1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Hasan Çötok: Şu Bizim Elif Eralp, Anti-Semitizm ve “Demokratik Sosyalistler” Meselesi
Hasan Çötok: Şu Bizim Elif Eralp, Anti-Semitizm ve “Demokratik Sosyalistler” Meselesi

Hasan Çötok: Şu Bizim Elif Eralp, Anti-Semitizm ve “Demokratik Sosyalistler” Meselesi

Konutların (...) güncel durumunu inceleyerek ilerlemek; Berlin’in en temel sorunu haline gelen konut kiralarını seçimlerde ana sorun olarak gündeme getiren Sol Parti ve Elif Eralp’in Berlin Eyalet seçimlerindeki başarısını daha anlaşılır kılacaktır.

A+A-

Hasan Çötok
[email protected]

Şu Bizim Elif Eralp, Anti-Semitizm ve “Demokratik Sosyalistler” Meselesi

20 Eylül’de Berlin Eyalet Seçimlerinde Elif Eralp’in Belediye Başkan adayı olduğu Sol Parti, oylarını ikiye katlayarak, geçerli oyların % 25,7’ sini alarak en yüksek oy alan parti konumuna geldi. Bu, sadece Berlin’de, Almanya’da değil, Avrupa Birliği ülkelerinde hatta dünya çapında bir “küçük deprem” etkisi yarattı. Olay üzerine çok yazılıp çizildi. Biz de yazılanlara biraz katkı koyarak etken olan çeşitli pencerelerden duruma bakmayı deneyen bir yazıya giriştik.

Öncelikle şu “küçük deprem” meselesinin önünün biraz açılması gerekiyor. Biraz tarihe gidelim ve SSCB ile “Yaşayan Sosyalizm”in yıkılması sonucu değişen dünya dengeleri çerçevesinde kapitalist-emperyalist kulvar tarafından yaratılan “Küreselcilik” ile başlayalım. Küreselcilik, uluslararası ilişkilerde devletlerin ticaret, güvenlik ve diplomasi gibi alanlarda sınırları esneterek ve ortak kurumlar kurarak birlikte çalışmasını savunan bir emperyalist ideolojidir. Bu ideoloji, kapitalist-emperyalist bloğa diğer devletlerin içine çok daha rahat girebilme, “içten” müdahale etme zemini oluşturmuş ve bu dönemde işlerine gelmeyen yönetimleri de “Renkli Devrimler” adı altında içeriden, kendi istemleri doğrultusunda dizayn etmelerini sağlamıştır. Ayrıca yıkılan “Yaşayan Sosyalizm”den de miras olarak kendilerini “Demokratik Sosyalizm” akımı olarak niteleyen bir ana akım ile zayıflamış ve parçalanmış bir komünist akım kalmıştır. 

Bunların kendilerini sadece “Sosyalizm” değil, “Demokratik Sosyalizm” diye adlandırmalarının nedeninin “Yaşayan Sosyalizm”e, dolayısıyla sosyalist devrim teorisine mesafelenerek, kapitalizme entegre olma çabası olduğu söylenebilir. Bundan dolaydır ki, “Demokratik Sosyalist” akımlar kapitalist-emperyalist “Küreselci” akım içinde, sol kulvar olarak çok rahat yerlerini aldılar ve kapitalist düzen sınırları içinde bir demokrasiyi, daha doğrusu burjuva demokrasisini savundular. 

Dünya çapında zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan, birçok bölgeleri savaşlar üzerinden yerle bir eden ve eskisine oranla sosyal dengeleri çok ciddi sarsan “Küreselci” ekolün adım adım çökmesi; herhangi bir sosyal mücadelede ajandası olmayan “Demokratik Sosyalistler”in güçlerini kaybetmeye başlamasına, sosyal çelişkiler temelli iç çatışmalara girmesine ve bunların neticesinde bölünmeler yaşamasına neden oldu.

Bu iç çatışmalar ve bölünmeler sonucunda “Demokratik Sosyalist” hareketlerin içinden, sosyal mücadeleci temelde ilk çıkış yapanların arasında İspanya Devlet Başkanı Pedro Sanchez vardı. Yakın tarihte New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin seçilmesini incelendiğimizde, iki seçilmiş liderin ajandalarında, ücretsiz kamu hizmetlerinin genişletilmesi, kira sabitlemesi veya dondurulması ve uygun fiyatlı konut yapımı gibi birbirine çok yakın konular bulabiliyoruz.

Bu çerçeve içinde Berlin Eyalet Seçimlerine gelindi ve 20 Eylül’de Elif Eralp’in Belediye Başkanı adayı olduğu Sol Parti, oylarını ikiye katlayarak geçerli oyların % 25,7’sini aldı. Bu oy oranının “deprem” etkisi yaratmasının sebebi şuydu: Sosyal konut cenneti olarak bilinen Berlin eyaletinin  2000’li yıllarda sahip olduğu 300.000 civarındaki sosyal konutun büyük bölümü,  2001-2011 yıllarında Sosyal Demokrat Parti SPD ve Sol Parti koalisyonu döneminde satılmıştı. Berlin eyaletinin “borç ödemesi” gerekçesiyle satıla satıla güncel olarak 80.000 civarına düşürülen sosyal konutların en büyük blok satışı da, 2004 yılında Sol Parti - SPD koalisyonu döneminde, GSW satışı olarak bilinen 65.700 sosyal konutun “peynir ekmek” fiyatı olan 2 milyar Euro civarında bir miktara satışı olmuştu. Bu miktar çok gibi görünse de, 1,5 milyarı borca gitmiş, 0,5 milyar civarında nakit kalmıştı. Bu satışın en önemli yanı da satılan 65.700 konutun her birinin ortalama fiyatının 30.000 Euro gibi çok düşük bir miktara denk gelmesidir. O zamanlar ismi “Demokratik Sosyalizm Partisi” (PDS) olan Sol Parti’nin genel sekreteri Dietmar Bartsch “Devlet, kamu hizmetlerini ne ölçüde sağlamalı ve bunların sağlanmasını ne ölçüde garanti etmelidir?” sorusunu ortaya atarak bu özelleştirmeyi “ilerici devletsizleştirme” olarak lanse etmiştir.

Özellikle bu GSW satışı döneminde başlayan süreci, konutların kime satıldığını, satın alanın  kime sattığını ve bunların güncel durumunu inceleyerek ilerlemek; Berlin’in en temel sorunu haline gelen konut kiralarını seçimlerde ana sorun olarak gündeme getiren Sol Parti ve Elif Eralp’in Berlin Eyalet seçimlerindeki başarısını daha anlaşılır kılacaktır. GSW’nin “peynir-ekmek” fiyatına konut satışı ve bu “ilerici devletsizleştirme” satışı konusunda Sol Parti’den bir öz-eleştiri beklemek Berlin halkının hakkıdır. Öyle ya, 20 küsür yıl önce özel şirketlere sosyal konut satışını onaylayıp, şimdi de Berlin’de 3000 konutu aşan konut şirketlerinin kamulaştırılması vaadiyle oylarını ikiye katlamanın ve Belediye Başkanını seçtirmenin bir açıklaması olmalı. 

Morrison Süleyman gibi “Dün dündür, bugün bugündür” diyebiliriz fakat Sol Parti’nin kamulaştırma konusunda ne kadar direngen ve kararlı olabileceğini göreceğiz. Çünkü Berlin’de 2004 yılında özelleştirdikleri GSW şu anda Berlin’in 140.000 civarında konutu ile, Almanya’nın en büyük konut şirketi olan Vonovia şirketine ait. Vonovia’nın bilinen %8 hissesi ile bilinmeyenin tahmini  %15-20’si ise BlackRock şirketine ait. BlackRock şirketi 15 trilyon dolarlık bütçesiyle dünyanın en büyük para yöneten şirketidir ve İngiliz Kraliyet Ailesi’nin dışında birçok Arap şeyhinin, Elon Musk’ın, Bill Gates, Jeff Bezos gibi birçok dolar milyarderinin parasını yönlendiren bir şirkettir. Unutmadan, bu şirketle çalışanlardan  birisi de eski Almanya temsilcisi şimdiki Başbakan Friedrich Merz’dir.

Sol Parti belki “halka” verdikleri sözleri tutmuş gibi göstererek, birkaç küçük şirketi muhtemelen fahiş fiyatlar ödeyerek kamulaştırabilir, lakin Elif Eralp Eyalet Başkanlı bir Sol Parti’nin, BlackRock şirketi gibi dünyayı yöneten şirketlere karşı “kamulaştırma” konusunda kararlılığını devam ettirebileceğine inanmak çok zor. Bunun için kesinlikle bir devrim gerekmektedir ve bunu yapacak adres de Sol Parti değildir.

Zaten seçim arifesinde bu kamulaştırma düşüncesinden zarar görebilecek olanlar -bunların başında BlackRock geliyor-  tüm devletsel, siyasi ve medyatik imkanlarını kullanarak, Elif Eralp ve Sol Parti ekseninde bir “Anti-Semitizim” tartışmasını gündeme getirdiler. Sol Parti’nin büyük oranı ve Elif Eralp İsrail’in varlığını kabul etmesine ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesinden yana açık ve net tavır almasına rağmen, bu “Anti-Semitizm” saldırısına maruz kaldı. Elbette burada İsrail’in 1948 sınırlarıyla mı, yoksa günümüzde savaş ve işgal ile %37 büyüyen sınırlarıyla mı kabul edildiği tam net değildir.

Ayrıca birçok diğer saldırıda olduğu gibi, bu saldırı da “Anti-Semitizim” kavramının etrafında döndüğü için, yazının ana konusundan fazla sapmadan bu kavramı kısaca da olsa açmak gerekir.

Bildiğimiz gibi Semitizim, Semit dili (Sami) isminden gelir. Semit dilleri arasında, Yahudilerin kullandığı İbranice dışında, Arapça ve Habeşilerin (Ethiyopya) kullandığı Amharca, Süryanice ve Maltaca da vardır. Dolayısıyla “Anti-Semitik” olmak, İbranice dilini kullanan Yahudilerin yanı sıra, Araplara, Ethiyopyalılara, Süryanilere ve Malta’lılara karşı çıkmak demektir. Sorun da zaten burada. “Anti-Semit” denince akla Semit dilini kullanan 15 milyon Yahudi halkı gelirken, Semit dili konuşan 350 milyon Arap halkı gelmemektedir. Semit dilini kullanan Habeşilerin, Süryanilerin ve Maltalıların adı bile geçmiyor. “Bir akıl” bunun tüm dünya halkları ve devletlerinin “akıllarına ve dillerine” bu şekilde yerleşmesi, daha doğusu yerleştirilmesine neden olmuştur. Bu “akıl”, adının kökenini Kudüs yakınlarındaki “Siyon” dağından alan ve “örgütlü” şekilde 19. yüzyılda ortaya çıkarılan Siyonizimdir. 

Siyonizm 19. yüzyılda “örgütlü” olarak ortaya çıkarak tanrı tarafından Hazreti İbrahim’in çocuklarına “Vadedilmiş toprakların” (Arz-ı Mevûd) sınırlarını Nil nehri ve Fırat nehri arasında belirleyerek Yahudi halkının Filistin’e geri dönmesine karar vermiştir. Buraya kadar tamam, tamam olmasına da, bu tarihlerde Osmanlı işgalinde olan bu bölgede zaten Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’den türeyen Arap halkı oturuyordu. Peki o zaman nedir bu “Vadedilmiş topraklar” meselesi?

Siyonizm’e göre “Vadedilmiş topraklar” Tevrat’ta da yazdığı gibi, Hz. İbrahim’in sadece Hz. İshak’tan üreyen soyu olan Yahudi halkına aittir ve “Aliya” adıyla adlandırılan vadedilmiş topraklara geri dönüşler, süreç içinde bölgede yaşayan ve Hz İbrahim’in oğlu Hz İsmail’den üreyen Arap halkına, özellikle de Filistinlilere karşı yönelmeye başlamıştır. 

Halbuki Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim gibi semavi dinlerin kitaplarının üçü de, Hz. İbrahim’in çocuklarına vadedilen bu toprakları yazar. Günümüzde Hz. İshak’ın çocukları ve İsrail’i kuran siyonistler; kardeşi Hz İsmail’in çocuklarına karşı, yer yer soykırıma varan bir “kardeş kavgasına” giriştiler. Bundan dolayı 19. yüzyılda oluşan “örgütlü siyonizm”, “Anti-Semit” kavramını sadece Yahudilik’le bağlantılandırarak her toplum ve devletin içine kadar yerleştirdi. Bu kadar olmaz desek de, bugün, algılarımıza, dilimize, yaşam ve düşünce tarzımıza kadar girecek gücü vardır Siyonizmin.

İşte bu Siyonizm, BlackRock ve benzeri bir çok şirketi kuran ve büyük oranda da yöneten bir güçtür ve Sol Parti ile Elif Eralp’in bu kamulaştırma düşüncesine “Anti-Semitizm” gerekçesiyle saldıran da BlackRocks koordinasyonudur, dolayısıyla Siyonizimdir.

BlackRock şirketi kurucusu ve yöneticisi Laurence Douglas Fink’in, nam-ı diğer Larry Fink’in Siyonizm bağlantısını merak edenlerin, Yahudilerin Ortadoğu’da 1932’de kurdukları, eski ismiyle “The Palestine Post”, 1950’den sonraki ismiyle “The Jerusalem Post”ta yayımlanan ve aşağıda linki bulunan “Larry Fink: Küresel Finansın Merkezindeki Yahudi Güç Simsarı” makalesini okumalarını tavsiye ederim.

Yahudilik ile hiçbir bir derdi olmayan, hatta İsrail Devleti’nin Filistinlilere karşı kendini “doğal savunmada” olduğunu iddia edenlerin bile üye olduğu Sol Parti’ye, “Anti-Semitizim” kavramını çarşaf çarşaf kullanarak saldıran Siyonizim’in derdi, kesinlikle Yahudilikle veya İsrail halkıyla direkt ilintili değildir. Bu saldırıdaki amaç, Siyonistlerin kurduğu ve yönettiği BlackRock şirketinin çıkarlarını savunmak ve bu çıkarlarla elbette Siyonizmi ve güncel olarak da Siyonizmin faşist teorisi olan “Revizyonist Siyonist” Benjamin Netanyahu yönetimini desteklemektir. 

Elif Eralp’in ve Sol Parti’nin Berlin Eyalet seçimlerindeki başarısına bu açıdan bakıldığında farklı bir perspektif oluşmasına rağmen bu, Sol Parti’nin yaptığı eski “ilerici devletsizleştirme” yanlışlarını aklamaz. Berlin eyaleti için yapılan koalisyon görüşmelerinde Sol Parti, özellikle Siyonizm konusunda, buna elbette kendileri de Anti-Semitizm diyor, çok ciddi tavizler vermekte; eyalet parlamentosuna seçilen Vanessa Emde ve milletvekili Ferhat Koçak gibi anti-siyonist kadrolarını da harcamaktadır. Berlin’de eyalet hükümetini kurmak ve Elif Eralp’i belediye başkanı yapmak için “kamulaştırma işi” çerçevesinde gerçekleşen görüşmelerde de kamulaştırılması gereken şirketlerin konut sayısı 10000 olarak belirlenmiştir. Bu, 10000’in altında konutu olan şirketlerin kamulaştırılmayacağı anlamına geliyor. Oysa 4 yıl önce yapılan halk oylamasında bu rakam 3000 konutu aşan şirketlerin kamulaştırılması yönündeydi. Dolayısıyla “kamulaştırma” konusunun da adım adım içi boşaltılmaktadır. 

Yaşanan olaylar neticesinde, Siyonizm, Sol Parti’den “Anti-Semitizm” adı altında istediğini almış ve Sol Parti’nin anti-siyonist eğiliminin önüne set çektirmiştir. “Kamulaştırma” konusunda da, en büyük pasta BlackRock şirketine gideceği için, 20 yıl önce ortalama 30.000 Euro’ya sattıkları daireleri çok fahiş fiyatlarla geri alacaklar ve bu şekilde Berlin halkını ikinci defa zarara uğratacaklardır. Zaten Berlin eyaletinin tüm büyük yolsuzlukları, imar ve konut üzerinden olmuştur ve buna bir tane daha eklenecektir.

Yazının başında da belirtilen Berlin eyalet seçimlerinde yaşanan bu “küçük deprem”in, Batı Avrupa’da dalga dalga yükseldiğini söyleyemiyorum çünkü bu “örgütlü” olarak “Küreselci” ekip tarafından yükseltilmektedir. Bu konuda tüm devrimciler ve komünistler kapitalist sömürüyü bir adım daha geri attırmak için, elbette bu mücadelelerin en önünde savaşacaklardır. Lakin bunu, dünya çapında emperyalist güçlerin çıkar kavgasında taraf olmadan yaparlar çünkü 1990 sonrası kapitalist-emperyalist blok tarafından oluşturulan “Küreselci” akımın “Sol Liberalleri” kullanarak birçok ülkenin iç işlerine kadar girdiğini unutmazlar. “Küreselcilik” süreç içinde, hem ekonomik hem de siyasal olarak çöktüğünden dolayı, son 10-15 yılda birçok ülkede Trump gibi “statükocu” ekipler iş başına gelmeye başladılar. Daha doğrusu getirildiler. Statükocu ekiplerin iş başına gelmesi, “Küreselci” ekip için ‘bu iş bitti yenildik’ anlamına gelmiyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Berlin’de Elif Eralp, İspanya’da Pedro Sanchez, İngiltere’de Andy Burnham ve Fransa’da yaşanan olayların neticesinde, “Küreselci” ekibin statükoculara karşı bu sefer “Demokratik Sosyalistleri” kullanmaya başladığı ve bunu daha derinleştirecekleri gözlemlenmektedir.

Bu bağlamda yazımızda  semavi dinlerle de çok uğraştığımız için, “tanrı” işçi sınıfını ve emekçi kitleleri “Demokratik Sosyalistlerin” eline düşürmesin demek kalıyor.

Amin…


Kaynaklar:
https://de.wikipedia.org/wiki/GSW_Immobilien

https://www.bmgev.de/mieterecho/artikel/15-jahre-gsw-verkauf
https://taz.de/Ende-der-Wohnungsgesellschaft-GSW/!5213180/
https://www.jpost.com/influencers-26/50jews-26/article-90808

Bu haber toplam 260 defa okunmuştur