Uluslararası hukuk öldü mü?
Sıla Uluçay
(Konuk Yazar)
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen önce Francis Fukuyama “Tarihin Sonu mu?” başlıklı makalesini yayımladığında, Batılı liberal demokrasinin insanlığın ulaşabileceği en gelişmiş siyasal sistem olduğunu savunuyordu. O dönemde liberal demokrasiye yönelik eleştiriler daha çok ekonomik ve sosyal adalet ekseninde, sol çevrelerden geliyordu. Bugün ise liberal düzene yönelik en sert meydan okuma, Amerikan sağından; milliyetçi, ataerkil ve militer bir zeminden yükseliyor.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlarken, “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyebilen bir Batı dünyası lideriyle karşı karşıyayız.[1] İlerici politikalar güttüğü gerekçesiyle onlarca Birleşmiş Milletler kurumundan çekilen, gerekirse bir NATO müttefikinin topraklarını askeri güçle alabileceğini açıkça dile getiren bir ABD Başkanı söz konusu. Bu durumu yalnızca Trump’ın kişisel karakteriyle açıklamak yanıltıcı olur. Asıl tehlike, Trump’ın arkasında giderek güçlenen ve kurumsallaşan ideolojik harekettir.
Başlangıçta bu yaklaşım, ABD’nin “dünya polisi” rolünden çekilerek kendi iç sorunlarına odaklanmasını savunuyordu. Ancak bugün gelinen noktada, ABD’nin müdahaleci süper güç rolünden vazgeçmediği açık. Asıl hedef, bu role eşlik eden liberal normlardan ve bu rolün ekonomik maliyetinden kurtulmak.
Modern uluslararası hukuk sistemi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde; bireysel haklar, uluslararası iş birliği ve ekonomik karşılıklı bağımlılık gibi liberal fikirler temelinde kuruldu. Devletler egemenliklerine belirli sınırlar getirerek ortak kurallara dayalı bir düzeni ve uluslararası kurumları kabul ettiler. Bu sistem egemen eşitlik, kuvvet kullanma yasağı, self-determinasyon ve insan hakları gibi temel ilkeleri içeriyordu.
Uluslararası hukuk birçok açıdan ABD’nin emperyal politikalarını kolaylaştırdı. Ancak bu sistemi yalnızca ABD’nin bir aracı olarak görmek eksik olur. Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte Birleşmiş Milletler sistemine çok sayıda anti-emperyalist hükümet dahil oldu ve bu aktörler siyasi ve ekonomik mücadelelerinde uluslararası hukuktan faydalandı. Öte yandan Batılı devletler, özellikle de ABD, hukuku ihlal ettiklerinde bunu demokrasi ve insan hakları söylemiyle meşrulaştırmaya çalıştı. Böylece uluslararası hukuk, hem emperyalist politikaları kolaylaştıran hem de anti-emperyalist siyasete alan açan çelişkili bir işlev gördü.
Bugün fark şu: ABD’nin askeri müdahaleleri sürüyor, ancak bu kez bunları meşrulaştırmak için liberal bir retoriğe bile ihtiyaç duyulmuyor. Trump yönetimi yalnızca askeri müdahaleleri savunmuyor; liberal değerlerin oluşturduğu dünya görüşüne ve bu görüşün hâkim olduğu uluslararası kurumlara doğrudan saldırıyor. Dünyanın askeri ve ekonomik olarak en güçlü ülkesi, çok taraflılık ve uluslararası hukukun egemenliğini kısıtlayan gereksiz bir maliyet yarattığını açıkça dile getiriyor.
Bu tablo, uluslararası hukukun geleceği açısından bir fırsat mı, yoksa kaos mu yaratacak? Bazı uzmanlara göre “Global South” olarak adlandırılan ve Brezilya, Hindistan, Endonezya, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri kapsayan aktörler, örgütlü hareket edebildikleri takdirde uluslararası hukukun korunmasında önemli bir rol oynayabilir. Ocak 2025’te Güney Afrika, Kolombiya, Malezya ve bazı Latin Amerika ülkelerinin İsrail-Filistin meselesinde uluslararası hukukun uygulanmasını savunmak üzere Hayek Grubu'nu kurması bu açıdan dikkat çekicidir. Hayek Grubu’nun Temmuz ayında düzenlenen zirvesine 32 ülkenin katılması da bu tür girişimlerin potansiyelini gösteriyor. Ancak bu ülkelerin hukuku ilkesel bir amaçtan ziyade konjonktürel bir araç olarak görme ihtimali önemli bir risk oluşturmaktadır.
Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos’ta yaptığı ve büyük yankı uyandıran konuşmasında “orta ölçekli ülkelerin” büyük güçler karşısında dayanıklı kalmak için birlikte hareket etmeleri gerektiğini vurgulaması da bu tartışmanın bir parçasıdır. İnsan hakları, sürdürülebilir kalkınma ve toprak bütünlüğü gibi ilkelere sadık kalınarak daha adil bir sistem kurulabileceğini savunmuştur. Ancak bu çabanın gelişmekte olan ülkeleri kapsayıp kapsamayacağı belirsizdir. Çin’in bu süreçte alacağı pozisyon da belirleyici olacaktır.
Avrupa Birliği ise kurumsal kapasitesi sayesinde bu alanda liderlik potansiyeline sahiptir. Ukrayna savaşı ve artan savunma harcamalarına rağmen, Danimarka’nın egemenliğine yönelik tehditler karşısında uluslararası hukuk normlarını savunmak üzere ortak tavır alabilmesi bu kapasiteyi göstermiştir. Hindistan ve Mercosur (Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay) ile yapılan ticaret anlaşmaları da ABD’den bağımsız bir siyaset izlenebileceğine işaret etmektedir. Ancak temel soru şudur: Avrupa Birliği, tehdit altında olan bir Avrupa ülkesi değil de gelişmekte olan bir ülke olduğunda da aynı netlikte bir tutum alabilecek midir?
Daha karamsar senaryo ise uluslararası hukuk sisteminin ciddi biçimde zayıflaması ve çok kutuplu bir dünyada bölgesel güçlerin kendi etki alanlarında baskın hale gelmesidir. Böyle bir düzende orta ve küçük ölçekli devletler daha kırılgan hale gelirken, savaşların ve çatışmaların artması kaçınılmaz olabilir. Bu ortamda devletler milli güvenlik söylemleriyle temel hak ve özgürlükleri daha kolay kısıtlayabilir. 11 Eylül sonrası “terörle mücadele” söyleminin yol açtığı hak kayıpları bu açıdan öğreticidir. Nitekim, kadınların oy hakkının dahi sorgulandığı bir siyasi iklimin filizlenme ihtimaline tanık oluyoruz.[2]
Bir diğer olasılık ise uluslararası hukukun tamamen çökmesi yerine daha bölgesel bir yapıya evrilmesidir. Latin Amerika, Afrika ve Avrupa’daki bölgesel insan hakları mekanizmaları zayıflasalar da varlıklarını sürdürebilir; devletler çıkarlarını korumak için bölgesel ittifaklara yönelebilir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bölgesel sorunların bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine dair açıklamaları da bu yaklaşım ile örtüşmektedir. Asıl soru, uluslararası hukuk normlarının bu tür bölgesel yapılarda ne ölçüde etkili olabileceğidir.
Uluslararası hukuk ciddi bir baskı altında olsa da ölüm ilanı için erken. Uluslararası hukukun sona erdiğini ilan etmek, bu normlara uymak istemeyen güçlerin elini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Türkiye’nin de parçası olduğu gelişmekte olan ülkelerin ve Kanada gibi orta ölçekli devletlerin bu süreçte oynayacağı rol belirleyici olacaktır. Uluslararası hukuka sahip çıkıp çıkamayacaklarını önümüzdeki dönemde göreceğiz.
[1] Al Jazeera, “Trump says he doesn’t need international law amid aggressive US policies”, 9 January 2026, https://www.aljazeera.com/news/2026/1/9/trump-says-he-doesnt-need-international-law-amid-aggressive-us-policies .
[2] The Guardian, Pete Hegseth reposts video that says women shouldn’t be allowed to vote, 9 August 2025, https://www.theguardian.com/us-news/2025/aug/09/pete-hegseth-video-pastors-women-voting.







