
Acının Dili, Acının Pasaportu Olmaz
"Acı evrenseldir. Ve insanı insan yapan da belki tam burada başlar: Kendisine ait olmayan bir acının karşısında bile insan kalabilmekte. Tüm halkımızın başı sağ olsun."
Acının Dili Var mı?
İnsan her acıyı anlatabilir mi gerçekten?
Her duyguya bir cümle bulunabilir mi?
Her kaybın karşısına bir kelime konulabilir mi?
Bağırınca geçer mi acı?
Konuşunca hafifler mi?
Yazınca biraz olsun diner mi?
Bilmiyorum…
Belki de bazı acıların dili yoktur!
Bazı acılar vardır; insanın boğazında düğümlenir, kelimeye dönüşmeden orada kalır. Bazı görüntüler vardır; gözünüz görür ama zihniniz kabul etmekte zorlanır. Bazı haberler vardır; duyarsınız fakat bir süre sonra duyduğunuz şeyin ağırlığı karşısında konuşamazsınız.
Geçtiğimiz hafta tam da böyle bir yerden geçtik. Ve hâlâ geçmeye devam ediyoruz.
Girne açıklarında yaşanan gemi faciası, yalnızca denizin üzerinde meydana gelen bir kazayı değil, hepimizin içine çöken büyük bir sessizliği de beraberinde getirdi. Bir ülkenin kıyısında, hepimizin bildiği bir denizin üzerinde, hayatların bir anda nasıl kırılabileceğini gördük. Ardından bekleyişleri gördük. Aileleri gördük. Belirsizliği gördük. Bir haberin bir evin içine nasıl düştüğünü, bir telefonun nasıl umutla beklendiğini, “haber var mı?” sorusunun nasıl dünyanın en ağır cümlesine dönüşebildiğini gördük.
Ve ben kendi adıma, bir süredir şu sorunun etrafında dönüp duruyorum: Acının dili var mı?
Canlı yayında olduğum anlar oldu. Söylemem gereken kelimeleri biliyordum ama cümleyi kuramadım.
“Şunu söylersem yanlış anlaşılır mı?”
“Bunu söylersem birinin yarasına dokunur muyum?”
“Bir ailenin henüz kabul etmeye çalıştığı bir kaybı, ben bir cümleyle nasıl tarif edebilirim?”
İnsan bazen konuşmamayı seçmiyor.
Konuşamıyor!
Çünkü bazı anlarda kelimeler yetersiz kalıyor.
Ludwig Wittgenstein; dilin sınırlarından söz ederken, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” der.
Belki de bazı felaketler bize tam olarak bunu hatırlatıyor.
Dünyamızın başına gelen şey, dilimizin taşıyabileceğinden daha büyük olduğunda susuyoruz.
Çünkü kelime küçük kalıyor, cümle küçük kalıyor…
Hatta bazen insanın kendisi bile, gördüğü şeyin yanında küçük kalıyor.
Bu yüzden geçtiğimiz hafta “söyleyecek söz bulamıyorum” diyenleri çok iyi anladım.
Çünkü bazen susmak, kayıtsızlık değildir.
Bazen susmak, acının büyüklüğünü kabul etmektir.Ama bu sessizliğin içinde başka bir şey daha gördük.
Ve açıkçası beni en çok düşündüren de bu oldu.
Bir insanın acısının, başka bir insan için rahatlık alanına dönüşebildiğini gördük.
Bir başkasının kaybının, bir başkasının paylaşım malzemesine dönüşebildiğini gördük.
Oysa acı, başkasının üzerine basarak yükselinecek bir yer değildir.
Bir ailenin yaşadığı travma, hiçbirimizin kendisini göstereceği bir sahne değildir.
Bir kayıp haberi, hız yarışının parçası değildir.
Tıpkı siyasi rantın ne aracı ne de parçası olmaması gerektiği gibi.
Hele ki; bir annenin, bir babanın, bir eşin, bir çocuğun bekleyişi; sosyal medya etkileşiminin konusu hiç değildir.
Bunu yeniden hatırlamak zorundayız!
Çünkü bazen teknoloji bize haber verme hızını artırıyor ama insan olma hızımız aynı kalıyor, hatta geriliyor!
Bilgi saniyeler içinde yayılıyor, acı ise; saniyeler içinde anlaşılmıyor!
İşte burada çok önemli bir ayrım var: Her bildiğimizi söylemek zorunda değiliz!
Her gördüğümüzü paylaşmak zorunda değiliz, her düşündüğümüzü yazmak zorunda değiliz!
Ve belki en önemlisi, herkesin her acıya dair söyleyecek bir sözü olmak zorunda da değil!!!
Bazen en doğru cümle, kurulmamış cümledir. Bazen en büyük saygı, sessizliktir.
Ama burada benim her zaman vurguladığım bir nokta var: Acının pasaportu olmaz.
Bu, savaşlar da dahil olmak üzere, yaşanan her acı için geçerlidir.
Acının pasaportu yoktur.
Bir insanın acısını, kimliğine, milliyetine, ülkesine, tarafına ya da bulunduğu yere göre tartamayız.
Bir yerde yaşanan acıyı görüp başka bir yerde yaşanan acıya sırtımızı dönemeyiz.
Bir acıyı büyük, diğerini küçük görerek; birinin yasını sahiplenip diğerinin yasını değersizleştirerek insanlığın ortak vicdanını kuramayız.
Bugün bunu bilerek yol alabilsek, hâlâ bazı şeylerden ayrımcılık üzerinden beslenmeye çalışmasak…
Bu ayrımcılıktan beslenme politikasından vazgeçebilsek…
Bambaşka bir yol alacağız.
Çünkü hangi noktada olursak olalım, hangi tarafta durursak duralım; bir yerde böyle bir acı yaşanıyorsa ve aynı anda başka bir yerde başka bir acı yaşanıyorsa, bunlardan birini diğerinin karşısına koyarak ayrımcılık siyaseti yapılmaz.
Acının pasaportu sorgulanmaz.
Acının hangi taraftan geldiğine bakılmaz.
Çünkü acı; sınır kapılarında durdurulmaz, pasaport kontrolünden geçirilmez!!!
İnsan hayatı üzerinden ayrımcılık kurulmaz.
Ve maalesef; acıyı siyasete kurban ettiğimiz noktaları da görüyorum. Bunu gördükçe gerçekten üzülüyorum. Hâlâ acıların üzerinden ayrımcılık üretilmesini, insanların yaşadığı kayıpların kimliklere, taraflara ve siyasi pozisyonlara göre farklı değerlendirilmesini kabul edemiyorum.
Çünkü acıyı siyasete kurban etmemek gerekir!
Ortada bir acı, bir felaket, bir insanlık meselesi varsa; önce o olgunun etrafında, insan hayatının değeri etrafında birleşebilmeliyiz. Önce gerçeği kabul etmeli, yaşanan kaybın karşısında birlikte durmalı ve sorumluluğu ortaya koymalıyız.
Siyaset elbette yapılabilir. Farklı değerlendirmeler, farklı görüşler elbette olabilir. Ama bunların, yaşanan acının ve ortadaki gerçeğin önüne geçmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Önce insan hayatı, önce gerçek, önce ortak vicdan, sonrasında siyaset!!!
Çünkü acının kendisini siyasi ayrışmanın malzemesine dönüştürdüğümüzde, yalnızca yaşanan kayba değil, toplumun ortak vicdanına da zarar veriyoruz.
Benim itirazım tam da buna!
Acıları birbirimize karşı kullanmaktan, yasları sınıflandırmaktan ve insan hayatını siyasi kimliklerin gölgesinde değerlendirmekten vazgeçmemiz gerekiyor.
Önce insan olarak birleşebilmeliyiz.
Belki o zaman, aynı olaylara bakarken birbirimizin karşısında değil, aynı insanlık duygusunun içinde durmayı başarabiliriz.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak budur: Acıları yarıştırmamak.
Yasları sınıflandırmamak.
Kimin daha çok üzülmeye hakkı olduğunu tartışmamak.
Ve insanın acısını, başka bir insana karşı üstünlük kurmanın ya da siyasi bir ayrımın malzemesi haline getirmemek.
Çünkü acının dili olmayabilir, ama vicdanın dili ortak olabilir.
Bu hafta beni bir başka yere de götürdü:
Kamu yönetimine.
Devlete.
Sisteme.
Çünkü bir felaketin ardından yalnızca “ne oldu?” sorusunu sormak yetmez öyle değil mi?
Bir süre sonra mutlaka şu sorular gelir:
Neden oldu?
Önlenebilir miydi?
Hangi mekanizma çalışmadı?
Hangi denetim yapılmadı?
Hangi prosedür vardı ama uygulanmadı?
Hangi sorumluluk yerine getirilmedi?
Ve daha da önemlisi: Aynı şeyin bir başka yerde yeniden yaşanmaması için şimdi ne yapılacak?
İşte kamu politikası tam da burada başlar.
Kriz yönetimi!
Krizi önceden görebilmek, proaktif adım atabilmek…
Tanıdık geldi mi?
Bir felaket yaşandıktan sonra yalnızca sorumlu aramak değil, o felaketi mümkün kılan koşulları ortaya çıkarmak gerekir.
Çünkü iyi yönetim, yalnızca kriz anında müdahale eden yönetim değildir.
İyi yönetim, krizin ortaya çıkmasını mümkün olduğunca engelleyen yönetimdir!
Denetim, yalnızca bir şey olduktan sonra dosya açmak değildir.
Denetim, “nasıl olsa bir şey olmaz” rahatlığının önüne geçmektir.
Liyakat ise, yalnızca bir kadroya doğru kişiyi getirmek değildir. Liyakat, doğru kişinin doğru işi, doğru bilgiyle, doğru sorumlulukla ve doğru ciddiyetle yapmasını sağlamaktır. Bu yüzden artık kamu politikalarını yalnızca rakamlar, bütçeler ve mevzuat üzerinden konuşamayız.
Kamu politikalarının merkezinde insan hayatı vardır. Bir mevzuat maddesinin arkasında bir insan vardır. Bir denetim raporunun arkasında bir aile vardır. Bir ihmal ihtimalinin arkasında bir hayat vardır.Bunu unutursak devlet mekanizmasını yalnızca kâğıt üzerinde işletmiş oluruz.
Geçtiğimiz hafta yazımda trafikten söz etmiştim.
Yollarımızdan, trafik güvenliğinden, nüfus artışından, değişen toplumsal yapıdan ve bu değişime karşı kamu politikalarının yeterince hazırlıklı olup olmadığından…
Bugün başka bir tablonun içindeyiz.
Ama aslında mesele aynı: Güvenlik, denetim, öngörü, kamu kapasitesi, sorumluluk…
Ve en önemlisi, insan hayatını merkeze koyan bir yönetim anlayışı.
Çünkü hayatın hangi alanından konuşursak konuşalım, aynı soruyla karşılaşıyoruz:
“Bir şey daha olmadan önce ne yapıyoruz?”
Bence artık kendimize sormamız gereken soru bu.
Çünkü yalnızca kriz çıktığında harekete geçen bir sistem, kriz yönetebilir. Ama krizleri öngören, riskleri ölçen, denetleyen, gerekli önlemleri zamanında alan bir sistem insan hayatını korur.
Aradaki fark çok büyük.
Ve bu fark bazen bir dosyada değil, bir ailenin hayatında ortaya çıkar.
Belki de Nietzsche’nin sanat üzerine söylediği o ağır cümleyi burada başka türlü düşünmek gerekiyor.
Nietzsche; acımasız hakikat karşısında sanatın insanı ayakta tutan gücünden söz eder. Bu fikir, sanatın gerçeği ortadan kaldırmadığını; insanın gerçekle yaşayabilmesine bir biçim verdiğini anlatır.
Bizim de bazen kelimelere ihtiyacımız var, bazen şiire, bazen sessizliğe, bazen birbirimizin omzuna.
Ama bugün en çok başka bir şeye ihtiyacımız var: Hafızaya!
Çünkü acının en büyük düşmanı yalnızca zaman değildir.
Unutmaktır!
Yaşananı unutmak, neden yaşandığını unutmak, nelerin eksik kaldığını unutmak.
Ve bir süre sonra aynı soruları yeniden sormak zorunda kalmak.
Oysa bazı acılar yalnızca yas tutulup geçilecek kadar basit değildir. Bazı acılar bize sorumluluk bırakır.
Bir toplumun hafızasına düşer, bir devletin kayıtlarına girmelidir. Bir kamu politikasının başlangıç noktası olmalıdır, bir denetim mekanizmasını değiştirmelidir. Bir yönetim anlayışını sarsmalıdır. Geçtiğimiz günlerde hepimiz aynı denize başka başka gözlerle baktık.
Kimimiz bir yakınını düşündü, kimimiz bir arkadaşını, kimimiz kendi çocuğunu.
Kimimiz “Ben olsaydım?” diye düşündü. Kimimiz yalnızca sustu.
Ben de sustum!
Çünkü bazı cümlelerin kurulması değil, önce insanın içinde ağırlığının hissedilmesi gerekiyor.
Ve bugün hâlâ aynı yerdeyim:
Sözler yetmiyor.
Cümleler yetmiyor.
Taziyeler yetmiyor.
Üzüntüyü ifade etmek yetmiyor.
Çünkü kaybedilen hayatları geri getiremiyoruz.
Ama geride kalanlara karşı sorumluluğumuzu yerine getirebiliriz.
Acıyı yalnızca konuşulan bir şeye değil, değişimin başlangıcına dönüştürebiliriz.
Denetimi güçlendirebiliriz.
Liyakati tartışmasız bir ilke haline getirebiliriz.
Kamu politikalarını günü kurtaran değil, yarını koruyan bir anlayışla yeniden kurabiliriz.
Ve belki de en önemlisi, insan hayatını herhangi bir prosedürün, herhangi bir makamın, herhangi bir çıkarın önüne koyabiliriz.
Çünkü devlet dediğimiz şey, en nihayetinde insana dokunmak için vardır.
Ve yönetimin gerçek ölçüsü, işler yolundayken kaç şey yaptığı değil;
bir insanın hayatı tehlikeye girdiğinde ne kadar hazırlıklı olduğudur.
Bugün kelimelerimi yine zor buluyorum.
Belki de bazı acılar gerçekten anlatılamıyor.
Ama şunu biliyorum: Anlatamadığımız acıları unutmak zorunda değiliz.
Belki acının dili yok.
Ama acının bir hafızası var.
Ve o hafıza bize şunu söylemeli:Bir daha aynı yerde susmamak için, bugün konuşmamız gerekenleri konuşmak zorundayız.
Acı; senin, benim, onun, şunun değildir.
Acı, insanındır.
Karşımızdaki kim olursa olsun, hangi düşüncede, hangi tarafta, hangi hayatın içinde olursa olsun; acı karşısında önce insan kalabilmektir mesele.
Çünkü acının tarafı olmaz.
Acının kimliği, adresi, ideolojisi, dili yoktur.
Bir annenin gözyaşı, bir başkasının gözyaşından daha az değildir. Bir evin içindeki sessizlik, başka bir evin sessizliğinden daha değersiz değildir.
O yüzden acının karşısında bazen yapabileceğimiz en büyük şey, hiçbir şey yapamıyorsak bile saygı duymaktır.
Hafife almamak olayı!
Tabiri caizse, pişkin pişkin gülmek değil; mahcubiyet yaşamak… Mesele, “o dönemin suçu, bu dönemin suçu” noktasının çok daha ötesinde. Elinden bir şey gelmemesinin, o çaresiz bekleyişin kendisinin bile bir mahcubiyeti var. Ve o yüzdeki mahcubiyet, saygıdır. Başkası adına nasıl utanılır, onu da maalesef bu süreçte gördük.
Bir başkasının yarasını kendi öfkemize ve çıkar hesaplaşmalarına siyasete malzeme etmemek.
Çünkü insan olmanın en temel duygularından biri, başkasının acısını gördüğünde kendi sesini biraz kısmayı bilmektir.
Acı evrenseldir.
Ve insanı insan yapan da belki tam burada başlar:
Kendisine ait olmayan bir acının karşısında bile insan kalabilmekte.
Tüm halkımızın başı sağ olsun.
Hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.
Yaralılara geçmiş olsun.
Ve geride kalan bütün ailelere…
Sözcüklerin yetmediği yerde, yalnız olmadıklarını hissettirecek bir toplum dili diliyorum.
Çünkü bazı yaralar cümleyle kapanmaz.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

























