Modern Yunan Devletinin Kuruluşu, Kıbrıs’a Yansımaları ve Geleceğe Dair Düşünceler
25 Mart Yunanistan’ın bağımsızlık günü olarak kutlanıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 25 Mart Yunanistan’da ve Kıbrıs’ta düzenlenen askeri törenlerle kutlandı. Genellikle coşkulu geçen bu kutlamalarda 25 Mart 1821 tarihi ile EOKA’nın silahlı eyleme başladığı 1 Nisan 1955 tarihi pankartlarda yan yana yer alıyor. Düzenlenen etkinliklerde iki tarih arasındaki “bağlantı” vurgulanıyor.
Bu yazımda bağımsız Yunan devletinin kuruluşuna ve Kıbrıs’a yansımalarına göz atmak istiyorum. Tabii, tarih yazımında olayları kendi dönemselliği içinde ele almanın esas olduğunu unutmadan...
Napolyon ve Yunanlıların Bağımsızlık Savaşı
Napolyon Bonapart’ın sürgünde öldüğü 1821 yılında, Odesa şehrinde halihazırda kurulmuş bulunan Filiki Eteria (Dostluk Kumpanyası) Yunanlıların bağımsız bir devlete kavuşmaları için harekete geçti. Filiki Eteria, diasporadaki Yunanlı tüccarların ve okur-yazarların kurduğu bir örgüttü ve üyelerinin çoğu Fransız Devrimi ve Napolyon’un savaş yoluyla Avrupa’ya yaydığı fikirlerden etkilenmişlerdi.
Napolyon, Fransız Devriminin temel ilkelerini, özellikle de “Halk Egemenliği” fikrini yayarak monarşilere ve imparatorluklara karşı savaşan bir komutandı ama tarihin bir ironisi olarak sonunda kendini İmparator ilan etti. Bu yüzden, cumhuriyetçi Ludwig Beethoven, Napolyon’a ithaf ettiği III. Senfoniden (Eroica) ithafını geri çekti.
Napolyon’un bütün Avrupa’yı zapt etmeye yönelen bir despot olduğuna kuşku yoktur. Böyle olmakla beraber Avrupa’ya yaydığı Aydınlanma düşüncesi ve Fransız Devrimi’nin ilkeleri halkları monarşilere karşı harekete geçirdi ve milli bağımsızlık şiarı güçlendi. Napolyon’un sonunda yenilmesine yol açan da, Nietzsche’nin dediği gibi, bizzat kendi yaydığı fikirler oldu.
1821 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başkaldıran Yunanlılara öncülük eden kadrolar Napolyon’un fikirlerinden etkilenmişlerdi. Sadece fikirlerini değil, kitle seferberliğini öne çıkaran savaş tekniğini de benimsemişlerdi.
Kutsal İttifak ve Yunan Bağımsızlık Savaşı
Napolyon’un Waterloo’da yenilmesinden sonra (1815) Avrupa’nın siyasi haritasını yeniden çizmek ve imparatorlukları koruyarak monarşileri geri getirmek amacıyla Avusturya, Rusya ve Prusya'nın girişimiyle toplanan Viyana Kongresi (1815), Hristiyan değerleri ve mutlak monarşileri korumayı hedefleyen Kutsal İttifak’ın kurulmasıyla sonuçlandı. Nitekim, 1815 ile 1830 yılları arasındaki dönemde Fransız İhtilali ve Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle oluşan liberal anayasal düzenlere karşı savaş açıldı, yurttaş hak ve özgürlükleri kısıtlandı, aristokrasi yeniden kendi düzenini kurdu.
Restorasyon adı verilen bu dönemin kilit ismi Avusturyalı devlet adamı Metternich idi.
Kutsal İttifak, Osmanlı İmparatorluğu gibi, milliyetçiliğin yükselişini ve Aydınlanmanın yaydığı fikirleri bir tehdit olarak görüyordu. Nitekim, Avusturya, Yunanlıların bağımsızlığına gönül veren Aydınlanmacı Rigas Fereos’u Yunanlı bir iş adamının ihbarı üzerine 1793 yılında tutuklayarak Belgrat’ta Osmanlılara teslim etti.
Rigas Fereos Fransız Devrimini benimseyen milliyetçi bir devrimci idi. Napolyon Bonapart’a hayranlık duyuyordu ve onunla temas kurmak için uğraşıyordu. Sonunda, Belgrat’ta Osmanlılar tarafından boğularak öldürüldü. (Öldürüldüğü yeri ziyaret ettim. Rigas Fereos’a sempati duyuyorum. Halkları baskı altında tutan imparatorluklarla Aydınlanmacı bağımsızlıkçılar arasında tercihim her zaman ezilenlerden yana olmuştur.)
Kutsal İttifak, milliyetçilik karşısında imparatorlukları korumayı hedeflemekle beraber, Yunan bağımsızlık savaşı başlayınca Osmanlı İmparatorluğunu korumak bir yana, Yunanlılara destek çıktı. Çünkü Yunanlılar, Avrupa içinde imparatorluklara karşı savaşan İtalyan ve İspanyollardan farklı olarak, Müslüman bir imparatorluğa karşı baş kaldıran Hristiyan bir halktı.
Kısacası, Avrupalıların gözünde Yunan bağımsızlık savaşı Hristiyan ve Müslümanlar arasında bir savaştı ve tam da bu yüzden, Yunanlılar hem Kutsal İttifak’ın, hem de liberal Avrupa’nın desteğine sahiptiler.
Fakat, “Hristiyan-dayanışmasının” ötesine geçen büyük devlet çıkarları da söz konusuydu. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden ve çözülmesinden hangi devletlerin yararlanacağı büyük bir soru işaretiydi. Literatüre “Eastern-Question” (Doğu Sorunu) olarak geçen bu “paylaşım gailesi” özellikle üç devleti yakından ilgilendiriyordu. Osmanlı’nın mirasında gözü olan Rusya, Fransa ve Birleşik Krallık... Nitekim, Osmanlı’nın gücü karşısında zayıf olan Yunanlıların başarılı olmaları bu üç devletin müdahalesiyle mümkün olacaktı. İngiliz bir amiralin komutasında hareket eden Fransız, İngiliz ve Rus donanmaları 1827 yılında Navarin’de Osmanlı donanmasını yok edince, bağımsız Yunan devletine giden yol açılmış oldu.
Modern Yunan Devleti, “Büyük Ülkü” ve Kıbrıs
Modern Yunan devleti 1830 yılında Londra Protokolü ile resmen kurulup tanındığında devletin sınırları içinde yaşayan Yunanlılar, kendilerini Yunan sayan veya öyle görülen nüfusun küçük bir kesimini oluşturuyordu. Bu nedenle irredantizm, modern Yunan devletinin adeta doğum kağıdına kazınmıştı. Yunanlıların yaşadıkları bölgelerle beraber Yunanistan’a katılmaları kısa süre içinde devlet doktrini oldu. 1840’lı yıllarda Megali İdea (Büyük Ülkü) adını alan bu doktrin, Yunan devletini genişlemeci bir politika izlemeye sürükledi ve Yunanlıların yaşadığı çeşitli bölgeler Yunanistan’a katıldı.
Yunanistan 1830 ile Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar durmadan büyüdü ve topraklarına yeni topraklar, nüfusuna yeni nüfus grupları kattı. Bu genişleme, Türk-Yunan Savaşı ile (1922) sona erdi ve 1947 yılında On İki adaların İtalya’dan Yunanistan’a devredilmesine kadar geçen süre içinde, Yunan devleti Lozan Anlaşmasıyla (1923) belirlenen sınırlar içinde kaldı.
Kıbrıs’a Yansımalar
Megali İdea, başka bölgelerde yaşayan ve Yunanca konuşan Ortodoks Hristiyanları seferber ettiği gibi, Kıbrıslı Rumları da harekete geçirdi. Kıbrıs’ta 19.yüzyılın ortalarında yükselmeye başlayan Yunan milliyetçiliği, 20. Yüzyılın 20’li yıllarına kadar geçen süre içinde kitlesel bir harekete dönüştü.
Ne var ki, Kıbrıslı Rumların Enosis talebinin toplumun büyük bir kesimini kucakladığında, Yunan devleti Mustafa Kemal’in ordularının karşısında aldığı yenilgiyle içine sürüklendiği “Küçük Asya Felaketi” ile boğuşmaktaydı. İngiltere’ye tam bağımlı güçsüz bir devletti ve Enosis talebine karşılık verecek gücü yoktu.
Fakat, Yunan devletinin güçsüzlüğüne rağmen, Yunan milliyetçiliği Kıbrıslı Rumlar arasında kitleleri harekete geçiren güçlü bir ideoloji olarak kaldı. Tarihin bu kavşağında açığa çıkan milliyetçi ideolojinin gücü ile, Yunan Devletinin ortaya çıkan güçsüzlüğü Kıbrıslı Rumların kaderinin belirlenmesinde belirleyici olacaktı.
Kıbrıslı Rumların Enosis talebi açısından bir dönüm noktası oluşturan Ekim Ayaklanması (1930), Yunanistan tarafından destek görmediği gibi, Yunanistan başbakanı Elefteros Venizelos Kıbrıslı Rumları sert biçimde azarladı. “Enosis istenecek zaman değil” diyen Venizelos, Kıbrıslı Rumlara İngiliz dostluğu gütmelerini salık veriyordu.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıslı Rumlar Enosis talebini yeniden ve daha örgütlü olarak gündeme getirdiklerinde, Yunanistan’dan bekledikleri karşılığı yine görmediler. Alman işgali ve iç savaşın korkunç sonuçlarıyla karşı karşıya kalan Yunanistan yararlarını sarmak için Amerika ve İngiltere’nin desteğine muhtaçtı. Bir Yunanlı politikacının (dede Yorgos Papandreu) deyişiyle Yunanistan “iki ciğerden nefes alıyordu ve Kıbrıs yüzünden nefes darlığı çekmek istemiyordu.”
Yunan hükümetleri uzun süre direndikten sonra sonunda Kıbrıs Sorununu bir self determinasyon sorunu olarak BM’ye taşımayı kabul ettiler (1954) ve 1955 yılında 1821’i örnek alarak silahlı eyleme başlayan EOKA’ya destek verdiler.
Fakat, Yunanistan’ın ne diplomatik, ne de askeri gücü Kıbrıslı Rumların hayallerini süsleyen Enosisi gerçekleştirmeye yetiyordu. Bir yanda Birleşik Krallık ve ABD, diğer yanda Türkiye ve Kıbrıslı Türkler Enosisin yolunu tıkadılar ve Yunanistan’ın da rızasıyla Enosisi yasaklayan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağladılar.
Tarihin bu aşamasında güçlü Yunan milliyetçiliğiyle hareket eden Kıbrıslı Rumlar zayıf Yunan devletine tosladılar. Güçlü İdeoloji Güçsüz devlet nedeniyle geri adım atmak zorunda kaldı.
Kıbrıs Devleti ve Yunan Milliyetçiliği
Hegmonik bir ideolojiye dönüşen Yunan milliyetçiliği, 1830’lı yıllardan 1960’a kadar geçen süre içinde Kıbrıs Rum toplumunun bütün hücrelerine nüfuz etti. Eğitim sistemi, kültürel yaşam ve siyasal düşünce Yunan milliyetçiliğinin hegemonik etkisi altında şekillendi. Bu yüzden, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu Kıbrıs Rum toplumunun tahayyülünde meşruiyetten yoksun sayıldı. Siyasal ve toplumsal yaşama Kıbrıs devleti değil, Yunan milliyetçiliği yön veriyordu.
Başka bir deyişle, Yunan milliyetçiliği Kıbrıs’ta devleti karşısına almıştı. Kıbrıslı Rumlar kendilerini devletin yurttaşından çok Helen ulusunun parçası olarak görüyorlardı.
Bu koşullar altında iki-toplumlu devletin varlığını sürdürmesi imkansızdı. Fakat, Türk tarafının tepkisi nedeniyle Enosisi gerçekleştirmek de imkansızdı. Bunun üzerine, 1960’lı yıllarda Kıbrıs devletini Helenleştirme politikası gündeme geldi.
Fakat, Kıbrıslı Türklere karşı şiddet uygulamayı da içeren bu politika, Kıbrıs Rum toplumu içinde bölünmelere yol açtığı gibi, Yunan hükümetleri ve Kıbrıslı Rumlar arasında da büyük gerilimlerin yaşanmasına neden oldu.
Enosiste ısrar eden ve Kıbrıslı Türklerden “arınmış” olsa da Kıbrıs devletini kabul etmeyen radikal milliyetçilerle, Kıbrıslı Türklerden arınmış Kıbrıs devletini benimseyen “bağımsızlıkçılar” arasında iç savaş benzeri kavgalar başladı. Öte yandan, bir süreden beri devam eden Yunan hükümetlerinin Makarios’a karşı müdahaleleri 15 Temmuz 1974 tarihli darbeyle doruğa yükseldi.
Türkiye’nin adayı fiilen ikiye bölmesi böylesi koşullar altında gerçekleşti.
Yirminci yüzyılın başından itibaren Kıbrıslı Rumların kaderine yön veren Güçlü Yunan Milliyetçiliği-Güçsüz Yunan Devleti paradoksu sonunda Kıbrıslı Rumların trajedisiyle noktalandı.
Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlar Açısından Önemi
Kıbrıslı Rumlar Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda temiz bir sayfa açabilselerdi, büyük bir ihtimalle 1974 yılında yaşadıkları felaketten kurtulabilirlerdi. 1960’lı yıllarda Kıbrıslı Türklerle aynı devlet çatısı altında birlikte yaşama fikri ile barışabilselerdi kaderleri herhalde farklı olurdu.
Fakat, “Büyük Helenizm Anlatısı” ve Yunan milliyetçiliğinin güçlü ideolojik ve toplumsal etkisi buna olanak tanımadı.
Bugün, bölünmüş bir ülkede yaşayan ve yurtlarının yarısını kaybeden Kıbrıslı Rumlara tarih- 1960’larda olduğu gibi- bir kez daha çıkış yolunun Kıbrıslı Türklerden geçtiğini işaret ediyor.
Kıbrıs’ın bütününün yurt kılınması, adanın her yerinde hakların güvence altına alınması ve nihai barışın hüküm sürmesi Kıbrıslı Türklerle aynı devlet çatısı altında güç ve egemenlik paylaşımın benimsemekle mümkün olabilir.
Geçmişte buna engel olan Yunan milliyetçiliği artık eski gücüne sahip değildir. Fakat, son yıllarda yükselen devlet merkezli Kıbrıs Rum milliyetçiliği de yeni bir sayfa açılmasının önünde bir engeldir.
Gelinen aşamada bütün yurttaşları kucaklayan bir Kıbrıs yurtseverliğine ihtiyaç vardır. Kıbrıs Rum toplumunun hem daha demokratik bir toplum olması, hem de Kıbrıs’ta kalıcı barışın yolunun açılması buna bağlıdır.
Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlar için önemi, bir bakıma Türkiye’de Kürtlerin Türkiye demokrasisi açısından taşıdığı öneme benziyor. Türkiye’de demokrasinin kökleşmesi için Kürtlerin haklarının tanınarak demokrasi içinde sisteme entegre olmaları nasıl elzemse, Kıbrıslı Rumların da barışın hüküm sürdüğü adanın bütününde yaşamaları için Kıbrıslı Türklerle güç paylaşımını kabul etmeleri o kadar elzemdir.
Elbette, Kıbrıslı Rumlar da Kıbrıslı Türkler açısından büyük bir önem taşımaktadırlar. Kıbrıs Rum toplumundan çok farklı bir tarihsel yolculuk yaparak vardıkları yerde geleceklerini teminat altına almaları için Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlarla siyasi birliktelik kurmaya ihtiyaçları vardır.
Bitirirken bir noktanın daha altını çizmekte yarar vardır: Uzun bir gerilim ve çatışma tarihinin sonunda gelinen aşamada Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle barış yapmaları, Türkiye ile de barışma anlamına gelir. Hatta, günümüzün koşullarından hareketle Kıbrıslı Rumlar açısından bakıldığında, Kıbrıs Sorununun çözümü esas itibarıyla Türkiye ile barış yapmaktır. Ortak coğrafyanın bu büyük ülkesi ile antagonist ilişkilere ve bağlaşıklıklara giren bir Kıbrıs Rum toplumu ne Kıbrıslı Türklerle barış yapabilir, ne de Kıbrıs Sorununu çözebilir.
Türkiye ve Kıbrıslı Türklere Düşen Görevler
Megali İdea artık tarihe karışmıştır. Kıbrıslı Rumlara yüzyıldan fazla bir süre rehberlik eden Enosis tutkusu artık sönmüştür. Tarihin farklı bir aşamasında yükselen ve savaşlara yol açan Helen milliyetçiliğinin o sayfası kapanmıştır.
Bugün ne Yunanistan Türkiye’den toprak koparmanın peşindedir, ne de Kıbrıslı Rumlar Enosis düşü görmektedirler. Megali İdea’nın tetiklediği Türk-Yunan savaşları ve iki toplum arasındaki etnik çatışmalar da geride kalmıştır.
Kıbrıslı Rumlar geriye baktıkları zaman yenilgi görüyorlar, Türkiye ile Kıbrıslı Türkler ise “kazanan taraf” olarak görülüyorlar. Yenenlerin yenilenlere kabul edilemeyecek şartlar dayatmaları tarihte her zaman geri tepmiştir. Dolayısıyla, maksimalist taleplerden ve milliyetçi saplantılardan arınmak gerekiyor.
Tarihin bu yeni aşamasında geçmişi sürekli olarak canlı tutmaya çalışarak geleceğe akılcı bir yön vermek mümkün değildir. Megali İdea tarihin belli bir konjonktüründe ortaya çıkmıştır ve tarihin belli bir konjonktüründe geçmişe karışmıştır. Artık geçmişin çarmıhına çakılı kalmak yerine, geleceğe bakılmalıdırlar. Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ın çatışma tarihini sonlandırıp Büyük Uzlaşıyı gerçekleştirmeleri için tarihsel bir zemin oluşmuştur. Yeter ki, “kazanan taraf”, yenilen tarafın geçmişte yaptığı hataları tekrarlayarak milliyetçi hayallere kapılmasın...






