1964’te “kayıp” edilen Reşat Ahmet için 10 Nisan’da Lefkoşa Şehitliği’nde cenaze töreni yapılacak…
12 Mayıs 1964’te, Larnaka Amerikan Akademisi önünden kaçırılarak “kayıp” edilen Reşat Ahmet için 10 Nisan 2026 Cuma günü saat 10.00’da, Lefkoşa Ortaköy Mezarlığı içerisinde bulunan Lefkoşa Şehitliği’nde askeri cenaze töreni yapılarak, kalıntıları ailesi, sevdikleri, Kayıplar Komitesi ile devlet yetkilileri tarafından defnedilecek.
Taksisiyle ve taksisinde yolcu olarak bulunan Eşref Salih ve Fuat Niyazi’yle birlikte Larnaka’dan kaçırılan ve Kıbrıslırum faşistler tarafından öldürülerek Trulli’de (Strullo) bir kuyuya gömülen Reşat Ahmet’ten geride kalanlar, Kayıplar Komitesi’nin yürüttüğü kazılarda bulunarak kimliklendirildi. Trulli’deki (Strullo) gömü yeri olan kuyunun bulunmasında Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslırum Üye Asistanı rahmetlik Ksenofon Kallis ile Kıbrıslırum kayıp yakını Ksenis Halluma’nın büyük emeği geçmişti. Rahmetlik Kallis’e bu kuyuyu, konuyu öğrenen ve yurtdışında yaşayan bir Kıbrıslırum göstermiş, Kallis de Kayıplar Komitesi’ni seneler önce bu konuda bilgilendirmişti. Kallis bu konuda pek çok kereler bu kuyunun kazılması için çeşitli girişimlerde bulunmuştu. Kallis’ten bağımsız olarak Ksenis Hallumas da bu kuyunun yerini göstermek için insani bir çaba harcadı. Kendi babası ve amcası Tremeşe’den hala “kayıp” olan Ksenis Halluma, kendi çabalarıyla hem Kıbrıslıtürk, hem de Kıbrıslırum kayıpların bulunması için çaba harcarken, bu kuyuyu ve meydana gelen korkunç katliamı bilen yaşlı bir Kıbrıslırum bulmuştu. Hallumas, kuyunun tam yerini öğrendikten sonra insani bir jestle bu kuyuyu Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiş ve sonrasında da yürütülen kazıları takip etmişti.
Kayıp yakını Ksenis Halluma’ya ve bu konuda Reşat Ahmet ve beraberindeki diğer kayıp Kıbrıslıtürkler’in gömü yerinin bulunmasına yardım eden herkese bu sayfalardan insanlık adına teşekkür ediyoruz, geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden Kallis’i de rahmetle anıyoruz…
Kuyuda Reşat Ahmet, Eşref Salih ve Fuat Niyazi’nin yanısıra, onlardan önce 1963 Aralığı’nda kaçırılarak öldürülen Mustafa Mulla Hüseyin’den geride kalanlar da bulunmuştu. Eşref Salih, Fuat Niyazi ve Mustafa Mulla Hüseyin’in kimliklendirilmeleri tamamlandıkça, cenaze törenleri yapılmıştı. Şimdi de Reşat Ahmet, “kayıp” edilmesinin üstünden geçen 62 yıl sonra ailesi, sevdikleri, Kayıplar Komitesi ile devlet yetkilileri tarafından toprağa verilecek. Cenaze töreni 10 Nisan Cuma günü saat 10.00’da yapılacak. Ailesinin acısını paylaşıyoruz…

Trulli'deki kuyuda bulunan dört Kıbrıslıtürk...

*** BASINDAN GÜNCEL…
“Hristodulidis, üslerle ne yapmaya çalışıyor?...”
Dionissis DİONİSSİU/POLİTİS
Cumhurbaşkanı Hristodulidis’in Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin varlığına ilişkin son açıklamaları ne kadar ciddiye alınmalıdır? Ve Tufan Erhürman’ın da belirttiği gibi, Kıbrıslı Türklerin adadaki geleceklerini ilgilendiren konularda söz hakkı olmalı mı?
Kesin olan tek şey, Başkanın kamuoyu önünde İngiliz üsleri konusundaki tutumunun, Kıbrıs’ın devlet yapısının en karmaşık ve siyasi açıdan en hassas meselelerinden birini yeniden gündeme getirdiğidir: egemenliğin, bağımsızlığın tarihsel çerçevesinden kaynaklanan kısıtlamalarla bir arada var olması. “Net bir plan” ve hatta üslerin kaldırılmasına dahi atıfta bulunan sözleri, daha geniş siyasi ve jeostratejik ortamdan, ya da 1960’tan beri Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yöneten hukuki taahhütlerden ayrı değerlendirilemez.
Retorik mi, strateji mi?
İlk bakışta, Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları siyasi niyet ile retorik abartı arasında gidip geliyor gibi görünüyor. İngiliz Üslerini “sömürge kalıntısı” olarak tanımlamak yeni bir şey değil. Aksine, bu, ülkenin siyasi sınıfının önemli bir kesiminin uzun süredir savunduğu bir tutumu yansıtmaktadır. Ancak, somut bir hukuki veya diplomatik yol haritası olmaksızın, ve yalnızca Mauritius örneğiyle karşılaştırmalar da dahil olmak üzere genel atıflarda bulunarak üslerin kaldırılması olasılığını kamuoyu gündemine getirmek, bunun gerçekçi bir politika hedefi mi yoksa iç siyasi kaygılarla yönlendirilmiş bir açıklama mı olduğu konusunda meşru sorular doğurmaktadır.
Zamanlama tesadüfi değil. Kıbrıs, milliyetçi ve federalizm karşıtı seslerin yükseldiği bir ortamda parlamento seçimleri öncesinde bir seçim-öncesi döneme girmektedir. Dolaylı da olsa, 1960’ın üniter devletine dönüş fikrine yapılan atıf, açıkça tanımlanmış bir hedef kitleye yönelik siyasi bir tercihtir. Bu bağlamda, söz konusu açıklamalar olgun bir diplomatik tutumdan ziyade, DİKO, EDEK ve ELAM gibi partilerin etrafında toplanmış belirli seçmen kitlelerine yönelik siyasi bir sinyal işlevi görebilir.
Yasal çerçeve: taahhütler ve sınırlar
İlk ve belki de en kritik soru, bu tür tutumların yasal dayanağıyla ilgilidir. Kıbrıs’taki İngiliz Üsleri, 1960 Zürih ve Londra Anlaşmaları ile belirlenmiş olduğu üzere yalnızca askeri tesisler değil, Birleşik Krallık’ın egemenlik alanlarıdır. Bu antlaşmalar, sadece Üslerin varlığını değil, aynı zamanda garanti sistemini de içeren Kıbrıs Cumhuriyeti’nin daha geniş anayasal ve uluslararası çerçevesini düzenlemektedir.
Lefkoşa’nın bu antlaşmalara tek taraflı olarak itiraz etmesi veya bunları feshetmesi, ciddi sonuçlar doğurmaksızın hukuken mümkün değildir. Herhangi bir değişiklik, ya tüm tarafların rızasını, ya da Cumhuriyeti düzenleyen uluslararası çerçevenin köklü bir revizyonunu gerektirecektir. Dahası, bu antlaşmaların feshedilmesinin, özellikle adadaki varlığını—her ne kadar suistimal edici bir şekilde de olsa—meşrulaştırmak için aynı antlaşmalara atıfta bulunmaya devam eden Türkiye ile ilgili olarak tehlikeli hukuki emsaller yaratıp yaratmayacağı sorusunu gündeme getirmektedir.
Kıbrıslı Türkler ve katılım meselesi
Cumhurbaşkanının, Kıbrıslı Türklerin üsler konusunda ancak “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yeniden katıldıktan sonra” söz sahibi olabileceği yönündeki tutumu, önemli siyasi ve etik soruları gündeme getirmektedir. Bir yandan bu tutum, hukuki gerçeği yansıtmaktadır: Kıbrıs Cumhuriyeti, adadaki uluslararası alanda tanınan tek devlettir. Öte yandan ise, bölünmenin siyasi gerçekliğini ve gelecekte gerçekleşecek herhangi bir çözümde Kıbrıslı Türk toplumunun dahil edilmesi gerekliliğini göz ardı etmektedir.
Böylesine kritik bir konudaki tartışmalardan Kıbrıslı Türkleri tamamen dışlamak—ve bu noktada Erhürman’ın itirazları ağırlığını hissettiriyor—Kıbrıs sorununun çözümünde umutların zedelenmesi riskini taşır. Bu yaklaşım bir köprü görevi görmek yerine, tarihsel olarak çıkmaza yol açan dışlama mantığını pekiştirir. Her halükarda, ister federal ister başka türlü olsun kapsamlı bir çözüm, garantiler ve yabancı askerlerin varlığı gibi konularda da dahil olmak üzere her iki toplumun mutabakatını gerektirecektir.
Garantiler ikilemi
Özellikle dikkat çeken husus, Birleşik Krallık’ın olası tepkisidir. 2017’deki Crans-Montana görüşmelerinde İngiltere, garantiler sisteminin kaldırılması yönünde Yunanistan ile aynı çizgide hareket ederek daha esnek bir tutum benimsemişti. Bu, üslerin önemli bir kısmının Kıbrıs Rum yönetimi altına gireceği 2014 anlaşmasıyla birlikte, geniş çevrelerce Kıbrıs Rum tarafı adına önemli bir diplomatik kazanç olarak değerlendirildi.
Ancak, Kıbrıs Cumhuriyeti üslerin kaldırılması konusunu masaya yatırırsa, Londra’nın aynı tutumu sürdüreceği hiç de garanti değildir. Üslerin kaldırılmasını garantilerin eşzamanlı olarak kaldırılmasıyla ilişkilendirmek, İngilizlerin tutumlarını yeniden değerlendirmesine yol açabilir ve bunun da Kıbrıs meselesine ilişkin müzakereler üzerinde potansiyel etkileri olabilir.
Cumhurbaşkanı Hristodulidis’in konuyu ele alma biçimine bakılırsa, Kıbrıs müzakerelerine dair ne beklentisi olduğu, ne de buna öncelik verdiği anlaşılıyor. Aynı zamanda, Orta Doğu’daki krizin—özellikle Avrupa Birliği çerçevesi içinde ve daha geniş anlamda bölgede—güvenlik konularında Birleşik Krallık ile Türkiye arasındaki çıkarların kademeli olarak yakınlaşmasına yol açtığını, ve bu nedenle her ikisinin de daha esnek ve pragmatik tutumlar benimsediğini kabul edemiyor gibi görünüyor.
Üsler de denkleme dahil edilirse, bu yakınlaşma, kısmen İngiltere’nin bugüne kadarki tutumunu tersine çevirerek Kıbrıs konusunda ortak bir İngiliz-Türk tutumuna dönüşebilir mi? Birleşik Krallık’ın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruiyet ve egemenliğini tanımaya devam ettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu olasılık düşük görünüyor. Ancak Lefkoşa, üsler meselesini merkezi bir diplomatik cepheye dönüştürürse, bu durum İngiliz politikasında Türkiye’ye daha yakın bir yaklaşıma doğru bir değişime yol açabilir.
Tarih bize bir ders vermektedir. Jack Straw 2006’da Lefkoşa’da yuhalandığında, daha sonra iki devletli çözümü dahi destekleyen açıklamalarda bulunmakta hiç tereddüt etmedi. Londra, Üsleri kritik bir stratejik varlık olarak görmektedir. Varlığının tehdit altında olduğunu algılarsa, çıkarlarını alternatif ittifaklar veya yakınlaşmalar yoluyla korumaya çalışabilir. Bu bağlamda Türkiye, askeri kapasitesi ve bölgesel etkisi göz önüne alındığında, yararlı bir ortak olarak ortaya çıkabilir.
Jeopolitik gerçeklik
Kırılma yerine sentezi savunanlar, Kıbrıs sorunu çözüme kavuşana kadar Üslerin farklı bir şekilde değerlendirilebileceğini savunuyorlar. Orta Doğu’da artan istikrarsızlık bağlamında, üslerin varlığı daha da önem kazanmaktadır. Bir yandan, üslerin askeri operasyonlarda kullanılması nedeniyle Kıbrıs risklere maruz kalabilir. Öte yandan, üslerin varlığı adanın jeostratejik değerini artırmakta ve Yunanistan, Fransa ve ABD dahil olmak üzere Batılı güçlerle bir güvenlik ve işbirliği çerçevesi oluşturmaktadır.
Üslerin kaldırılması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğini güçlendiren bir adım olarak görülebilir. Ancak bu, bölgesel gerilimin tırmandığı bir dönemde bir güvenlik boşluğu yaratabilir veya ülkenin uluslararası konumunu zayıflatabilir. Dolayısıyla mesele, sadece üslerin kaldırılmasının arzu edilip edilmediği değil, mevcut koşullar altında stratejik olarak akıllıca olup olmadığıdır.
Sonuçlar
Cumhurbaşkanının İngiliz üsleri hakkındaki açıklamaları, siyasi demagoji ile stratejik konumlandırma arasındaki ince çizgide yer almaktadır. Bu açıklamalar, gerçek endişeler ve tarihsel hassasiyetleri yansıtmakla birlikte, ciddi hukuki, diplomatik ve jeopolitik soruları da gündeme getirmektedir.
1960 antlaşmalarına yönelik tek taraflı bir yaklaşımın uygulanması zor, ve öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir. Kıbrıslı Türkleri tartışmanın dışında bırakmak, kapsamlı bir çözüm ihtiyacına aykırıdır; öte yandan Birleşik Krallık’ın tutumunda yaşanabilecek herhangi bir değişiklik, göz ardı edilemeyecek bir faktör olmaya devam etmektedir.
Nihayetinde, üsler meselesi parçalı ya da salt iletişimsel bir yaklaşımla ele alınamaz. Gerekli olan, uluslararası hukuk, güç dengeleri ve her şeyden önce Kıbrıs sorununun çözülme olasılıklarını dikkate alan tutarlı bir stratejidir.
Tabii ki, amaç artık federal bir çözüm değil de iki devletli bir sonuç ise durum farklıdır. Bu durumda Cumhurbaşkanı Hristodulidis, Erhürman ile böyle bir anlaşmayı imzaladığında, “Kıbrıs Rum Cumhuriyeti”nden üslerin kaldırılmasını talep edebilecek bir konumda olacaktır. Ancak o durumda bile, Dikelya Üslerinin Kıbrıs Türklerinin kontrolü altına girmeyeceğini kim garanti edebilir?
Mauritius: Kıbrıs için bir emsal teşkil ediyor mu?
Birleşik Krallık’ın Chagos Takımadalarının Mauritius’a iadesi için müzakere kararı, Kıbrıs kamuoyundaki tartışmalarda önemli bir soruyu yeniden gündeme getirdi: Bu, Kıbrıs için İngiliz üsleri konusunda başvurabileceği bir emsal teşkil ediyor mu?
Kısa cevap, bunun siyasi ve ahlaki bir emsal oluşturduğu, ancak Kıbrıs vakasına uygulanabilecek doğrudan bir hukuki araç olmadığıdır. Meselenin özü, ince ama hayati önem taşıyan farklarda yatmaktadır.
Mauritius vakası, bağımsızlıktan kısa bir süre önce, 1965 yılında İngiliz Hint Okyanusu Toprakları’nı oluşturmak üzere koloniden ayrılan Chagos Takımadaları ile ilgilidir. Diego Garcia’daki ABD ve Birleşik Krallık askeri üssü daha sonra buraya kurulmuştur.
Önemli nokta, bu ayrılmanın daha sonra uluslararası dekolonizasyon hukukuna aykırı olduğunun kabul edilmesidir. 2019 yılında Uluslararası Adalet Divanı, dekolonizasyon süreci hukuken tamamlanmadığından Birleşik Krallık’ın adalar üzerindeki idaresine son vermesi gerektiğine hükmetmişti. Bunu aynı yönde bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararı izlemişti.
Dolayısıyla Londra ile Port Louis arasında süren müzakereler cömert bir siyasi jest değil, kesintisiz uluslararası baskı, hukuki argümanlar ve Chagos üzerindeki İngiliz egemenliğinin kademeli olarak meşruiyetini yitirmesinin sonucudur.
Buna karşılık, Kıbrıs’taki İngiliz Üsleri, bağımsızlıktan önceki tek taraflı bir sömürge eyleminden değil, uluslararası bir anlaşmadan doğmuştur. Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık tarafından imzalanan 1960 Zürih ve Londra Anlaşmaları, İngiliz idaresi altında iki egemen üs bölgesinin oluşturulmasını açıkça öngörmüştür. Diğer bir deyişle, Üslerin hukuki statüsü, tartışmalı bir dekolonizasyon sürecinin değil, üzerinde mutabık kalınan anayasal ve uluslararası bir düzenin ürünüdür.
Bu, Mauritius modelinin Kıbrıs’a aktarılmasının önündeki temel hukuki engeldir.
(POLİTİS gazetesinde 29.3.2026’da yayımlanan Dionisis Dionissiu’nun makalesi, PENNA tarafından Türkçeleştirildi…)






