Başkası (İçin) Olma 

Başkası (İçin) Olma 

Hayat çok dehşetengiz geliyorsa, bu, değişen, giderek bencilleşen, yozlaşan ilişkilerin, düşünme biçimlerinin, bakış açılarının ve eylemlerin bir sonucudur.

A+A-

Nügen Derman Duru
nugenduru@hotmail.com

“Hepimiz her şeyden ve herkese karşı sorumluyuz fakat ben diğer herkesten daha fazla sorumluyum.”
  Karamazov Kardeşler- Dostoyevski

 

Açık Radyo programında Halil Turhanlı, Ömer Madra, Zeynep Direk ve Elis Simson  Levinas hakkındaki sohbetlerinde,  “Ben tüm sorumluluklarımı yerine getirdim.”  şeklindeki bir cümleyi kurabilmenin, özne açısından olasılığını tartışıyorlar. İnsanın dünya problemleri karşısındaki duruşunun ne olacağı konusunda bu cümlenin oldukça önemli bir doğruluk değeri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ben bütün sorumluluklarımı yerine getirdim.” şeklindeki bir yargının içinde taşıdığı anlam ve özneye yüklediği ağırlık, gücümüzün ne kadarına dâhildir?  

‘Ben’ den bahsedilen bir noktada kuşkusuz ‘başkası’ olanla karşı karşıya kalınır. Başkasının haberleri işitilir, başkasının acısı görülür. Bu acıların tanıklığını yapmak insan açısından ağır bir yüktür. Hele ki kendini kapana kısılmış, hiçbir şey yapamayacak gibi bir durumun içinde, aciz bir varlık olarak hissederse…

Doğrusunu söylemek gerekirse, insanın acizliğinin başladığı yer bu çaresizliğinin farkına vardığı noktada başlar. Bu öyle bir hissiyattır ki temelinde tüm bir bilinçaltı örüntüleri, yaşanmışlıkları ve de noksanlıkları barındırır. İnsan aslında kendiyle savaş halinde bir varlıktır. Kendiyle girdiği savaşta kaybettikçe de başkası olmanın zeminine bir katman hazırlar. Bu katmanların giderek çoğalması, öznenin kendine odaklanarak bencilleşmesidir. Kendi dışındakini görmezden gelmesi ve nihayetinde de narsistleşmesidir. Byung Chul Han bu duruma ‘Başka’nın Aşınması Süreci’ der. Ona göre narsisizm kendini sevmek değil, başkası ile kendi arsındaki sınırları çizememektir. Sürekli kendini referans alan narsistik insan, aslında hep başarının peşinde koşmakta ve depresif hale gelmektedir [1]. Sığ bir kişilik içinde debelenip dururken, başkasının ihtiyacı veya hangi durum içinde olduğu aklının en ufak zerresini dahi meşgul etmemektedir. Her ne kadar da yüce gönüllü olmaya çalışsa da aslında kendi dışındakiler ona hep yabancıdır. O nedenle sırtını dönüp gitmek onun için pek de zor değildir.

Dünya problemlerden güvencesizlik, eğretilik, kırılganlık ve istikrarsızlık insanın giderek başka insanlara sırtını dönmesine daha çok neden olur. Böyle olunca da alicengiz oyunlarının gölgesinde, birilerinin hayatının ötekilere göre daha değerli olduğuna ikna olmak kolaylaşır. Başkasının hayatı değersiz bulunduğu oranda, ölümü de yas tutmaya değmez görülür. Kendi menfaati uğruna başkasını çok kolay harcayabilecek bir meşruiyet zeminine sahiptir artık. Dayatılanların sorgusuzca peşinde koşarak, asla ulaşamayacağı  ‘bir şey olma’ sanrısı ile bitap düşer. Aslında buradaki ana mesele şudur: Yaşanılan felaketler, insanlık dışı olaylar, ahlaki yozlaşma ve çöküntülerin sorumluluğu hep başkalarına yüklenmektedir. Bunları kendi dışındakilere yüklemek ve birilerinin bu kötülükleri hak ettiği düşüncesine sarılarak olup bitenleri meşrulaştırmak, bencilleşen insanın en çok başvurduğu savunma mekanizmasıdır.

Başkası üzerinden kendini aklamaya çalışmak hiçbir dönemde insani sonuç veren bir yöntem olmamıştır. Yaşanılan her kötülük, her olumsuzluk tüm insanlığın utancıdır. Salgın hastalıklardan zarar görmüş her canlının, tel örgülere dayanmış her mültecinin, kıyıya vurmuş her bebeğin, savaşa gitmiş her askerin, emeği sömürülmüş her işçinin, şiddete, tacize uğramış her kadının, istismar edilmiş her çocuğun sorumluluğu her insanın omuzunda bir yük olmalıdır.  

Burada bahsi geçen sorumluğun tam olarak ne olduğunun anlaşılması için, somuta inerek başkası ile olan ilişkide insanın eylemlerine dikkat çekmek belki daha doğrudur. Diğer bir deyişle,  ‘ben’in ‘başkası’ ile olan ilişkisinde takınacağı tavra nasıl karar vereceğinin bilgisi, insanı, doğru davranışın ne olduğundan hareketle, ahlaki eylemlerin sorgulanmasına götürür.  Çünkü insanın yapıp ettiklerinde, aldığı kararlarda, yaptığı tercihlerde ve seçimlerde etik değer sorunları mevcuttur. Çoğu zaman insanlar, olaylar üzerinde ezbere değerlendirmeler yaparak sonuçları üzerinde, başkası üzerinde yaratabileceği olumsuz etkiyi düşünmeden eylemde bulunabilmektedir. O nedenle başkasının felaketine şahit olma noktasında nasıl davranılması gerektiği sorusunu (doğru eylemin ne olduğu sorusunu) sormak gerekliliği doğar.

Ioanna Kuçuradi  konuda asıl önemli olanın,  bir eyleme karar verirken, ezbere değerlendirme ile değil, doğru değerlendirme yaparak karar verme olduğunu söyler. Doğru değerlendirme yapabilmek için de etik değerlerin ( ırklardan, dillerden, mezheplerden, kültürlerden bağımsız değerler bütünü)  bilgisine ihtiyaç vardır. Ancak o zaman karşılaşılan durumlarda insan onuruna yaraşır kararlar veya tedbirler alınabilecektir. Ioanna Kuçuradi’nin bu noktadaki tavsiyesi, bireyin küçük yaştan başlayarak değer bilgisi ile eğitilebileceği ve etik değerler bilinci ile yetiştirilebileceği yönündedir [2]. O halde başkası üzerinde olası olumsuz etkileri olabilecek konularda doğru kararlar alabilmek üst düzey bir etik bilinç gerektirir. Ne yazık ki bilimlerin, teknolojinin değer dışı gelişimi, amaca giden yolda her şey mubahtır tarzında tehlikeli bir anlayışın yerleşmesine neden olmaktadır. Meslek etiklerinin son yıllarda bu kadar önem taşımasının nedeni de budur. Bir öğretmenin, bir doktorun ya da bir gazetecinin mesleğini amacına uygun şekilde yapabilmesinin temel koşulu, olayları doğru değerlendirebilmesidir. Kuçuradi’ye göre, bu doğru değerlendirmenin yapılabilmesi için, diğer bilgilerin yanında etik değer bilgisini de içine alan bir felsefi bilgi gerekir.

Başkalarının yaşadığı felaketler karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği konusunda Levinas, ‘başkasının acısına kayıtsız kalmamak ve harekete geçmek’  gerekliliğinden bahsederek katkı koyar. Etiğin ve etik özneliğin amacını, kendinden önce ötekiyle ilgilenmek olarak nitelendirir. Sorumluluktan anladığı ise, ötekinin yardım çağrısına çıkarsızca, koşulsuz olarak el uzatabilmektir. Olup bitenler karşısında kayıtsız kalmamaktır [3].

Ötekinin yardım çağrısına el uzatma konusu bizi,  etiğin önemli konularından olan diğerkâmlığa  (altrüizm) yani, başkalarının yararını en az kendi yararımız kadar gözetme konusuna götürür. Başta Thomas Hobbes olmak üzere birçok filozof diğerkâmlığın insanın doğasına ters düştüğünü düşünür. İnsan doğası, insanın doğuştan getirdiği özellikleri dile getiren bir ifadedir.  Hobbes’a göre, insan doğası değişmez bir biçimde bencildir, ne pahasına olursa olsun, daima kişisel tatmin ve hazzı amaçlar. Bir anlamda “İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” söylemi, onun bu görüşünü dile getirir.  Üç temel kavga olarak kabul ettiği rekabet, güvensizlik ve şan, şeref kazanma isteğinin insanı sürekli başkaları ile rekabete soktuğunu ileri sürer ve o çok bilinen  “homo hominis lupus”,  yani “insan insanın kurdudur.” deyişini söyler (4).

Şu halde, insan doğası gibi bir gerekçeye sığınarak insanın belli özellikleri özünde barındırdığını, doğuştan kötü olduğunu kabullenmek, insanı yapmış olduğu kötülüklerden dolayı sorumlu tutmamayı mı gerektirir?  Onu değişmez bir varlık olarak kabul etmek mi gerekir? Peki, böylesi bir kabullenme, tüm umutların bağlandığı “eğitimi” yadsımak anlamına gelmez mi?

 Jean Jacques  Rousseau’nun 1762 yılında kaleme aldığı “Emile” adlı kitabı, bir anlamda Hobbes’un iddialarının tam tersi bir düşünce üzerine oturtulmuştur. Çünkü Rousseau’ya göre insan doğuştan iyidir, kötü olması, bozulması sonradan gerçekleşir. Bu nedenle de insanın iyi ya da kötü oluşu nasıl eğitileceği konusu ile yakından ilişkilidir. Yozlaşmış bir topluma doğan her çocuğun uygun bir eğitim almaması durumda bir canavara dönüşme olasılığı taşıyacağını iddia eder [5].

İnsan doğası üzerine bu farklı görüşler üzerinden sorular üretmek mümkün. Ancak temelde asıl sorulması gereken soru, tüm yaşanılanlarda insana düşen payın ne olduğu, insanın bu sorumluluğunun nasıl bilincine varacağı ve karşılığında nasıl bir etik tavır takınacağıdır. Çünkü günün sonunda çağın tüm belirtileri insanın canavarlaşması, öfkeye boğulması, bencilleşmesi, narsistleşmesi üzerinden söylemlere yol açıyorsa, bunun nedenleri üzerinde düşünmek ve çözümde bireysel sorumluluk üstlenmek tüm insanlığın temel sorunu olmalıdır.  

Bu nedenle tekrar yazımızın başına dönersek, insanın başkalarının yararını en az kendi yararı kadar gözetebilme hassasiyetini ve becerisini kazanmasının ne kadar elzem olduğu sonucuna varılabilir. Yaşanılan tüm olumsuzlukların ve kötülüklerin kısır döngüsünden çıkmada bunun önemi ortada. İnsan, bireysel, toplumsal ve küresel sorunların sorumluluğunu üstlenmenin yollarını bulmalıdır. Bunun en önemli yollarından biri, özgürlüğünü ve seçim yapma hakkını ‘başkası’ için iyilik yapmadan yana kullanan insanlar olmaya çalışmaktır.

Hayat çok dehşetengiz geliyorsa, bu, değişen, giderek bencilleşen, yozlaşan ilişkilerin, düşünme biçimlerinin, bakış açılarının ve eylemlerin bir sonucudur. Olup bitenlerden herkes sorumludur; fark edemediği, görmezden geldiği, ötelediği, hafife aldığı, şahit olup da sessiz kalmayı tercih ettiği, hiçbir şey yapmadığı için sorumludur…


Kaynakça

[1] Byung- Chul Han, Eros’un Istırabı, Metis Yayınları, Çev. Şeyda Öztürk, 2019

[2] Ioanna Kuçuradi, Ahlak, Etik ve Etikler, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara,2019

[3] Şahin Efil, Kendini Ötekinde Fark Etmek: Ben- Öteki İlişkisinin Felsefi Uzantıları, İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, Kış (Aralık) 2016

(4) Ray Ballington, Felsefeyi Yaşamak, Çev. Abdullah Yılmaz, Birinci Basım, Ekim 1997, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

[5] J.J. Rousseau, Emile Ya Da Eğitim Üzerine, Çev. İsmail Yergüz, Birinci Basım, İstanbul 2009, Say Yayınları,

Bu haber toplam 2851 defa okunmuştur
5 Ekim 2020

5 Ekim 2020