1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Brigitte Bardot nostaljisi ve Baf’taki Yeşilova Sineması’ndan Cengiz Topel Sineması’na…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Brigitte Bardot nostaljisi ve Baf’taki Yeşilova Sineması’ndan Cengiz Topel Sineması’na…”

A+A-

Ulus IRKAD

(Araştırmacı-yazar Ulus Irkad, Brigitte Bardot’un ölümü vesilesiyle Baf’ın sinemalarını hatırlıyor… Bu değerli yazıyı, teşekkürlerimizle iktibas ediyoruz… S.U.)

Kaç tane Brigitte Bardot filmi gördüm? Pek hatırlamıyorum ama onu doğdum doğalı ve kendimi bildim bileli tanıyordum herhalde. Hayır, şahsen değil… Elbette sinemadan ve Türkiye basınından… Bizim basınsa onlardan iktibas ederdi genelde onunla ilgili haberleri... Mesela Halkın Sesi Gazetesi ve Bozkurt Gazeteleri…1974 öncesinden bahsediyorum…

 

YEŞİLOVA SİNEMASI…

1960’lı yılların başlarında Baf’ın Rum kesimi olacak olan bölgesi, ki 1963-64 yıllarına kadar oralarda da KıbrıslıTürkler kalıyordu, “Yeşilova Sineması”  o bölgedeydi.... Oraya Baflı Kıbrıslıtürkler “Mescid” derlerdi… 1964 çarpışmalarından sonra “Kanlı Mescid” adı verildi ve o bölge halkı orasını da çarpışmalar ve saldırılar yüzünden terketti.  1963-64 öncesi Türkiye’den veya yabancı yerlerden gelen filimler orada gösterilirdi.

“Avaramu” filmini (Hint filmiydi) ilk orada mı görmüştüm? Hatta ilk Zeki Müren filmleri, küçük yıldız Zeynep Değirmencoğlu’nun “Ayşecik” filimleri, evet hatırlıyorum, Yeşilova Sineması’nda mesela “Ben Hur”u unutmam. Tarihi bir filimdi. Gene Yeşilova’da yapılan gösteriler, Türkiye’nin Muhafız Gücü Takımı’nın Baf’ı ziyareti (1963) ve gündüzün Ülkü Yurdu takımı ile karşılaşmaları, geceleyin takımın tüm askeri erkanı önünde 23 Nisan Danslarının yapılması…

Göksel Arsoy ve Erol Büyükburç Konserlerinin bu sinemada olması… Mustafa Uğur dışında bu sinemanın yöneticileri Baf’ın girişimcileri Sedat Ötün ve Ali Çürük bugün hayatta yokturlar.

 

CENGİZ TOPEL SİNEMASI’NIN İNŞASI…

1963-64 çarpışmalarıyla Yeşilova Sineması terkedilir. Artık Baf Türk Tarafı, Lemba, Dip Baf ve Baf’ın Mescit ve Konia Bölgeleri’nden gelen göçmenlerle dolar. Önce çadırlar, sonra kerpiç evler ve daha sonra da Vikla (Çamlıca) Tepesi altında inşa edilen Türkiye’den gönderilen hazır evler…

1964 yılında Baf işçileri ve gençlerinin de imece çalışmalarıyla Yeşilova’nın işletmecileri bu defa da Cengiz Topel Sineması’nı inşa ederler. Filimler artık orada gösterilir. Tabi biletçi olarak kapıda duran Zehir Ali Dayı biletsiz sinemaya girmeye çalışan çocuklara hep kızardı. İşte, yabancı filimler arasında Cengiz Topel’e gelen yeni filmlerde Alain Delon, Sean Connery ve Sophia Loren’le Brigitte Bardot filimleri de vardır. Sophia ve Brigitte gibi güzel ve çekici kadınlara “Sophia Loren veya Brigitte Bardot gibi güzel” deyimi öyle yerleşir Baf’a…Viva Maria filminde Bardot ve Sophia Loren birlikte mi oynamışlardı? Puslu anılarımda aklımda kalan bu da var ama yanılabilirim de…

 

TÜM CANLILARI SEVMELİYDİ…

“Ve Tanrı Kadın’ı yarattı” adlı filimle Brigitte ilk meşhur olma fırsatını yakalamış… Kadın sanatçı, bir elli yıl kadar önce de filim çekmeyi bırakıp inzivaya çekilmiş. Daha sonraları ise adını Fransız Irkçısı Parti’nin bir sempatizanı olarak duyduk. Basından da demeçlerini ve yabancı düşmanlığı konusunda açıklamalarını okuduk. Yabancı göçmenlerin Fransa’ya gelmesine karşıydı. Galiba Alain Delon da aynı yönelimi göstermişti ve o da ırkçı açıklamalar yapıyordu.Bunun yanında da hayvanları korumak için eylemler yaptığını… Brigitte Bardot da yabancı göçmenleri değil ama hayvanları seviyordu. Oysa tüm canlıları sevmeleri gerekmiyor muydu?

 

BARIŞ İÇİNDE BİR DÜNYA…

Ne yalan söyleyeyim Brigitte Bardot’un ölümüyle bana filimleri pek çağrışım yapmadı ama Baflı Kıbrıslıtürklerin o dönemlerde yaşadıkları sıkıntılar, evsizlik, bomba ve kurşun sesleri, çekilen acılar, susuzluk ve açlık olayları daha fazla çağrışım yaptı. Bir de o dönemlerde Baf gençleri ve insanlarının özverili, insanca ve toplumcu duygularla halklarına yardımcı olmaları… Susuz Baf halkına su taşımak için ellerinden geleni yapmaları…

Bir de 1966 yılında 24 yaşında öğretmenken genç yaşta ölen halam, Sultan Şifa Arıkan’ın 1964 yılbaşısında keyik içerisine koyduğu yarım şilinin bana çıkması aklımda kalmış.

Barış içinde insanların hep mutlu olacağı bir Dünya hayalimi tekrar vurgulayarak…


***  GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEYE DAİR YAZILAR…

Bir kayıp annesinin duyguları: ‘Ben cümle kurmayı sevmem…’

Sezai SARIOĞLU/Şair

(Değerli arkadaşımız şair Sezai Sarıoğlu, Türkiye’den bir kayıp annesinin duygularını kaleme aldığı yazı, “Ben cümle kurmayı sevmem” başlığını taşıyor… “Soluklanma Taşı” başlıklı öykü dosyasından kendi sosyal medya sayfasında paylaşmış olduğu Sezai Sarıoğlu’nun bu değerli yazısını teşekkürlerimizle iktibas ediyoruz… S.U.)

 

BEN CÜMLE KURMAYI SEVMEM…

“Senin sözcüklerin geçmez burada. Harf söyle.” (Bora Abdo)

Bizim evin cümlelerini oğlum kurar. Dili sırlı oğlum sır olup gittiğinden beri dilimizdeki tüm cümleler eskidi, giderek onun gibi kayboldu. O yönsüz bir kırlangıç gibi gideli, her şeyi, derdimizi bir cümleye sığdırdık: "Kayıp!"

Şimdi Adana'da oturuyoruz. Evvelinde Hakkari'deydik. geçmişimiz ve geleceğimiz hariç, her şeyimizi geride bırakıp, sularla, Ters Lale ve Sümbül Dağı ile vedalaşıp dilimizi ve kalbimizi alıp göçtük. İçim cümle dolu ama ben cümle kurmayı sevmem. Bizim evde cümleleri oğlum kurar, burada olsaydı o anlatırdı hikâyemizi...

Bizim evde cümleleri oğlum kurar. Ben sadece avucuma bakıp mırıldanırım: Avludaki ağacın gölgesinde akşama kadar elime baktığım bir gündü. Oğlum kaybolalı dilimi unutup elime taşınmıştım. Bir elimi diğerine alır saatlerce çizgileri seyreder düşünürdüm. Sonra el değiştirir diğer elimi tutardım. Konu-komşu elimle vakit geçirmeyi huy edinmemin hayra alamet olmadığını söylese de elimden vazgeçmedim. Herkes alnındaki yazıların derdine yansın, benim derdim de dermanım da elimde yazılıdır. Tüm cümlelerim dilimden avucuma göç etmiştir ama komşular bunu bilmezler, bilseler de söylemezler.

Biz dertlerimizi cümle kurmadan da söyleriz. Bizim oralarda çocuklar, liseyi, üniversiteyi beklemez, daha çocukken, çiçekler gibi tozlaşarak siyasileşir. Oğlum üniversiteyi kazanınca bir derin kaygı sarmıştı içimi. Siyaset cümle gerektirir, o cümlesini çok öncesinden bulanlardandı. Günün birinde, aklıyla kalbini, diliyle cümlelerini hizalayıp, “beni avucunda bil”, diyerek gidince dilim kırka bölündü. Avucumdaydı, biliyordum. Ama o bilmediğimiz yeni cümlelerin peşinde kaybolmuştu.

Dertlerimle ve yaralarımla canınızı sıkmak istemem; biz cümle kurmayı sevmeyen bir aileyiz; bizim evde cümleleri uzakları yakına getirmek için o kurar. Besbelli sihirli bir cümlenin peşinde giderken görülen lüzum üzerine kaybedilmişti.

Nerede gülüneceğini, nerede konuşulacağını ve susulacağını o bilirdi. Ama kaybolacağını bilemedi zannımca. Bizim oralarda hep öyle olur, bir cümle gelir çocuklarımızın diline konar, ve onlar giderler. Sonrasını düşlerini ve rüyalarını ezber eden kitapların ve sokakların özeti çocuklarımız bilir. Benim oğlum nereye gitse gelir elime konardı. Bu sefer konmadı, konamadı...

O gün komşuların ellerinde gazeteyle geldiklerini görünce elimi bıraktım. Köyümüzün, evimizin yakıldığı gündeki kadar korktum. Ne eksik ne fazla, bizim oralarda korku ile sevinç eşittir. Cümle kurulmayınca hele de cümlenin içi açılmayınca dert de anlam da bilinmez. Komşunun oğlu, haberi okuyunca kendime kalıp içime kaçtım.

Ben cümle kurmayı bilmem. Ağaçlar gibi dinlerim. Oğlumun kaybolmadığını, el kadar bir gökyüzünü, Simurg kadar uzakta, Şahmaran kadar yerin dibinde mesken tuttuğunu yazıyordu gazete. Bir de oğlumun "resmini" iliştirmişlerdi. Uzun zamandır cümlesizdim o anda iyice cümlesiz kaldım. Şunu da söyleyeyim ben okuma-yazma da bilmem. Bizim yerimize de okur çocuklarımız. Haberde, isim tutuyordu ama "resim" tutmuyordu. Hikâye ise hiç tutmuyordu.

Ben cümle kurmayı bilmem; arada harfler uçar dilimin ucundan ama bir türlü kelime olamazlar. Acı haberi dinleyip komşuları evlerine gönderdikten sonra gazeteyi ıslak taşlığa yaydım. Sol elimi sağ elimin içine alıp seyretmeye başladım. Oğlunun suretini aklına ve kalbine nakşetmiş her anne gibi bakar bakmaz gazetedeki suretin oğlum olmadığına iyice emin oldum. Oğlum, cümleleriyle aylardır kayıpmış da benim haberim yokmuş.

O anda birden göğün yere selâmını getiren yağmur yağmaya başladı. Gazete su emdikçe, resim de yavaş yavaş sulara karıştı. Evimin erkeği, pencereden merakla seyrediyordu. Onun derdi kaygıyla beni seyretmekti. Ama bu kez, çıplak ayaklarıyla taşlara basarak yanıma geldi. Ben cümle kurmayı sevmem. Gözüne bakmadan, "Gidiyorum!" dedim. Biz de "gidiyorum" diyene, karışılmaz... Bizim çocuklarımız hep giderler. Uzağa giderler, yakına giderler, ama giderler.

Adana’dan size, Cumartesi'ye, kayıp mahalline geldim. Bizim/bizim mahallenin çocuklarının  orada olacağını zannettim ama avucuma sığacak kadar azdılar. Kayıp yakınları, yer verip telgrafın tellerine konan meydanın kuşlarından bile azdılar. Her kayıp yakını ne kadar yaşlıysa ben de o kadar yaşlıyım. Her kayıp yakını gibi kaybedilenin yaşındayım. Deli bir çiçektim de aklımı ruhumu aramaya çıkmıştım. Ve kayıp yakınlarına düşmüştü yolum. Avulu içimi ve yaralarımı örtsün diye çiçekli bir entari giymiştim. Mahalli kıyafetim ve yüzümdeki dövmelerimle “ruhumu su aldı” der gibiydim.

Ben cümle kurmayı sevmem, bizim evde cümleleri oğlum kurar. Usûl gereği, ellerimizde resimler sessizce oturduk. Sanki yüz yıl geçti de biz âna saydık. İkide bir koynumdaki gazeteyi yokluyordum ki kayıplara karışmasın.

Bir ara dünyanın neresinde, kelimelerin neresinde olduğuna aldırmadan ayağa fırladım. Sanki susturacak söz arıyordu devlet , yüzlerde kayıp yakını ise itina ile sürecek iz  arıyordu. Dilimin ucunda çiçek açmıştı bir kere. Söz hevese açılmıştı. Elimde gazeteyle konuştukça sanki dünya yeniden kuruluyordu. Yarası olan tüm dilleri bilirmiş. Tüm sözlerim taş’tı sanki; Kürtçe'nin yetmediği yerde Türkçe, onun yetmediği yerde beden dilimle konuşmaya başladım. Heves nefes semah dönerek konuşuyordum. Bizim oraların insanı devleti hem uzaktan hem yakından, hem yukarıdan hem de aşağıdan tanır. Ben, dua, masal karışımı bir sesle “Sana söylüyorum devlet!” dedikçe kayıp yakınlarını çevirenler sanki devlet değillermiş etraflarına bakıyorlardı.

Biz, canlı-cansız her varlığa "sen" deriz... Ağzımdan "sen" kelimesi çıkacak diye çok korktum ama korktuğum başıma gelmedi. “Size söylüyorum devlet! Ben oğlumu tanımaz mıyım, suretini bilmez miyim. Gazeteye basılan resim oğlumun sureti değildir! Bu yanlış surettir.” dedikçe onlar bir bana bir de birbirlerine bakıyorlardı. Üstüne alan yoktu söylediklerimi. Sonunda avucuma bakıp, “Devlet hayaldir. Devletin okuması-yazması yoktur” diyerek sustum...

Ben cümle kurmayı sevmem...

Bizim evde bütün cümleleri oğlum kurar.

Yıllardır iki gözüm iki avucumda, kaybedilen oğlumun cümleleriyle birlikte avucuma dönmesini bekliyorum...

Ben cümle kurmayı sevmem, avucuma bakıp susmayı severim...

(SOLUKLANMA TAŞI, öykü dosyamdan)

s-17-oncelikli-sayfanin-ustune-saga-cengiz-topel-sinemasinin-insa-edilmesi-esnasinda-cekilen-bir-resim.jpg

Cengiz Topel Sineması'nın inşa edilmesi esnasında çekilen bir resim...

Bu yazı toplam 761 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar