1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. “Barıştan güzel bir şey var mı?”
“Barıştan güzel bir şey var mı?”

“Barıştan güzel bir şey var mı?”

Bazı hikayeler vardır, toprağı deştikçe aşağılarda daha da fazla gömülere ulaştığınız kazılara benzerler. Mehmet Özbarışcı’nın az sonra okuyacağınız anlatısı da bunlardan biri...

A+A-

Tümay TUĞYAN

Bazı hikayeler vardır, toprağı deştikçe aşağılarda daha da fazla gömülere ulaştığınız kazılara benzerler. Mehmet Özbarışcı’nın az sonra okuyacağınız anlatısı da bunlardan biri.

1974’te Girne’den kaçan iki Kıbrıslı Rum’un güneye ulaşabilmesi için onlara yol gösteren Akçaylı Kıbrıslı Türkleri dinlemek için gittiğimiz Özbarıçcı, laf lafı açtıkça, kendi köylülerinin de onları ölümden nasıl kurtardığını anlatıyor bize. Birden çok kez hem de!

1955 yılında, şu anda Güzelyurt ilçe sınırları içerisinde bulunan Akçay’da (Argaca) doğan Mehmet Özbarışcı (Mehmet Behlül), yaşamını hâlâ orada sürdürüyor. Akçay (Argaca), 1974’e kadar, karma bir köy olarak hem Kıbrıslı Rumlar’a hem de Kıbrıslı Türkler’e ev sahipliği yapmış. Özbarışcı’nın anlattığına göre köyde 2 bin civarı Kıbrıslı Rum, yaklaşık 70 de Kıbrıslı Türk varmış.

1974’te 19 yaşında olan Mehmet Özbarışcı, o dönemi şöyle anlatıyor:

Biz Kıbrıslı Türkler olarak çok azınlıktaydık, ama okulumuz da camimiz de vardı bizim köyde. Bayramlarda camiye imam da gelirdi. Babam muhtardı, Vakıflar’a müracaat ederdi ve bayram namazımızı kıldırmak için imam getirirlerdi bize. Getirmediklerinde de yakın köylere gider namazımızı kılardık.

İlişkileriniz nasıldı peki köydeki Rumlarla?

İlişkilerimiz çok iyiydi, Türklük-Rumluk diye bir şey yoktu. Mesela bizim kahvehanemiz yoktu, Rumlar’ın kahvehanesine giderdik. Bakkalımız yoktu, Rum bakkaldan alışveriş yapardık. Bazı yerlerde mesela EOKA ile beraber ilişkiler bozulmaya başladı. Bizim köyde biz hiç öyle bir gerginlik hissetmedik. İşimize birlikte giderdik. Zaten Rum’un yanında çalışırdık.

Peki harekat dönemiyle ilgili hatıratınızda neler var?

Önce darbe oldu. Günlerden pazartesiydi. Kalktık sabah işe gidelim. O gün rastgele otobüsü kaçırdım. İki-üç saat sonra duyduk darbe oldu. Rumlar kendi aralarında hesaplaşmaya başladı. İşe gidenler de geri döndüler. Rumlar da vardı aralarında. Beraber gider gelirdik. Ne olduğunu sorduk onlara ama zaten bilirdik, radyodan duyduyduk. Öyle olunca artık evlerimizde kaldık gitmedik işe. Ama 20 Temmuz’a kadar, bakkala, kahveye gitmek için evden çıkardık.

Peki 20 Temmuz?

20 Temmuz harekatı başlayınca buraya çok göçmen geldi; Lapta, Karava, o taraflardan, Girne bölgesinden belki da binden fazla göçmen geldi. Rumlar o taraftan kaçıp buraya geldiler.

Burada bir süre kaldılar ama sonra yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Ağustos ayında ikinci harekat başlayınca artık kaçtılar güneye doğru, köy boşaldı.  

İkinci harekat başlayınca, biz üç-dört Kıbrıslı Türk aile, yalnız kalmayalım diye köyün dışındaki bir Türk evinde toplandık. Mahallelerde çok dağınıktı çünkü Kıbrıslı Türkler’in evleri. Galiba harekatın üçüncü günüydü, sabah çıktık oturduk dışarıya kaldırıma. Baktık uzaklardan iki kişi gelir. İlk önce tanımadık tabii. Sonra yaklaşınca, baktık bunlar asker. Üniformalıydılar ve silahları da vardı. Hemen gittik içeri, büyüklerimize söyledik. Bize dediler ki ‘siz içeri geçin’. Çünkü biz hepimiz 18’li yaşlardaydık. O yaşlar tehlikeli yaşlar. Büyükler çıktı dışarı. Askerler da bu arada yaklaşmaya devam ettiler. En nihayet geldiler eve kadar. Baktık Rum askerleri.

‘Suyunuz var mı?’ diye sordular.

‘Var’ dedi bizimkiler.

‘Biraz verebilir misiniz?’ diye sordular.

Bizimkiler da verdi su, içtiler, mataralarını da doldurdular.

Sonra ‘sizinkiler geldi mi?’ diye sordular.

‘Bizimkiler kim’ diye sorunca, ‘aha dediler Türk askerleri’.

‘Geldiler’ dedi bizimkiler.

Öyle deyince, ‘hani nerdedirler’ diye sordular. ‘Aha köyün içindedirler’ dedi bu sefer bizimkiler.

‘Üç gündür aç susuz, yoldayık. Girne tarafında savaştaydık. Güneye gitmek isterik, tarif edin bize yolu’ dediler.

Tarif etti bizimkiler da yolu ve gittiler. Ama tabii bilmezdik sonra ne oldu, geçebildiler mi güneye geçemediler mi. Dedik büyük ihtimalle Türk askeri bunları yakalayıp temizledi.

2003 yılında kapılar açılınca, baktık bir gün biri geldi, elinde bir sepet. İçinde bademler, köfter, sucuk... Geldi buldu o evi.

Dedik ‘sen kimsin?’

Çünkü bizim köylülerden biri değildi, onları tanırdık. Biz sorunca, anlattı 74’teki o olayı. Teşekkür için gelmiş. Ve o gün öğrendik ki, ikisi da meğer kurtuldu. Bahçelerin içinden yürüyüp, Astromerit tarafından güneye geçmişler. 20 yaşlarında, normal mükellef askerdiler. Seferberlikte falan değillerdi yani.

Korktunuz mu onları görünce?

E biraz korktuk tabii. Ama silahlarını hiç doğrultmadılar.

Mesela o evde şu biz toplu olarak kalırdık, gece evin etrafında sabaha kadar ayak sesleri duyardık ve korkardık. Hep merak ederdik ama öğrenemediydik neydi o sesler. 2003’te kapılar açıldıktan sonra pek çok Rum köylümüz, buraya geldiler. Aralarında çok iyi arkadaşlarımız da vardı. Buluşunca, eskileri konuşmaya başladık. Konu açıldı, duyduğumuz ayak seslerinden bahsettim.

‘İşte bizdik o sesler, aralarında ben da vardım. Sizi korumak için o evin etrafında bütün gece nöbet tutardık’ dedi.

Çünkü sayıları çok az olsa da, köyde yaşayan bazı EOKA’cılar vardı. Bizi o EOKA’cılardan korumak için nöbet tutarlarmış meğer.

‘Bu Türkleri öldürmek istiyorsanız, önce bizi öldürmeniz lazım’ demişler o EOKA’cılara. Biz bunu 30 sene sonra öğrendik.  

Bu noktada, röportaj sırasında yanımızda olan Mehmet Özbarışcı’nın kız kardeşi Müsteyde Geylan (Müsteyde Behlül) giriyor araya.

20 Temmuz sabahı baktık kapı çalar, biz bekardık o zaman daha. Köyden üç-dört Rum geldi, babama dediler geç aç bakkal dükkanını, al ne lazımsa, çocuklar aç kalmasın. Diğer köylere da haber verin dediler hatta, kooperatifi şu saatte açacayık, gelin ihtiyacınızı karşılayın. Savaş günlerinde bile hiç bir sıkıntımız olmadı bizim Rumlar ile. Askerler dışarıda bomba atar, biz aynı evlerde kahve içerdik. Bazı Grivas yanlıları vardı tabii laf söyleyen ya da bizim fanatikler da vardı ama diğer herkesin arası çok iyiydi, kardeş gibiydik biz. Hâlâ bugün birbirimize karşı kinimiz yok eski komşularımızla.

93db2d34-85b9-4cb1-bdd7-8348e8980dd6.jpg

Burada hemen bir not ekleyelim. Bu köyün yerlileri 2002 yılında, henüz karşılıklı geçişler başlamadan önce, bir organizasyon yapıp Pile’de buluşmuşlar, masalar kurulmuş, birlikte yemiş içmişler, eski günleri yad etmişler.

Kız kardeşinin anlattıkları üzerine, Mehmet Özbarışcı’nın o an aklına bir olay daha geliyor. Heyecanla onu da anlatıyor bize:

Bir gün otururuk Rum kahvesinde. Bir Yunan askeri geldi.

‘Duyduk bu köyde Türkler varmış, gösterin bize yerlerini’ dedi.

Rum kahveci sordu, ‘napacaksınız kendilerini?’

Yunan askeri, ‘öldüreceyik’ dedi.

Kahveci da döndü dedi, ‘Peeeee, onlar çoktan kaçtı. Siz gelin oturun ben yapayım size bir kahve da onlar çoktan kaçtı, bulamazsınız’.

Yürüdü ocağa doğru, kaş göz işareti yaptı bize, kalktık biz da ağır ağır kaçtık. Üstelik sade kahveci da değil, başka bir sürü Rum da vardı orada. Hiç biri da bozmadı kahvecinin dediğini. Çünkü biz öyle alışmadık. 

1974’te ölen oldu mu sizin köyden?

1974’te bizim köyden ölen üç Rum var benim bildiğim. Biri harekat sırasında askerdi, Mihaili Guculi’ydi adı. Biri 15 Temmuz darbesinde öldüydü. Makarios’un polislerindendi. Hatta köye gömüldüydü. Bir da Yanni vardı, benim ustamdı o. Yapıcı ustası. Seferberlik olunca bunun arabasını istedilerdi. Çok meraklıydı arabasına, ‘tek şartla veririm, ben da gelecem ve arabayı ben sürecem’ dedi. Gitti ve öldü. Arabasına kıyamadıydı, arabası için kendi canından oldu. Meraklı Yanni derdik.

a63e0246-baa4-4cbb-bbc2-ea8e32483828.jpg

Peki sizce, bunca yaşanmışlığın ardından, eskiye dönmek mümkün mü? Sizi şimdi alsalar ve eski Rum komşularınızla aynı köyün içine koysalar, ne hissedersiniz?

Ben çok memnun olurum. Ama o eski günlere dönmek kolay değil. Hepsinden önce bizleri yöneten siyasetçilerin barış istediğine inanmam ben.

Peki ya sıradan insanlar?

Kilise ve Rum okulları hiç boş durmadı, fanatizm aşıladılar çocuklara. Rum halkının %75’inin barış istediğini düşünmem. İnsan olarak çok iyidirler, çok anlaşırdık. Ama konu Kıbrıs meselesine geldi mi öyle değil. 2003’ten sonra da on yıl ben güneyde çalıştım. Oradaki Rum arkadaşlar da hep ‘barış olsun, beraber yaşaylım’ derlerdi. Ama onların anladığı barışla benim anladığım barış aynı mı? Onlar bizi yönetmek ister. Rumlar’la 24 saatte barış yapabilin. Yeter ki bütün idari kurumları onlara verecen. Senin toplum olarak hakkın olmayacak, sadece bireysel hakların olacak. Türk hiçbir zaman onlara emir vermeycek, hep onlar bize emir verecek. Bizi kendileri idare edecek.

Bizimkilerden da çok var barış istemeyen. Adam geldi buraya 2 bin – 3 bin dönüm tarla verdiler, arpa eker. Geldiler buraya ev aldılar, bahçe aldılar, tarla aldılar... Beleş! Bir kuruş para vermeden büyük menfaat sağladılar. Aldılar Rum mallarını, satarlar, koyarlar parayı ceplerine, çekerler altlarına son model arabalar, hava atarlar. Onlar şimdi sizce barış ister? İster görünür ama istemez. Ben bir araba alabilmek için on sene çalıştım. O gider daha pahalı araba alır, bana hava atar. Babasının dedesinin avanta aylıklarını da koyar cebe. Ben ayda bir giderim dışarı yemeğe, o her gece gider yemelere içmelere. Biz isterik ama barış. Barıştan güzel bir şey var mı? Kimse ölmesin isterik biz!

4092ce63-c27c-4913-a218-146b3c33bd96.jpg

Bu haber toplam 664 defa okunmuştur