1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

  3. BARIŞIN GERÇEK ÜLKESİ
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel

Sol Melankoli…

A+A-

Yirminci yüzyıl sonu itibarıyla yaşananlardan ve özellikle sosyalist sistemin yıkılmasından sonra evrensel ölçekte Sol’da zuhur eden hayal kırıklığı hâlini tarif etmek bakımından sıklıkla dillendirilen “sol melankoli”, daha önceleri, 1931 yılında Walter Benjamin tarafından gündeme getirilmişti. Almanya’da kimi sanatçıların, Sol ile ilişkilerini, yazdıkları ve tutumları üzerinden eleştirerek, sergiledikleri tavrı ‘sol melankoli’olarak tanımlayan Benjamin, mahiyeti bakımından bunun son kertede Sol’a (devrimci ideallere, işçi sınıfına) ihanet olduğunu vurguluyordu.

Ne var ki Sol’un çalkantılı tarihsel gelişim serüveninde kimi zaman böylesi durumların ortaya çıkması yine de aşılamayacak engeller olarak kabul edilmiyordu. Bunun böyle olmasının güçlü sebepleri ise, Sol’un ilerlemeci tarih anlayışına sahip olması (tarihin hep ileriye doğru seyrettiği ve her halükârda -ve de tarihsel materyalizmin açıkladığı üzere- ilkel toplum, köleci toplum, feodalizm, kapitalizm derken sonuçta sosyalizme -sonrası ise nihai aşama olarak komünizm- ulaşılacağına dair inanç); keza yanlışlığa mahal vermeyen bilimsellik iddiası ve de her şeye rağmen ulaşılacak hedefin (ütopyanın) somut göstergesi olarak sosyalist sistemin varlığıydı. Bu yüzdendi ki Sol’un kendisi ve ütopyası her durumda geçerliliğini koruyor; bir başka ifadeyle melankoliye neden olacak kayıplar yaşansa ve buna bağlı olarak mücadele hattında kimi fireler söz konusu olsa da kervan yoluna devam ediyordu.

Yirminci yüzyıl sonu itibarıyla “sol melankoli”nin yeniden ve daha yoğun biçimde dillendiriliyor olması, büyük oranda Sol’un o güçlü dayanaklarını, artık göz adı edilemeyecek açıklıkta, yitirmesindendi. Şöyle ki, yaşanan gelişmeler o dayanaklardan ‘ilerlemeci tarih anlayışının’ doğruluğunu sorgulanır hâle getirirken; aynı şey diğer bir dayanak olan, kimi öngörüleri yanlış çıkan bilimsellik iddiası için de söz konusu oluyor ve nihayet somut bir gösterge (ve her şeye rağmen bir güvence) olarak varlığını sürdüren sosyalist sistemin yıkılması ise bir bakıma Sol’u hedefsiz (ütopyasız) bırakıyordu. Kayıpların bu denli kapsamlı olması, kaçınılmaz olarak hayal kırıklıklarının da o denli yoğun yaşanmasına, bir başka ifadeyle ‘sol melankoli’ye yol açıyordu.

Bu noktada ‘sol melankoli’ tespiti ve tartışmalarına referans teşkil eden, Freud’un 1917 yılında yazdığı “Yas ve Melankoli” başlıklı makalesini hatırlamakta yarar var. Freud söz konusu çalışmasında yaşanan kayıplara (bu kayıp bir insan, bir nesne, bir ideal da olabilir) verilen tepki bakımından ‘yas’ ile ‘melankoli’ arasındaki farklılıkları ortaya koyar. Özetle söylediği ‘yas’ta kişinin yaşadığı kayıpla baş edebildiği -deyim yerindeyse onunla helâlleştiği-, sonunda kayıp nesneyle bağını koparmayı başardığı, bu süreçte yitirdiği yaşam enerjisini tekrardan kazanarak acısının üstesinden gelebildiği ve de yeniden hayata dönebildiği; ‘melankoli’de ise kayıpla baş edilemediği gibi, kişinin o kaybın acısı ve kederi altında ezilerek adeta kendini cezalandırmak istercesine yaşadığı, bir başka ifadeyle yitirdiği yaşam enerjini geri kazanamadığı ve de dış dünyaya geri dönemeyerek kendi içine kapanmak suretiyle kendini tükettiğidir. İşte evrensel ölçekte Sol’un, özellikle yirminci yüzyıl sonu itibarıyla yaşanan dramatik gelişmeler sonucu yaşadığı kayıplar karşısında içine düştüğü derin hayal kırıklıklarının ‘melankoli’ olarak tanımlanması, buradan nasıl çıkacağı ya da çıkıp çıkamayacağına dair sergilemekte olduğu siyasal/ideolojik/psikolojik tutum ve tavırların mahiyetiyle ilişkilidir. Bu konuda yoğun bir entelektüel çaba olduğu ve yine bu kapsamda bir külliyat oluştuğu da aşikârdır.

İşte Enzo Traverso’nun “Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek” (İletişim Yayınları) başlıklı eleştirel çalışması, Sol’un bu dar boğazdan çıkması adına ortaya koyduğu önermeler bakımından (bu konuda, doğal olarak, Traverso’ya yönelik karşı eleştiriler olduğunu da hatırda tutarak)  bu bağlamda dikkat çekici bir örnektir.  Sol’un ‘melankoli’ hâlini, kimilerinin öyle kabul ettiği gibi, onun tükenişi olarak değil, aksine yeniden dirilişinin vesilesi olarak gören Traverso, bu süreci ideoloji ve siyaset olarak Sol’un özgürleşmesi, devrimci potansiyellerini yeniden keşfetmesi bakımından bir fırsat olarak kabul eder ve sanıldığının aksine, Sol’un mazisi ve deneyimleriyle yeni “devrimci imkânlar ve potansiyeller devşirmeye” müsait olduğunun altını çizer.  Birikim Dergisi, Ağustos 2020, Sayı:376’da yer alan İrem Taşçıoğlu imzalı “Solun Melankolisi: Freud, Benjamin ve İki Lenin İmgesi Üzerinden Bir Değerlendirme” başlıklı yazıda da belirtildiği üzere Traverso Sol adına bu kritik dönemecin geçilmesi adına yöntem olarak “mağlubiyetlerin hatırlanması”nı önerir. Mazisinde kazanımlar kadar -belki daha da çok- mağlubiyetler olan Sol’un bu deneyimlerden şimdi ve gelecek adına çıkaracağı (çıkarması gereken) dersler olduğu inancıyla Traverso bu konuda ısrarcıdır. (Burada S.Beckett’'in “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil” özdeyişini hatırlamamak mümkün mü?) Bunu söylerken Traverso, hatırlamayla gündeme gelecek hafıza yoklamasının/yüzleşmenin Sol’u kendini ‘kurban’ olarak görme ve kendi mateminde tükenme halinden (mızmızlanma ve sürekli şikâyet etme halinden) kurtaracağı gibi, yine bu hatırlamadan/ hesaplaşmadan oluşacak özgürleştirici ve yaratıcı dirimsel enerjinin, şimdiye ve geleceğe yönelik yeni açılımların açığa çıkmasının da vesilesi olacağını işaret etmektedir.

Bu ne kadar böyledir; bugün itibarıyla kimi temel dayanaklarını yitirmiş, kimi mevcutları ise verili hâli karşılamakta yetersiz kalan Sol kendine ne oranda yeni dayanaklar oluşturabilir, şimdiye ve geleceğe yönelik ne ölçüde müdahil ve kuşatıcı olabilir; evrensel ölçekte yaşadığı ‘melankoli’ hâlinden çıkmayı ve yeniden siyasal/ideolojik seçenek olmayı ne oranda başarabilir, bu konuda niyet ve temennilerden öte kesin konuşmak mümkün değil. Ancak aşikâr olan şudur ki, Sol’un siyasal/ideoloji olarak gündemden düşmesine ve bir ‘melankoli’ hâli yaşamasına neden olan gelişmeler ve buradan ‘mutlu son’ olmak adına ortaya çıkan seçenek (neo-liberalizm), dünyanın bugünkü hâli göz ününe alındığında, sanıldığının ve umulduğunun aksine, ‘mutlu son’ olmak bir yana, yeni felaketlerin başlangıcı olmaktan öteye gidememiştir. Bu da ‘melankoli’yi tükenmenin değil yeniden dirilmenin vesilesi yapmayı başarabilecek ve bugüne müdahil olabilecek yeni bir Sol’un hâlâ siyasal/ideolojik bir seçecek olabileceğinin işareti olarak kabul edilebilir.

Buradan bakınca, ülkede Cumhurbaşkanlığı seçimi sonucu geniş kesimlerde ve özellikle mevcut haliyle Sol’da yaşanan hayal kırıklığı ve buradan doğan ‘melankoli’ hâli üzerine yeniden düşünmekte yarar var. Siyasetin “yana ya da karşısında” olma seviyesizliğine ve dayatmacılığına indirgenerek iyice daraltıldığı, basitleştirmenin (seversin/sevmezsin) ve sloganların çoğaldığı, düşüncenin sığlaşarak amigoculuğun ön aldığı, entelektüel çabaların aşağılandığı bir ortamda, siyasal alanın genişletilmesi, eleştirel düşüncenin (entelektüel düşüncenin) yoğunlaşması Sol adına bir gereklilik hâlini almaktadır. Bu da kayıpların mateminde (melankolide) tükenmeyi, dar alanlar içine sıkışmayı, şikâyet ve mızmızlanmayla yetinmeyi değil,  siyasal/ideolojik ölçekte yaratıcı dinamik/kuşatıcı açılımların sergilenmesini, düşünsel ölçekte entelektüel çabaların yoğunlaşmasını, ülkenin bugünü ve geleceği adına bir sorumluluk olarak öne çıkarmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, yenilgi bir son olduğu kadar yeni bir başlangıcın da tarihidir.

Bu yazı toplam 1272 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar