Tacan Reynar

Tacan Reynar

Bölünerek Çoğalamayanlar

A+A-

Geçtiğimiz gün sosyal medyada başlatılan #erkekyerinibilsin etiketi gerek Türkiye’de gerekse Kıbrıs’ın kuzeyinde birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.
Yeni medyanın etkisi olsa gerek, hızla çoğalan ama çoğaldığı gibi aynı hızla sönecek bir durum yaşadığımız. Çünkü verilmek istenen mücadelenin sadece küçük bir başlığı “toplumsal hafıza ve dil”.
Elbette kadınların ataerkil sistem içerisinde yaşadıklarını çeşitli defalar farklı kanallar ve kampanyalar ile duyurmaları eril egemen kültürel dil ve toplumsal hafıza ile mücadele açısından çok değerli. Ancak ne zaman böyle bir hareket başlasa belli bir süre sonra “ama”lar ve “fakat”ların da aynı hızla çoğalmaya başladığını görüyoruz. Bizim için en önemli nokta, bu amalar ile fakatların bize yani doğrudan içinde yaşadığımız toplumsal yapımıza ayna tutması.
Çünkü o aynanın gösterdiği aslında tüm çıplaklığıyla tam da biziz.
Bu ve benzeri amalar ile fakatları ne zaman ırkçılık üzerinde tartışmaya başlasak orada da aynı savunma dürtüsünü görüyoruz.
Şahsen beni, bu ve benzeri konular tartışılırken en fazla şaşırtan tepki, Kıbrıslıların veya daha özele indirgeyelim Kıbrıslı Türklerin bunların ötesinde daha önemli sorunları olduğu, bu sorunların “bizim” sorunlarımız olmadığı ve bunları tartışmanın “ana mücadele”ye yönelik hem bir zaman kaybı hem de nihai hedefe yani Birleşik Kıbrıs sonrasına bırakılması gerektiği yönündeki görüşler ve tepkilerdir.
Birincisi şunu söylemek gerek, içinde bulunduğumuz kurulu düzen veya adına ne dersek diyelim bize dayatılan bu yapı her ne kadar da bizi dünyadan tecrit ediyor olsa da, biz de bu ataerkil dünyanın bir parçasıyız. Toplumsal yapımızda, kullandığımız dilde cinsiyetçi ifadeler hâlen yaşamaya devam ediyor. Bulunduğumuz her yerde, içki masalarında, ev içinde, sokakta, okulda veya işyerlerinde kadınlara yönelik şiddet halen var, dilde de var, davranış olarak da var.
Bunu “sadece” demografik yapının değişmesi ile yorumlamaya çalışmak ise aslında bazı Kıbrıslı Türklerin kendileriyle yüzleşmekten kaçmalarıdır ve maalesef kolaycılıktır.
Bizim kültürümüzde de bu sorunlar diğer ülkelere nazaran az görünür veya çok görünürlüğü değişse de var ve bunu görmezden gelemeyiz.
İkincisi, eğer sokakta, evde, işyerinde kadınlar erkekler tarafından öldürülüyorsa ve bu 1974 öncesinde de varsa bu durum “sadece” bir işgal veya kurulu düzen veya statüko sorunu olarak açıklanamaz. Bu şekilde açıklamanın da hiçbir bilimsel değeri yoktur. Çünkü her toplumda suç var ve olacak da. Burada çözülmesi gereken sorun suçun altında yatan nedenleri tespit etmek. Bunlar arasında bütün dünyada olduğu gibi ataerkil itkiler varsa orada bir durmak ve bir daha düşünmek gerek. Bu sorunları öteler ve konuşmaktan kaçınırsak, nihayetinde de çözemezsek “ana hedef” Birleşik Kıbrıs’ta da aynı sorunları yaşamaya devam edeceğiz. Tıpkı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de aynı sorunları şu anda yaşamaya devam ettiği ve kadına karşı şiddetin orada da var olduğu gibi.
Dolayısıyla bir insanın insan olarak ve ayrımcılığa uğramadan, kimliği, dili, dini, cinsiyeti veya cinsel yönelimi nedeniyle öldürülmeden yaşamak için mücadele vermesi, bu kurulu düzenle, statüko ile veya işgal sorunu ile aynı değerde önemlidir ve önceliklidir ve ötelenemez. O yüzden bu sorunlara karşı mücadele etmek, bunları çözmek “ana mücadele” için bir zaman kaybı değil aksine savunduğumuz ve bu adada barış içinde farklılıklarımızla bir arada yaşama idealimizin de varlık sebebidir.
O yüzden kendimizle yüzleşmekten kaçınmayalım.
Çünkü içinde yaşadığımız kurulu düzenin tüm ayrımcı, ötekileştirici, bizi yokeden, sömüren kurum ve yapıları ile milliyetçi ve bağnaz unsurları sadece Türkiye’nin gelmiş geçmiş yönetimleri tarafından buraya ihraç edilmiyor aynı zamanda buradan da ithal ediliyor ve kendi içimizde de üretiliyor.
Hiçbir insan hakları mücadelesi kolay kazanılmaz, bu da kolay olmayacak.
O yüzden, bölünerek çoğalacağını zannedenler yanılıyor.

Bu yazı toplam 2112 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar