
Bir aradalığımızın içinde yalnızlığın, yalnızlık içinde de bir aradalığımızın filmi
Dünya renksiz bir sinemaya doğru evrilirken kendi özgün sinema rengini koruyarak film yapan ve son filmi “Bir Arada Yalnız” ile yaklaşan ölüm üzerine yargılamadan düşünen ve düşündüren yönetmen Ali Vatansever ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
Murat OBENLER
Dünya renksiz bir sinemaya doğru evrilirken kendi özgün sinema rengini koruyarak film yapan ve son filmi “Bir Arada Yalnız” ile yaklaşan ölüm üzerine yargılamadan düşünen ve düşündüren yönetmen Ali Vatansever ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
“Film ölümü tüm değerleriyle her açıdan konuşabildiğimiz bir yolculuk oldu.”
Ölümle fikirsel olarak temas ettiğiniz, etrafında dolaştığınız bu fikir sizin kafanızda nasıl oluştu, nasıl senaryoya evrildi ve set sürecinden geçerek seyirciyi salonlarda bir araya getirdi?
Ali Vatansever: Biz bir türe, janraya kısıtlanmayan bir film çekmeye gayret ettik. Ölümle ilgili çekilen filmler bir yerden sonra yaşamı olumlayan, yaşamı kutlamaya da dönüşür. Ölüm kendi içinde bir korku filmine de dönüşebilir. Aslında bizim filmimiz tüm bu türler ve duygular arasında bir slalom yapmak gibi oldu. Film ölümü tüm değerleriyle her açıdan konuşabildiğimiz ve izleyici olarak çocukları ölüme yaklaşan bir ailenin yanında olma hissini deneyimleyebileceği bir yolculuk oldu. Seyirciyi güvenli ve kaliteli bir zaman geçirmeye davet ediyorum.
“Güvenli bir film sizi bekliyor. Filmim ölüme karşı iki saatlik bir meditasyon gibi”
İstanbul FF gösteriminde seyirciye “Rahat olun, huzurlu ve güvenli 2 saat geçirmeye hazır olun” çağrısı yapmıştın.
“Filmin metnini okuduğumuzda böylesi hasta bir oğlan varsa sonunda kurtulur algısı ve izleyici refleksi oluşuyor. Ben de ön konuşmamda seyirciye rahat olun, tedirginliğe gerek yok, güvenli bir film sizi bekliyor uyarısı yaptım. Ben filmimi ölüme karşı iki saatlik bir meditasyon gibi değerlendiriyorum. Bir konuyu her türlü açıdan ele alan bir güvenli düşünme ve hissetme alanı yaratıyorum. Mümkün olduğu kadar kendi düşüncelerimi ve değerlerimi empoze etmeden ölüm meselesinin insanın his ve duygulardan, düşlerinden daha büyük olduğu kabul ederek izleyiciye bir lens açmak istiyorum. Bu ilişkiyi kurabilmek benim için çok önemli. Ben mikrofonu tutuyorum diye izleyiciden daha fazla şey biliyor değilim, baha çok şey öğrendim gibi bir kibir ve üstenci bir yaklaşımım yoktur. Ben eşit zeminde duygu ve düşüncelerimizi paylaşalım ve herkese tartışma alanı açsın istiyorum. Bu filmin mesaj kaygısı da yoktur.”
“Bu benim 5 yıl boyunca ölüm merhumunun kendisi ile büyüme halimdir. Konunun tarihsel, felsefik ve psikolojik süreçlerini ele alıyorum”
Ölüm kavramının psikoloji literatüründe, düşünce tarihinde, sanatsal üretim tarihinde ciddi bir yeri olduğu gerçeğinden hareketle sen bu senaryoyu yazarken hangi felsefecilerden, sanatçılardan, düşün insanlarından faydalandın, refere ettiğin kaynaklar nelerdir?
“Ben bir konuyu tartışacağımda (film de bunun parçasıdır) onu enine boyuna araştırırım. Konunun tarihsel, felsefik ve psikolojik süreçlerini ele alıyorum, okumalar yapıyorum, uzman görüşlerine başvuruyorum, kendi zihnimin forme olmasını sağlıyorum. İnsanlık tarihi bu konuda neler yaşamış ve ben bu konuda neler hissediyorum? Ben de ölüme dair 5 yıl boyunca düşüneceğim. Bu benim 5 yıl boyunca ölüm merhumunun kendisi ile büyüme halimdir. Bir kıvılcım var ama onun beni nereye götüreceğini bilmeden onun forme olmasına alan açıyorum. Bu benim için çok değerlidir. Bu projede psikologlarla, onkologlarla çok fazla çalışma şansım oldu. Üniversitede çalışmam da bu konuda benim avantajımdır. Dünya tarihinde bu alandaki literatürü de çok fazla araştırdım. Zihninizde yeni damarlar açan yönetmenlerin yapıtlarını da sürece yayarak izledim. Bu film 5 yıllık düşünme sürecimin ve bu konuya dair maceramın 2 saatlik beyazperdeye yansımasıdır. Ben o yüzden meditasyon kelimesini kullanıyorum.”

“Benim için teknoloji(ilerlese bile) insanlığın durumunun trajik bir yansımasıdır”
Gerçeklik, hakikat sonrası/gerçek ötesi, alternatif gerçeklik inşası ve Sanal Gerçeklik(VR) kavramları tartışmaları hep gündemde olmayı sürdürüyor. Gerçeklik ve sanal gerçeklik bu filmde ikilem ve/veya çelişki değil de uyum içinde yer alıyor. Bu harmonizasyonu kafanda nasıl kurguladın?
“Aslında bu konulara tersten de bakabiliriz. Yapay Zekayı sanki onun arkasında tuşa basan insanlar yokmuş da kendi kendine hareket eden/davranan bir şeymiş gibi düşünüyoruz. Sosyal medyanın da arkasında insan var. Tüm bunlar insanın teknoloji ile hemhal olma halinden doğan şeyler/çıktılardır. İlk izlenimde kanser hastası oğul İzzet sanal gerçekliğe kaçıyor, bir escapism(kaçışçılık) var. Aslında bunlar hayatın, gerçekliğin farklı tezahür ediş halleridir ve eğer bir üst şemsiyeden konuya bakacak olursak bütün gerçeklikler içinde karakterlerimizin onun ne olduğunu, olacağı kısmından çıkıp onla dans etmesi ve bütün gerçeklik hayallerini kapsaması üzerine hareket geliştirdiğini görebiliriz. Talin’deki gösterim sonrası “Cennette Dans” diyen izleyici ile ok’im ama bu oğlan hiç ölmedi ki diyenle de ok’im. Benim için teknoloji(ilerlese bile) insanlığın durumunun trajik bir yansımasıdır.”
“Önümüzdeki 5 yıl içinde insanlık yapay zeka ile uyumlanma yolunda kendi yolculuğuna çıkıyor. Bu trajedi her yöne evrilmeye muktedir.Bizim derdimiz iyi olma halini yapay zeka üzerinden tartışmaya açmaktır”
Yapay zeka insanlığın düşünme tarihindeki yolculuğunda bir nevi ötenazi yapmaktır diyebilir miyiz? Yoksa çok mu abartılı bir ifade senin için?
“İnsanlık teknolojik olarak ileri gitse de insanlığın trajedisi bitmez. Her yeni teknoloji ile hemhal olmak insanlığın kendi içsel yolculuğunda yeni yarıklar açabilir. Son 20 yılda sosyal medya ile hayatımızı ilişkilendirmeye çalışarak yeni bir durum yarattık ve bu durum kendi içinde trajiktir. Önümüzdeki 5 yıl içinde insanlık yapay zeka ile uyumlanma yolunda kendi yolculuğuna çıkıyor. Bu trajedi her yöne evrilmeye muktedir. Eğer hikaye anlatıcıları, yaratıcılar resimden çekilirsek bunun gideceği yeri biliyoruz. Bizler kendi filmlerimizi bunun üzerinden düşlem görerek insanın iyi olma çabasına katkı sunuyoruz. Yapay zekanın arkasında da insan vardır. Yapay zekanın tartışmaları da insana ihtiyaç duyuyor. Benim de kaygılarım mevcuttur. Bizim derdimiz iyi olma halini yapay zeka üzerinden tartışmaya açmaktır. İnsan, evrimi organik bir yerden inorganiğe taşıyan bir ara tür olabilir.
Belki biraz tekno-optimist diyeceksiniz ama trajik-nihilistim de. Herhangi bir teknolojiye karşı bir insan değilim. İnsanın onla mücadelesinde çıkardığı olanaklar benim bu çağda yaşayan bir vatandaş olarak anlattığım hikayelere katkı koyacaksa hemen içeri alırım. Filmin ilk taslağında sanal gerçeklik yoktu ve VR çalışan birisi olarak VR’de böyle bir hikaye anlatma yönetimi olduğunu fark ederek onu da projeye aldım. Bu benim kafamda çalıştığım projenin bir tezahürüdür.”

“Şu anda bir aradalığımızın içinde hepimiz yalnızız, yalnızlığımız içinde de çok bir aradayız”
“Bir arada Yalnız” bana göre sadece filmin adı değil birçok kavramsal şeye de karşılık gelen bir üst başlık niteliğindedir. Sen bunu bir aile üzerinden anlatıyorsun. Akademisyen kimliğinle, sinemacı kimliğinle, halkın arasından bir insan kimliğinle nasıl bir atmosfer, karakter yapısı düşündün bunun için?
“Ben 1 yıllık sürecimde özgün, biricik bir bilgi noktasını seyirciye iletmek üzerine değil bu hayattan geçerken hapsolduğum bedende film sayesinde başka insanların düşüncelerine maruz olup gerçekten anne-baba-oğulu benim haricimde nefes alan, ete kemiğe bürünmüş, gerçek insanlara çevirmek arzusundayım ve kendimi de şaşırtmak arzusuyla farklı düşünceleriyle beni şaşırtan insanlara da alan açmak istiyorum. Sonuçta tartışmak istediğim şeye doğru karakterlerim üzerinden izleyiciyi taşıyorum. Filmi izlerken salonda birlikte slalom yapıyoruz. Her bir karakterle bir yere kadar derinleşerek onu orada bırakıp diğerine geçiyorum ve bu da izleyiciyle bir dansa dönüşüyor. Bir yerden sonra o karakterin yalnızlığı da başlıyor ama bir aradalık da sürüyor. Aslında şu anda bir aradalığımızın içinde hepimiz yalnızız, yalnızlığımız içinde de çok bir aradayız.”

“Yalnızlığımızın üzerini interaktif mecralarla örtmeye çalışıyoruz”
Yalnız kalmak(kendinle kalmak) hayatta hem istediğimiz bir şey hem de korktuğumuz da bir şey. Ben yalnızlığın olumlu tarafında duranlardanım. Covid döneminde yine insanlar bu iki uçta bölündü. Kimisi mutlu oldu kimisi de psikolojik olarak çöktü. Bu filmde yalnızlığa hangi açılardan bakıyorsunuz?
“20 yıllık sosyal medya deneyimi sonrasında ve özellikle bizler Covid deneyimi sonrasında her canımız sıkıldığında/yalnız kaldığımızda cep telefonumuzu çıkarıp bir camdan diğer insanlara mesaj göndermeye çalışıyoruz. Bence yalnızlığımızın üzerini bu interaktif mecralarla örtmeye çalışıyoruz.”
Yalnızlık hakkımızı bir nevi kendi ellerimizle bilinçli/bilinçsiz bu sisteme teslim ediyoruz.
“Kesinlikle. Yalnızlığımızı kabul ettikten (ok olmak) sonra yeni bir bireye doğru kaygı duyuyoruz. Yalnızlığın içinde kaygı, endişe ve korku da var ama yalnızlığın içinden kaygı ve endişeyi çekip almak gerekiyor belki de. Seninle konuşurken farklı açıları düşünme imkanı da buluyorum. Yalnızlığımızı kabul edersek bir araya geldiğimiz zaman kaliteli ve anlamlı ilişkiler kurabiliriz.”
“Ne kadar ölüme dair bir film yapmışsak aynı oranda yaşamla ilgili de bir film yapmış olduk.”
Sen aslında ölümün gölgesini veya ölümün kıyısında duran birisini anlatıyorsun ve bizleri o gerçeklikle yüzleştiriyorsun ama her şeyin içinde karşıtını da barındırması kavramından yola çıkarsak film yaşamla da ilgilidir.
“Fikrin başından bugüne biz yönetmenler de dönüşüyoruz. Bu film kendi dönüşüm hikayemdir de. Ölümü sadece doğallığıyla anlatan, yaşamı kutsamadan bir film yapmak istedim. Talin’deki ilk gösterimden sonra bazı şeylerin de daha çok ayırdına vardım. Ölüm bir olgu, yaşam da kendi içinde bir olgu. Ölümü biz hiçbir zaman deneyimleyemeyeceğiz çünkü ölüm varsa biz yok olacağız. Bütün korkumuz ölüm olgusundan değil de yaklaşan ölümden dolayıdır. Film ölümü değil de yaklaşan ölüm olma halini anlatıyor. İngilizcedeki Dying ölüyor olma hali ve living de yaşama haline karşılık geliyor. Ölüyor olma hali ile yaşıyor olma hali aslında aynı şeylerdir. Böyle bakılırsa korkacak bir şey de yoktur. Ne kadar ölüme dair bir film yapmışsak aynı oranda yaşamla ilgili de bir film yapmış olduk.”
Hasta olan genç ölümle değil de nasıl bir manzarada öleceğini tahayyül etmeye başlıyor. Genç ölümden korkmuyor ama anne baba çocuklarının ölümünden (belki de kaybından) korkuyorlar. Film çok iyi bir şekilde bunları çarpıştırıyor. Filmde salonda bir arada ölümün de bir son olup olmadığını da düşünüyoruz değil mi?
“Bu çıkarımlar/okumalar benim için çok değerli. Ben de bu fikirleri duymak istiyorum. Farklı fikirlerle filmi tekrardan düşünmeme pencere açıyor. Soruna dönecek olursak baba çocuğunun yanında durmaktan imtina ediyor. İşi anneye bırakmış. Filmin ikinci yarısında ise baba yattığı arabasında oğlunu buluyor. Baba oğlunun son yolculuğunda (araba yolculukları da son birlikte zaman geçirmeleri anlamına geliyor) ona kaliteli bir zaman yaşatmak istiyor. Bu alanı arabada açıyor ama bu kez de onu hayata döndürmeye gayret gösteriyor. Kendine göre hayata döndürmeyi başardıkça anneyi de anlıyor ve o da aileyi bir araya getiriyor. İnsan ölüme yaklaştığını anladığında eski yerlere ziyarete çıkar (doğduğu köyüne gömülmek gibi) ya oğlan da öyle bir hisse kapılıyor. Bu da yeni bir gerçeklik haline tüm aile karakterlerini hazırlıyor. Filmin sonunda aile bireyleri tamamlanmış hayat nedir sorusuna ayni sahnede buluşarak, gelecekte öleceğiz korkusundan çıkarak an’da olmayı kabul ederek gerçeklik boyutunu değiştiriyorlar.”

“Çağımız da bu kanserli yapı üstünden işleyen bir trajedi üstünden ilerliyor”
Bir arada yalnızlık kavramına mekan ekseninde ve mimari tartışmalar eksenine de ciddi bir yaklaşım getiriyor hatta tavır ortaya koyuyor.
“Benim sinemam minimalist bir sinemadan daha çok maksimalist bir hayatın sinemasıdır. Minimalist sinema bir laboratuvar gibi oluyor. Benim derdim ise dışarıya çıkalım hayatın tüm zenginliklerini (olumlu, trajik) görelim. Hayat hepimizden daha büyük olduğu için trajik ve lezzetli olan tarafı da budur. Kamusal alan, mimari yeşillik ölçeğinde ise endüstriyel tasarım lisansım ve sinema ile film yapımı yüksek lisans ve doktoramın da filmlerime etkisi var. “Saf” filmimin bıraktığı yerden devam ediyorum. Saf’da hayatı şantiyelerde ve gecekondularda geçen bir çiftten bahsediyorum, bu filmde ise bize vaad edilen toplu konutlarda yaşayan insanlar ve şehre yüksekten bakma hali var. Çağımız da bu kanserli yapı üstünden işleyen bir trajedi üstünden ilerliyor. İnsan cep telefonları ve sosyal medya üzerinden dünyanın herhangi bir yerindeki bir soruna tepki (hızlı tepki verme yarışı içinde) verebiliyor ama insanın sınırlarını da zorluyoruz (50.Kattan insanları karınca gibi görüyorsam bu bana yabancıdır.)”
“Ben mesaj sineması yönetmeni değilim ve karakterleri yargılamıyorum”
Dar alanlara sıkışan film yola çıkmayla beraber açılıyor ve sonundaki sonsuzluk hissiyle, derinleşerek tamamlanıyor. Bu benim için çok değerli bir yönetmen senaryosudur.
“Çok iyi ifade ettin gerçekten. Ölümle olan deneyimimizi de bunlar üzerinden vermek istedim. İzleyiciye rahat olun dememin sebebi de bu. Filmlerden sonra mesajınız nedir diye sorulur ya ben o mesaj sineması yönetmeni değilim. Soruları sormak benim heyecanlandırıyor, cevaplar vermek değil. İzleyici bir bedene hapis olduğu bu dünyada başka insanlar üzerinden başka varoluş hallerine karşı kalınca insan olmanın büyüsünün ayırdına varsın istiyorum. Bu büyü de 300 bin senedir dünyada olan insanlığın vereceği cevap tek değildir. Tek cevap olsaydı hayatın bir lezzeti olmazdı. Tekil tatlar yerine, siyah-beyaz yerine çeşitli lezzetlere ve renklere de dokunmak lazım. Filmlerimde bunu yargılamadan yapıyorum, karakterleri yargılamıyorum. Filmimi belli kategoriler içinde değil de kendimi ifade eden bir film yapıyorum. Bu filmi izleyenler beni de tanımış olacaklar.”
“Dünya renksiz bir sinemaya doğru evriliyor”
Düşük bütçeli bağımsız sinema için ortak yapımlara doğru bir mecburi gidiş mi var? Birçok ülkeden yapım(cı) desteği almadan Türkiye’de sansüre takılmadan bağımsız filmler çıkamaz/giderek azalan hale geldi.
“Perspektifi bir üstten kuracak olursak dünyanın her coğrafyasında sinemacılar nasıl sinema yapacaklarını tartışıyorlar. Hayat kolaylaşmıyor ama şu an hayatımın en kolay anındayım. Bu anda o rahatlık, sorumluluk ve ciddiyetle ilerlemek zorundayım. Ben marketi, dünyayı değiştiremem sadece kendimce bu coğrafyada iyi bir hayat yaşamaya çalışan bir insan olarak tepki verebilirim. Film yapma daha da zorlaşırsa onu yapmak için can siperhane çalışacağım ama yapamazsam da bu piyasa başka bir sinemacının düşüncelerini tercih etmiş demektir. Ben sinemacı olarak bu çağın resmini çekiyorum ama market sen çekme başkası çeksin diyorsa Ali Vatansever olarak başka projeler üreteceğim. Türkiye’de az olan maddi imkanlar daha da kısıldığı için zorlanıyoruz. Dünya da giderek daha da renksiz hale geliyor, dünya renklerimizi kaybediyoruz. Ben Türkiye sinemasının dünyaya göre çok renkli olduğunu düşünüyorum. Dünya renksiz bir sinemaya doğru evriliyor. Bizim işimiz film yapmaktır ve o imkan olmazsa başka imkanları kovalamayı sürdüreceğiz. Umarım yıldızlar daha fazla sıralanır.”
Yeni projeni şimdiden merak ediyorum. Ne durumda yeni yolculuk?
“Ben önümdeki 5 yıla yayılacak projemde bu filmde anlattığım ölüm deneyimi gibi aşk deneyimine odaklanacağım. İki saat güvenli bir alanda aşkın doğasını tartışacağız.”




























