Dönüşümlü Başkanlık Meselesi ve Liderlerin Tavrı Üstüne
Kıbrıs’ta Dönüşümlü Başkanlık (DB) diye bir “mesele” vardır. “Sorun” demiyorum. “Mesele” demeyi tercih ediyorum, çünkü “mesele”, eskiden beri devam ede gelen ve çözülmesi zor görünen bir soruna işaret ediyor.
Dönüşümlü Başkanlık (DB) tam da böyle bir sorundur. Eski bir hikayesi vardır ve yarım asırdan beri devam ede gelmektedir.
Pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da dönüm noktası 1974 Savaşıdır. 1974 öncesinde Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında zaman zaman sembolik olma kaydıyla dönüşümlü başkanlığı andıran konular konuşulmuştur, örneğin ABD Başkanlık sisteminden bahsedilmiştir. Başkanın Kıbrıslı Rum, Başkan Yardımcısını da Kıbrıslı Türk olması veya Kıbrıslı Rum Cumhurbaşkanı ve Kıbrıslı Türk Başbakandan söz edilmiştir.
“Dönüşümlülük” ilkesinden Cumhuriyet öncesi dönemlerde de bahsedilmiştir. Örneğin, Kıbrıs Türk tarafı Dönüşümlü Belediye Başkanlığı talep edilmiştir vs.
Kıbrıs Türk tarafı ister belediye başkanlığında, isterse cumhurbaşkanlığında “Dönüşümlüden” söz ederken, bunu eşitlik talebinin bir parçası olarak görmüştür.
Fakat, DB ilk defa başkanlık sistemine dayalı federal devletin gündeme gelmesiyle ortaya atılmıştır ki, bu bizi 1974 Savaşının ertesi gününe götürüyor.
Savaştan sonra “Tam Eşitlik” talep etmeye başlayan Kıbrıs Türk tarafı, “Tam Eşitlik” kavramı içinde DB’ye de yer veriyordu. Nitekim, 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Rum tarafına verilen önerilerde Tam Siyasi eşitlikten söz ediliyordu ve kurulacak devletin ortak kurumlarına iki toplumun eşit olarak katılması savunuluyordu.
Dönüşümlü Başkanlığı İlk Defa Necmettin Erbakan Dile Getirdi
13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildikten sonra, dönemin Milli Cephe hükümetinde yer alan Milli Selamet Partisi başkanı Necmettin Erbakan, Kıbrıslı Rumlara bir çağırıda bulunarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nden vaz geçmelerini ve Kıbrıs Rum Federe Devletini kurmalarını öneriyordu.
Erbakan’a göre, iki federe devletin oluşturacağı “Federal Kıbrıs Devlet’inde” Devlet Başkanı İsviçre’de olduğu gibi dönüşümlü olarak her yıl değişmeliydi.
1975 yılında Viyana görüşmelerinin ikinci turunda Türk tarafı, iki tarafın katılımıyla bir Komisyon kurulmasını ve Komisyonun “Geçici Hükümet” olarak görev yapmasını öneriyordu.
Aynı tarihlerde ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger Türk tarafı ile yaptığı görüşmelerde DB fikrini ileriye götürmek için İngilizlerle konuştuğunu söylüyordu ama %50-50 katılımın söz konusu olamayacağını belirtiyordu.
Başpiskopos Makarios, Henry Kissinger ile yaptığı görüşmede siyasi eşitliği kabul ettiğini ama Denktaş’ın talep ettiği %50-50 katılımın kabul edilemeyeceğini söylüyordu. Ayrıca, toprak iade edilmesinin şart olduğunu ileri sürüyordu.
Kısacası, 1974’ten sonra çözüm formülü, toprak karşılığında siyasi eşitlik olarak şekillenmişti ama “Tam Eşitlik” talep eden ve DB’yi de pakete koyan Türk tarafı toprak konusunu konuşmaktan kaçınıyor, Kıbrıslı Rumlara toprak iadesinde bulunmayı reddediyordu.
Bu yüzden ilerleme sağlanamıyordu.
BM Önerilerinde Dönüşümlü Başkanlık
1981 yılında dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim taraflara bir Değerlendirme Raporu sundu ve yürütmenin dört Kıbrıslı Rum, iki Kıbrıslı Türk olmak üzere altı üyeden oluşan Federal Konsey’in uhdesine olmasını ve üyelerin dönüşümlü olarak Federal Konsey’e başkanlık yapmalarını önerdi. Waldheim, Türk tarafının belli oranda toprak vermesi gerektiğini söylüyordu. Fakat, Genel Sekreter’in bu önerisi iki tarafça da reddedildi.
Ardından, 1983 yılında Perez de Cuellar’ın yaptığı önerilerde “dönüşümlülük” ilkesine yer verildi. Bu öneride cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamlarının dönüşümlü olarak iki toplum tarafından üstlenilmesi öngörülüyordu. Biri Cumhurbaşkanı olduğunda, diğeri Hükümet Başkanı olacaktı.
Gelgelelim, taraflar bu öneriyi de reddetti.
Perez de Cuellar 1984 yılının sonunda taraflar arasında dolaylı görüşmeler yapılmasını sağladı ve 1985 yılının Ocak ayında ortaya çıkan Çerçeve Anlaşmasını tarafların imzasına sundu. Rauf Denktaş, Kenan Evren’in baskıları karşısında geri adım attı ve dönüşümlü başkanlık talebinden vaz geçti. Ayrıca, toprak konusunda ilk defa %29+ formülünü kabul etti. Spiros Kiprianu, son anda Çerçeve Anlaşmasını imzalamaktan vaz geçti. (Denktaş, Kiprianu’nun anlaşmayı reddetmesi için bütün gece dua ettiğini söylüyordu.)
Siyasi Eşitliğin Tanımlanması
1988 yılında Yorgos Vasiliu ile Rauf Denktaş arasında başlayan görüşmelerde Denktaş dönüşümlü başkanlık talebini yeniden gündeme getirdi. Ayrıca, Kıbrıs Türk toplumunun “ayrı bir halk” olarak tanınmasını ve “self determinasyon hakkının” kabul edilmesini talep ediyordu. Denktaş’ın bu talepleri kabul edilmedi ve BM ilk defa siyasi eşitlik kavramına açıklık getirme ihtiyacını hissetti. 1991 yılında Güvenlik Konseyi 716 sayılı Kararıyla “siyasi eşitlik” kavramını tanımladı. Buna göre, “siyasi eşitlik her ne kadar federal hükümet ve yönetime aritmetik eşitlik temelinde katılım anlamına gelmiyorsa da, siyasi eşitliğin çeşitli biçimlerde yansıması şarttır: Kıbrıs devletinin federal anayasasını onaylamak veya değiştirmek ancak iki toplumun ayrı ayrı onayı ile mümkün olması, federal hükümetin bütün karar alma süreçlerine ve kurumlarına iki toplumun etkin biçimde katılması, federal hükümetin toplumlardan birinin çıkarları aleyhine karar alma yetkisinin bulunmaması, iki federe devletin eşitliği ve aynı yetki ve fonksiyonlara sahip olması.”
BM’nin yaptığı bu siyasi eşitlik tanımı bir dönüm noktası oldu ve o tarihten sonra yapılan bütün Kıbrıs girişimlerine temel oluşturdu. Fakat, Rauf Denktaş bu zemininde hazırlanan Gali Fikirler Dizisi’ni de Annan Planını da reddediyordu.
Annan Planında Dönüşümlü Başkanlık
Annan Planında yürütme erki İsviçre usulü Devlet Konseyi fikrine dayanıyordu. (Bu fikri ilk ortaya atanın Necmettin Erbakan olduğunu yukarıda gördük) Buna göre, Devlet Konseyi’nde bakan olarak görev yapan dört Kıbrıslı Rum ile iki Kıbrıslı Türk dönüşümlü olarak Devlet Konseyi Başkanlığı yapacaklardı. Böylece, DB 4:2 olarak şekillendi.
Kıbrıslı Lider Arasında Dönüşümlü Başkanlık Mutabakatı
Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere, Dönüşümlü Başkanlık konusu 1974’ten sonra Kıbrıs Türk tarafının talebi üzerine gündeme geldi ve BM’nin ortaya koyduğu çeşitli görüşlerde toprak iadesi şartıyla yer buldu.
Fakat, taraflar arasında bu konuda mutabakat sağlamak için Talat-Hristofyas görüşmelerini beklemek gerekecekti. Başkanlık Sisteminde (Devlet Konseyi veya Federal Konsey değil) dönüşümlü başkanlık ilk defa Mehmet Ali Talat ve Dimitris Hristofyas tarafından kabul edildi ve Yakınlaşmalar Listesine girdi. Buna göre, dönüşümlü olarak cumhurbaşkanlığı ve cumhurbaşkanı yardımcılığı yapacak olan Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk, çapraz ve ağırlıklı oyla seçileceklerdi ve Kıbrıslı Rumların oy ağırlığı Kıbrıslı Türklerin oy ağırlığıyla (%20) eşitlenecekti. Dört yıl Kıbrıslı Rum, iki yıl da Kıbrıslı Türk cumhurbaşkanlığı makamına oturacaktı.
Talat-Hristofyas mutabakatından sonra Nikos Anastasiadis de Crans Montana’da yazılı olarak sunduğu belgede dönüşümlü başkanlığı (4:2) kabul ettiğini belirtti ve bu da Yakınlaşmalar Listesine girdi.
Dönüşümlü Başkanlık ve Garantörlük İlişiği
Bu noktada önemli bir konuya açıklık getirelim. Talat-Hristofyas arasında sağlanan DB Mutabakatı garantörlük konusuyla doğrudan ilişkilendirilmiyordu. Kıbrıs Türk tarafının siyasi eşitlik talebi o tarihe kadar toprak iadesi ile ilişkilendiriliyordu. Nikos Anastasiadis döneminde önemli bir değişikli oldu ve DB konusunu garantiler ve askerlerin geri çekilmesiyle ilişkilendirildi. Nitekim, Crans Montana’ya giden süreçte ve Crans Montana’da “Paket-Çözüm” anlayışı kabul gördü ve görüşme başlıkları birbirine eklemlendi.
Antonio Guterres altı başlık içeren Çerçevesini hazırlarken tarafların chery Picking’i (işine geleni seçme) engellemek için, kimin hangi başlıkta ne alacağını ve hangi başlıkta ne vereceğini saptadı. Burada öne çıkan en önemli uzlaşma, Siyasi Eşitlik-Dönüşümlü Başkanlık ile Garanti Anlaşmasının değiştirilmesiyle tek yanlı müdahale hakkına son verilmesi ve Türk askerlerinin adadan ayrılması oldu. (İttifak Anlaşmasıyla kalacak olan Türk ve Yunan Alayları hariç)
Günümüzde Liderlerin Tutumu
Nikos Hristodulidis Ne Diyor?
Önce Nikos Hristodoulidis’in tavrına bakalım. Nikos Hristodulidis bugüne kadar dönüşümlü başkanlığı ve bakanlar kurulunda bir olumlu oyu kabul ettiğine dair hiçbir açıklama yapmadı.
Sözcüleri ise zaman zaman yaptıkları açıklamalarda dönüşümlü başkanlığının Yakınlaşmalar Listesinde yer almadığını söylüyorlar veya bu konuda net bir şey söylemekten kaçınıyorlar.
Oysa, müzakereci Menelaos Menelao, DB’nin Yakınlaşmalar Listesinde yer aldığını söylüyor.
Öte yandan, Hristodulidis’in en büyük destekçileri olan DİKO ile ELAM partileri dönüşümlü başkanlığa kategorik olarak karşı çıktıklarını sık sık dile getiriyorlar.
Açıkçası, Nikos Hristodulidis cephesinde Siyasi Eşitlik-Dönüşümlü Başkanlık konusu iç politikanın sisli bulutları arasında görünmez hale geliyor.
Hristodulidis’in bu konudaki tavrının ortaya çıkması ve sis bulutlarının dağıtılıp pozisyonunun görülmesi, ancak müzakerelerin başlamasıyla mümkün olabilir.
Tufan Erhürman
Tufan Erhürman’a gelince. Erhürman bir yandan Yakınlaşmalar Müktesebatı temelinde görüşmelerin kaldığı yerden devam etmesini kabul ettiğini söylüyor -Dönüşümlü Başkanlık Yakınlaşmalar Listesinde yer aldığını bir kez daha hatırlatalım-, öte yandan da dönüşümlü başkanlığın önceden kabul edilmesini talep ediyor ve bu konunun al-ver sürecine dahil olmadığını ileri sürüyor.
Oysa, bu argüman doğru değildir. Dönüşümlü Başkanlık uzun yıllar toprak başlığıyla ilişkilendiriliyordu. Crans Montana’da ise garantiler konusuyla ilişkilendirildi ve buna Guterres Çerçevesinde de yer verildi. Ayrıca, Kıbrıs Rum toplumunda siyasi gelişmeleri takip eden herkes bilir ki, cumhurbaşkanlığı koltuğunda kim oturursa otursun, DB’yi garantiler konusu, özellikle de tek yanlı müdahale hakkının kaldırılmasıyla ilişkilendiriyor.
Tufan Erhürman müzakerelerde elde edebileceği dönüşümlü başkanlığı al-ver sürecinin dışını çıkararak önceden karara bağlanmasını talep ederken, konunun garantilerle ilişiğinin koparılmasını arzu ediyor olabilir mi?
Böyle bir yaklaşım elbette Türkiye’yi rahatlatıyor olabilir.
Fakat, gerçek şudur ki, Kıbrıs Rum toplumunda bunun karşılık bulması mümkün değildir. Hiçbir Kıbrıslı Rum, en federalisti bile, Siyasi Eşitlik-Dönüşümlü Başkanlık başlığını garantiler başlığıyla ilişkilendirmeden ele almaz.
Tufan Erhürman’ın bu konuda ısrar etmeye devam etmesi halinde müzakerelerin başlamayacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Bu durumda, Hristodulidis’in çözüm iradesi ve niyeti sınanmadan bütün sorumluluk Kıbrıslı Türk liderin omuzlarına yüklenebilir. Bu da Kıbrıs Türk tarafının 2004 ve 2017’de kazandığı ve Ersin Tatar’la epeyce aşındırdığı etik üstünlüğünü bütünüyle kaybetmesi anlamına gelebilir.






