1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Azgın milliyetçilerle romantik aşıklar
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Azgın milliyetçilerle romantik aşıklar

A+A-

Aşk ile ulus arasında ortak noktalar var. İkisi de tesadüflerden “kader” üretir. İkisinde de hayal ile gerçeklik yer değiştirir. Aşık insan neyi hayal ederse, gerçeklik odur.

Milliyetçiler de öyle. Hele azgın olanları... Kafalarındaki ulus imgesi gerçeklikten çok hayale tekabül eder.

Aşk, insanı gerçeklikten koparıp hayale sürükler. Varoluşsal bir ihtiyaç olarak hayalden doğduğu bile söylenebilir.

Fakat, her şeye rağmen devam ettiği sürece güzeldir.

Aşkın hayal ürünü veya yanılsama olduğunu en iyi anlatanlardan biri de Fransız yazar Stendhal’dır.

Stendhal, gerçek adıyla Marie-Henri Beyle (1783-1842), Napolyon’un ele geçirdiği Milano’da görev yapan biriydi. Napolyon ordularının yenilgisinden sonra 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi Lambordiya-Venedik bölgesini ve o bölgenin bir parçacı olan Milano’yu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na geri verdiğinde, Standhal Milano’da yaşamaya devam eder.

O dönemde bir Fransız’ın Milano’da yaşaması hiç kolay değildir. İtalya’nın birliği ve bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçi İtalyanlar Stendhal’a şüpheyle bakarken, Avusturya polisi onu sürekli olarak gözaltında tutuyordu.

Zor günlerden geçen Stendhal’a aşk çarptı ve Mathilde Viscontini Dembowski’ye aşık oldu. Ne var ki, aşkı karşılık görmedi. Karşılıksız aşk yaşayan Stendhal mahremini cesurca kaleme almaya karar vererek 1820 yılında Aşk Üzerine adlı ünlü kitabını yayınladı.

Kitap çok ses getirdi ve aşk psikolojisini ele alan pek çok incelemeye konu oldu.

Milliyetçilik uzmanı dostum Prof. Dr. Umut Özkırımlı ise, Stendhal’ın aşk üzerine yazdıklarını farklı bir inceleme konusu yaptı ve aşıklarla milliyetçilerin ruh hali arasında paralellikler kurdu.

Stendhal, aşkın doğuşunu çeşitli aşamalara ayırıyordu: Beğenme aşaması, umutlanma aşaması ve aşkın doğuşu. Stendhal, bu son aşamaya “kristalleşme” diyordu.

“Kristalleşme aşamasında” seven kişi sevilen kişinin artık “mükemmel” biri olduğu sonucuna varır. “Olaylardaki şans unsurunu reddeder, olasılıklara karşı duyarlılığını yitirir. Neyi hayal ederse, gerçek artık odur.”

Özkırımlı, milliyetçiliğin de böylesi bir ruh hali yarattığını ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin aşık insanınkine benzediğini ileri sürer ve Çek tarihçi Miroslav Hroch’un üç aşamalı millet-inşası sürecinin izinden giderek aşkla paralellik kurar.

Milliyetçiliğin birinci aşamasında aydınlar toplumlarının kökenlerini, kültürünü ve tarihlerini incelemeye yönelirler. Bu aşama, Stendhal’ın aşkta “beğenme aşaması” dediği olguya benzer. Yani, sevilen nesne -bu bağlamda millet- saptanır, tanımlanır ve beğenilir.

İkinci aşamada aydınların ürettiği fikirler giderek destek bulmaya başlar ve yavaş yavaş kitle hareketleri ortaya çıkar. Bu da aşktaki “umut” aşamasına tekabül eder. “Bu aşamada milletin varlığı, milletin kendisine kabul ettirilir. Yani, sevilen nesne seven özneyi fark eder.”

Üçüncü aşamada milliyetçi hareket iyice yayılır. Bu millet-inşa sürecinin son aşamasıdır.

“Aşkın doğuşu” veya Stendhal’ın “kristalleşme” adını verdiği zihinsel durum burada karşımıza çıkar. Nasıl ki, aşık insan gerçeği göremiyorsa, zihninde hayal ile gerçek yer değiştirmişse ve sevdiği insanı “mükemmel” ve “kusursuz” biri olarak görüyorsa,  milliyetçilerde de gerçeklikle arzu yer değiştirir.

Bundan böyle milliyetçinin algısındaki millet, milletlerin “en mükemmeli”, “en kusursuzudur!”

Yani, milliyetçi neyi hayal ediyorsa, gerçek artık odur.

Bütün bunlar doğru olmakla beraber milliyetçilikle aşk arasında çok önemli bir farkın olduğunu söylemeliyiz. Aşk yanılsama da olsa devam ettiği sürece çok güzeldir.

Fakat, söz konusu ulus olunca yanılsama başkalarını yadsımaya, dışlamaya, üstünlük kurmaya ve savaşlara yol açar!

İyisi mi aşkta ve aşkla kalalım. Aşktaki yanılsamadan kimseye zarar gelmez. Olsa olsa kalbimiz kırılır.

Ve kırılmayan bir kalbi niye taşıyalım ki! 

Bu yazı toplam 416 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar