
Gülşah Özdemir: Kadına Şiddetten Önceki İlk Kelepçe - Ekonomik Bağımlılık
Adına "modern dünya" dediğimiz bu düzen, kadına hem dışarıda profesyonel olma hem de içeride kusursuz bir ev kadını olma rolünü aynı anda dayatıyor.
Gülşah Özdemir
[email protected]
Kadına Şiddetten Önceki İlk Kelepçe: Ekonomik Bağımlılık
Ben Şanlıurfa Barosu'na bağlı Stajyer Avukat Gülşah Özdemir... 23 yıl önce bu topraklarda doğan o küçük kız çocuğunun izinden giderek, bugün adaletin ışığında kendini inşa eden ve en büyük gayesi kendi ayakları üzerinde 'güçlü' durabilmek olan bir kadının öyküsüyüm. Doğup büyüdüğüm Güneydoğu Anadolu coğrafyasında "güç" denildiğinde akıllara gelen bilindik aşiret mensupları, nüfuzlu soyadları ve ekilip biçilen uçsuz bucaksız arazilerin kaç yüz dönüm olduklarından ziyade gücün kadın bedenindeki konumu ve kadının da hayat içerisindeki güçlü kalma ve kendini konumlandırma çabası hakkında konuşacağım.
Benim anlatacağım güç; tüm bu kalıpların ötesinde, kadının kendi bedeninde, ruhunda ve hayatın tam merkezinde 'ben de varım' diyerek ve kendi bağımsızlığını kazanmaya çalışırken verdiği o asil varoluş mücadelesidir. Çünkü tarihten bu yana süregelen toplumsal düzen, erkeği dış dünyaya ve kamusal alana yerleştirirken; kadını ev içi sorumluluklarla sınırlandırmış ve erkeğe bağımlı kılan keskin roller üretmiştir. İşte bu yüzdendir ki, geçmişten günümüze nesilden nesile aktarılan o derin yaralar, tam da bu bağımlılık ilişkisinden beslenmektedir. Bugün hayatın ortasında kendini konumlandırmaya çalışan her kadının karşısına dikilen en büyük bariyer; köklerini bu geleneksel rollerden alan 'ekonomik bağımlılık' ve onun en yıkıcı tezahürü olan 'ekonomik şiddet' kavramlarıdır."
Kadın için ekonomik bağımlılık; bir kadının geçimini sağlamak, temel ihtiyaçlarını karşılamak ve yaşamını sürdürmek için kendi kişisel gelirine sahip olamaması ve maddi açıdan eşine, babasına, ailesine ya da bir başkasına bağımlı yaşamak zorunda kalmasıdır.
Ekonomik şiddet ise, kadının maddi güç ve üstünlük kurularak kontrol altında tutulması, cezalandırılması ya da ekonomik bağımsızlığının kısıtlanmasıdır. Her iki tanımdan da açıkça anlaşılacağı üzere kadının ekonomik olarak bağımlı olması, beraberinde ekonomik şiddete uğrama sonucunu doğurabilmektedir ve aslında bu durum fiziksel şiddetin karanlık dünyasına varmadan önce kadının iradesine, bağımsızlığına vurulmuş olan ilk kelepçedir.
Yaşadığımız kültürel coğrafyada bu olgunun oluşumuna sebebiyet veren faktörler oldukça fazladır ve gün geçtikçe kelimenin tam anlamıyla sadece " bir arpa boyu" kadar yol alabilmekteyiz.
"Evi reisi erkektir, evi erkek geçindirir."
"Erkeğin eli maşa, kadının eli ayna."
"Yuvayı dişi kuş yapar ama yemi erkek getirir." gibi kalıplaşmış cümlelerden bir tanesini hepimiz hayatımızda en az birer kez duymuşuzdur.
Bu cümleler rastgele oluşmamış aksine kadını finansal olarak pasifize etmek, yapabileceği ve başarılı olabileceği alanları ev içindeki olağan işlere indirgemek, erkeğe bağımlı kılmayı normalleştirmek ve bu bağımlılığın oldukça doğal olduğuna inandırmak amacıyla ortaya atılmıştır.
Olağan işler denildiğinde bu durum dışarıdan "kolay", "zaten evde" şeklinde bir bakış açısıyla bakılarak küçümseniyor olsa da aslında bir mesaisi ve bitiş çizgisi olmayan sürekli ve görünmez bir emeğin ürünüdür. Beyaz yakalı veya mavi yakalı bir çalışanın izin günleri, yıllık tatilleri vardır. Ev içi emeğin ise hafta sonu, resmi tatili veya "bugün izinliyim" lüksü yoktur. Hastalıkta ve yorgunlukta bile bu çark dönmek zorundadır.
Ev işi sadece fiziksel olarak temizlik veya yemek yapmak değildir. Arka planda devasa bir planlama ve yönetim süreci işler. "Akşama ne pişecek?", "Eksik malzemeler neler?", "Hangi fatura ne zaman ödenecek?", "Çocuğun kıyafeti küçüldü mü?", "Deterjan bitti mi?" gibi yüzlerce detay kadının zihnini sürekli meşgul eder.
Bu durum, kurumsal hayattaki bir proje yöneticiliği kadar zihinsel enerji tüketir. Ancak bakıldığında gösterilen çaba ve tüketilen enerji ile doğru orantılı maddi bir karşılığı maalesef ki yoktur.
Feminist edebiyatının en önemli yazarlarından Virginia Woolf der ki; “Sekiz çocuk büyütmüş temizlikçi kadın, dünya için yüz bin sterlin kazanmış avukattan daha mı az değerli?”
Bir hukukçu olarak, bu soruya tüm kalbimle ve en yüksek sesimle cevap veriyorum: Asla! İnsanın değeri, kadının hayata kattığı o muazzam varlık ve gösterilen en ufak bir çaba dahi parayla ölçülemez, ölçülmemelidir. Kadının ev içine hapsedilen, görünmez kılınan ve ekonomik bir karşılığı yokmuş gibi davranılan o devasa emeği, bugün dünyayı ayakta tutan asıl güçtür.
Fakat ne yazık ki mevcut sistem oldukça dar bir bakış açısıyla çalışma kavramını yalnızca ücreti mukabilinde yapılan işler olarak görüp ev dışında yapılan faaliyetleri ve harcanan mesaiyi tanımı kapsamına alıyor. Kadınlarımızın ev içindeki emeği gönüllü olarak ve temelinde sevgi yatan karşılıksız işler olarak kabul ediliyor. Hatta çoğu zaman iş olarak da görülmeyerek birer "sorumluluk" olarak yerleştiriliyor zihinlerimize.
Yargıtay da kimi durumda kadının ev içi emeğini görmezden gelmekte ve katkı payı alacağı bakımından kadının aleyhine olacak şekilde karar vermektedir. Mesela Yargıtay 8. HD’nin bir kararında kadının ev hanımı olması ve edinilen mallara bir katkısının olmaması dolayısıyla katkı payı alacağına karar verilemeyeceği belirtilmiştir. Başka bir kararında da, bir eşin diğerinin malına katkı payı alacağı isteyebilmesi için kural olarak para veya para ile ölçülebilen maddi bir değer koyması gerektiğini ifade etmiştir.
Bu elim durumun hukuki boyutunu ve daha da özelleştirerek boşanma hukukundaki yıkıcı boyutunu ve doğurduğu sonuçları ele alacak olduğumuzda acı bir gerçekle yüzleşmekteyiz. Maddi gücü, düzenli geliri ve ekonomik bağımsızlığı olmayan kadınların gelecek kaygısı yüzünden ve çocuklarının ve kendilerinin en temel ihtiyaçlarını güvenceye alamama korkusuyla mutsuz olduğu evlilikleri sürdürmeye mecbur kaldıklarını görmekteyiz.
Yargının parayla ölçemediği o emek, günün sonunda kadının ayağına vurulan prangaya, sığınmak zorunda kaldığı bir esarete dönüşmektedir. Hukuk sistemimiz, özellikle Türk Medeni Kanunu ve ilgili mevzuatlar çerçevesinde, kadının ev içi görünmeyen çabasını korumak ve bağımlılığın getirdiği riskleri en aza indirgemek, boşanma durumunda ekonomik olarak mağdur olmasının önüne geçip güvence sağlamak adına önemli araçlar sunar. Bu araçlar arasında;
1. ADLİ YARDIM: Adalete kolaylıkla erişmek amacıyla kadınlar barolara başvurarak kendilerine ücretsiz avukat atanmasını ister. Ayrıca adli yardım kararı ile mahkeme harç ve masraflarından geçici olarak muaf tutulurlar.
2. EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA REJİMİ: Türk hukukundaki en büyük devrimlerden biridir. 1 Ocak 2002'den sonra evlenen çiftler için yasal mal rejimi budur.
• Eşit Hak: Evlilik birliği süresince eşlerin çalışarak elde ettiği tüm mal varlığı(ev, araba, bankadaki para, şirket hisseleri vb.), tapu veya ruhsat kimin üzerine olursa olsun yarı yarıya paylaştırılır.
3. NAFAKA: Hukuk, kadının boşanma süreci ve sonrasında mali olarak desteksiz kalmasını önlemek için üç farklı nafaka mekanizması işletir.
- Tedbir Nafakası: Boşanma davası açıldığı andan itibaren hakim, kadının (varsa çocukların) geçimini sağlaması için dava süresince ödenmek üzere bu nafakaya hükmeder. Davanın açılmasıyla hemen başlar.
- Yoksulluk Nafakası: Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan eş (genellikle çalışmayan veya geliri düşük olan kadın), kusuru diğer eşten daha ağır olmamak şartıyla, süresiz olarak geçimi için mali güç oranında nafaka talep edebilir.
- İştirak Nafakası: Çocukların velayeti anneye verildiğinde, babanın çocukların bakım, sağlık ve eğitim masraflarına gücü oranında katılması için bağlanan nafakadır.
4) TAZMİNAT: Boşanmaya sebep olan olaylarda (sadakatsizlik, şiddet, hakaret vb.) kusurlu olan taraf, diğer tarafa tazminat ödemek zorundadır.
• Maddi Tazminat: Boşanma yüzünden kadının mevcut veya gelecekteki ekonomik menfaatlerinin zedelenmesi karşılığında ödenir.
• Manevi Tazminat: Boşanmaya sebep olan olayların kadının kişilik haklarına verdiği zararı, uğradığı psikolojik yıkımı ve acıyı hafifletmek için hakim tarafından belirlenen nakdi bir bedeldir.
5) AİLE KONUTU ŞERHİ: Kadının barınma hakkını güvence altına alan ve ekonomik bağımlılığın suistimal edilmesini engelleyen bir araçtır.
• Rıza Şartı: Çiftlerin birlikte yaşadığı ev kime ait olursa olsun, tapuya "Aile Konutu Şerhi" konulduğunda, mülk sahibi olan eş diğer eşin açık rızası olmadan bu evi satamaz, devredemez veya üzerindeki kira sözleşmesini feshedemez. Bu, çalışmayan kadının barındığı evin elinden aniden alınmasını engeller ve güvence sağlar.
Mevzuatın sunduğu bu haklar her ne kadar boşanma sürecinde ve sonrasında kadına yasal olarak bir kalkan sağlasa da, bu mekanizmalar temelde birer bağımlılığı azaltma ya da telafi etme yöntemidir; kadına tam anlamıyla kalıcı bir özgürlük sunmaz. Hukuki araçlar, kadının kendi ayakları üzerinde durabileceği gerçek ekonomik bağımsızlığa geçiş yapması için birer köprü olarak görülmelidir.
Bu köprü kadın için öyle hayati, kıymetlidir ki; tıpkı bir bebeğin ayağa kalkıp özgürce yürümeye hatta koşmaya başlamadan önceki cesur emeklemeleriyle eşdeğerdir. Köprüleri inşa etmek ve sağlamlaştırmak da sadece yasaların değil; başta devletin, barolarımızın ve biz hukukçuların en asli görevidir. Bizler mahkeme salonlarında sadece dilekçeler yazmamalı, kadınların o ilk adımı atabileceği yolları temizlemeli, hak arama hürriyetlerinin önündeki ekonomik engelleri kaldırmalıyız.
Asıl hedef, kadının kendi gökyüzünde kanat çırpabileceği kalıcı bir ekonomik güce ulaşmasıdır. Kadının gerçek özgürlüğü de; kendi parasını kazanabilmek, kendi bütçesini yönetebilmek ve kendi geleceği hakkında tek başına hür iradesiyle karar verebilmektir. Pek tabii kadınlarımız çok uzun yıllar bu kutsal gaye uğruna çabaladı. Sanayi devrimleri, savaşlar, Cumhuriyet dönemi devrimleri ve modern eğitim olanakları sayesinde sosyal ve kültürel olarak geçirilen büyük bir değişim sonucu ilmek ilmek gösterdiği çabası sonuçsuz kalmadı.
Yapılan araştırmalara ve elde edilen verilere göre günümüzde kadınların geçmişe nazaran çalışma hayatında daha aktif olduğu ve kendi parasını kazandığı artık yadsınamaz bir gerçek. Okullarda, adliyelerde, hastanelerde, inşaatlarda, spor salonlarında ve sair hayatın tüm üretilen alanlarında kadınları artık çok fazla görüyoruz; bir kadın olarak bu tablonun mutluluğunu ve gururunu yaşamayı ben de çok seviyorum. Peki kadın bu çalışma temposunun içindeyken sizce yazımızın başında değindiğimiz "yuvayı dişi kuş yapar" algısının yarattığı ev sorumluluğundan ne derece uzak düşer? Ben de para kazanıyorum ve artık bu benim hayata dair tek görevim diyebilir mi? Aksine çalışan kadınların gününün büyük bir bölümü iş ve ev işi dengesini kurmaya çalışmakla geçer.
Bugünün dünyası kadına dışarının kapısını açarken, içerinin yükünü üzerinden almaz. Ekonomik bağımsızlığını kazandığı gerçeği hiçbir zaman kadının eve olan sorumluluğuna gölge düşürmez. Yorgun argın eve döndüğünde bile akşam yemeğini hazırlamak, çocuklarının ihtiyaçlarını gidermek, temizliğini yapmak ve sair tüm işlerde asli görevli olarak yerini korur.
İş hayatında her iki cinsiyet de artık aktif olsa dahi çoğunlukla ev işi sorumluluğu eşit olarak paylaşılmamakta ve bu da kadının çifte mesai yaptığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Adına "modern dünya" dediğimiz bu düzen, kadına hem dışarıda profesyonel olma hem de içeride kusursuz bir ev kadını olma rolünü aynı anda dayatıyor.
Tüm bu devasa emeğe rağmen; eril ana akım iktisat yaklaşımlarının arkasına sığınanlar, kadının iş hayatında aktif olarak yer almasını açıkça bir 'düzen bozucu' olarak yaftalıyor. Kadının iş hayatında aktif olarak yer almasının ev işleriyle eskisine nazaran daha az ilgilenildiği, sonucunda evdeki huzurun kaçtığını ve çocuğun eğitimiyle ilgili ciddi zafiyetler oluşacağını, doğru düzgün bir insan olarak yetişebilmesi için annesinin çalışma hayatını tümüyle bırakıp çocuğuyla daha yakından ilgilenmesi gerektiğini savunurlar. Kadını ekonomik bağımsızlığını kazanmak ve ekonomik şiddetin önüne geçmek adına hem iş hayatına iten hem de çalıştığı için onu suçlu ilan eden, tüm toplumsal faturayı yine kadının omuzlarına yıkan bu çarpık zihniyet kabul edilemezdir. Kadın aleyhine eşitsizlik yaratan bu yaygın düşüncelerin terk edilmesi ve Türkiye genelinde özellikle de bölgesel bazda bakıldığında TÜİK verilerine göre kadınların çalışma oranının en düşük olduğu Güneydoğu ve Doğu Anadolu coğrafyalarında "ev dışında" çalışma imkânı olmayan, en ufak başarılı olma ihtimalinin dahi önüne geçilen kadınlarımıza karşı yaşatılan ekonomik şiddetin önüne geçilmesi amacıyla ilk iş geçmişten gelen zihniyet tabularının yıkılmasıdır.
Ev işlerini sadece kadına ait gören ve bu işlerinin yapılmamasını boşanmada kadına kusur olarak yükleyen ilkel anlayıştan vazgeçilmelidir. Yargıtay’ın farklı yöndeki yaklaşımına rağmen kadının ev içi emeği katkı payı alacağında özellikle biz hukukçular tarafından görmezden gelinmemelidir.
Konuşmamın başında sizlere bu topraklarda doğan kız çocuğundan bahsetmiştim. Bugün yine bu coğrafyanın bir kadını olarak buradayım, adeta bir yakınma olarak içimi açtığım bu konuyla ilgili konuşacak çok fazla söz var; Bizler o kelepçeleri kıracak, o köprülerden hep birlikte geçecek ve bu topraklarda kendi ayakları üzerinde dimdik, özgür ve 'güçlü' duran kadınların hikayesini hep birlikte yazacağız.
Tüm zorluklara rağmen içindeki sonsuz inancı gücüne yakıt olarak gören ve hayatta kendini konumlandırmaya, var olmaya çalışan tüm kadınlarımızın hayat sahnesi hep en parlak ışıklarla aydınlansın. Toplumsal kalkınmanın, çağdaşlaşmanın ve millet olarak ileriye yürüyebilmenin ancak kadınların hayatın her alanda var oluşu ve erkeklerle eşit bir şekilde yer almasıyla mümkün olabileceğini vurgulayan Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözleriyle yazımı noktalamak isterim;
“Kadınlarını geride bırakan toplumlar, geride kalmaya mahkumdur. Daha emin ve daha doğru olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır: Büyük Türkkadınını çalışmamıza ortak kılmaktır.”





























