. Bir yıl içinde de belgeselini yapmayı düşünüyoruz. Adalet Nöbetleri çok sayıda eylem ve etkinliğe dönüştü. Türkiye’nin aydın, demokrat insanları için yine aydın, demokrat insanların verdiği çabayı anlatıyor. Aynı ekiple bu belgeseli de yapıp kamuoyuna armağan edeceğiz. Ülkede demokrasi bilincinin gelişmesi, adaletin yerine gelmesi kendi kendine olacak şeyler değildir. Toplumsal bir mücadele gerekiyor. Biz de Adalet Nöbeti ile bunun bir parçası olmaya çalışıyoruz. Bu mücadele devam da ediyor. Belgeselimizin de iyi olacağına inanıyorum. Yönetmenlerimiz de çok iyi, deneyimli.”

can-atalay-gulumseme.jpg

“Toplumuna sahip çıkan insanlara aynı şekilde sahip çıkmalıyız”

Can Atalay, mesleğini büyük ölçüde mücadele üzerine inşa etmiş bir isim. Peki hukukçu olmak, mesleğin sınırlarını aşan toplumsal bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor mu? Karşımda bir başka hukukçu varken bu kez soruyu Kemal Aytaç’a yöneltiyorum. Yanıtı ise meseleyi hukukçuluğun ötesine, insan olmanın sorumluluğuna taşıyor.

“Hayatta mücadele etmek, insan haklarına sahip çıkmak için hukukçu olmak gerekmiyor. İnsan olmak gerekiyor. İnsanın en önemli özelliği onurudur. Onurlu insan ne yapar? Yanlış bir şey yapıldığında buna bir şekilde karşı çıkar, tavır koyar. Ben kimse kendini ateşe atsın demiyorum. Ancak hiçbir şey yapmadan da toplumdaki yanlışı, eksiği gidermek mümkün değil. Can Atalay bu mücadelenin en güzide örneklerinden biri. Biz de toplumuna sahip çıkan bu insanlara aynı şekilde sahip çıkıp, onlara yapılanlara tepki koymalıyız. Biz bunu yeterince yapamıyoruz.”

Bu haber toplam 375 defa okunmuştur