1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

  3. Nafile Prenses Sendromu
Neşe Yaşın

Neşe Yaşın

Nafile Prenses Sendromu

A+A-

Kafamda bir konu dolanıyordu hafta boyunca. Yazıp yazıp sildim. Nasıl ifade edeceğimi bilemedim. İnsanların özellikle veda esnasında kurdukları cümlelerle ilgili. “Görüşelim tekrar; buraya geldiğinde” mesela. Sesin tınısı, bakış ve beden diliyle de birleşince bunun gerçek ya da gönülden bir istek olmadığı anlaşılır. Boşluğa fırlatılmış cümlelerdir bunlar. Gerçekleşmeyeceği kesin gibi duran bir buluşma davetidir bu. Ya da başka vaatler. Bir şair arkadaş anlatmıştı. Arap ülkelerinden bir şairin “Seni bir şiir dinletisi için davet edeceğim” cümlesini ciddiye almış. Sonra birisi açıklık getirmiş. Böyle dendiğinde bu aslında “Seni ülkemizde bir şiir dinletisi için davet etmeye layık buluyorum” demekmiş. Bir zamanlar çok fazla işittiğim benzer cümleler vardı. Bol keseden atılan vaatler. Sadece o an hayal edildiği için bir hoşluk yaratan boş plan ve projeler. Bir adamla tanışmıştım. Bir gazete projesi için güzel entelektüel kadınları yemeğe çıkarıyordu. Asla gerçekleşmeyecek bir proje. Meğerse götürdüğü Çin lokantasına para da vermiyormuş, ‘yakında’ çıkacak gazetenin reklam sponsorluğu için.

“Bir gün buluşalım” cümlesinin gerçekleşmeyecek bir vaade dönüşmesi tek taraflı değildir çoğu zaman. Karşı tarafın da o kadar istekli olmadığı sanısı ile kurulmuştur bazen bu cümle. Öyle bir ses tonu ve beden diliyle ifade edilmiştir ki biraz istek varsa o da silinir. Bazı insanlar hayatı gerçekleşmeyecek bazı vaatler düzeneği olarak yaşarlar zaten. Hele de günümüzün dokunup kaçma dünyasında. Şimdi isimlerini bile hatırlamakta güçlük çektiğim öyle çok insanla uzunca sayılacak anılarım var ki. Belleğime kazılı bazı sahneler bunlar.

Kimi zaman da belki kendi inançsızlığımdan bazı davetleri samimi bulmamaya yönelmişimdir. Zaten hayat da izin vermemiştir buna. Çok da samimi olmadığım birilerini aramanın garip kaçacağını, fazla istekli görünmenin yanlış anlaşılabileceğini düşünmüşümdür.

Tarihin hangi döneminde insanlar böyle kalabalıklar içinde yaşadılar diye düşünüyorum. Sanayi devrimi sonrası fabrikalar, sefere çıkmış ordular geliyor aklıma, taç giyme törenleri, dini ayinler filan. Bu kalabalıklar yalnız yaşadığımız evlere doluşmuş artık. Ekranların, tuşların ucunda duruyorlar.

Annesinin ölümünün ardından yasını sürdüren bir arkadaşım “Bu dünyada beni gerçek bir sevgiyle seven tek kişi oydu. Onu çok özlüyorum; gözyaşlarım dinmiyor” dedi bana geçen gün ve insanların değer bilmezliğinden, ben merkezcil tavırlarından yakındı. Çok şefkatli, çok seven anneler büyük bir şans olsa da yalnızlığı başarmasına engel olabiliyorlar insanın. Hem büyük bir nimet hem de bir takoz.

Dün akşam evime konuk bir arkadaşımla Masumiyet Müzesi dizisini izlemeye başladık. Aslında akşama doğru başladık ve son iki epizodu bırakıp on bir gibi filan yattık. Romanı çıkar çıkmaz almış ve bitirene kadar evden çıkmamıştım. Sabah kahvaltısı da dizi üzerine konuşarak geçti; hatta arkadaşım izlemeye devam etmeyi teklif etti ama hem güneşli güzel bir gün hem de yazımı yazmam gerekti. Doğrusunu isterseniz o acıklı sonu izlemek de korkuttu beni.

Aşk üzerine çok yazdım daha önceleri ve nedense beklediğim kadar ilgi görmeyen hatta kimilerinde gerginlik yaratan yazılar oldu bunlar. Ben diziyi çok başarılı buldum. Kıyaslamak uygun değil ama yine de aşk konusunda favorim Zeki Demirkubuz filmlerdir.  Sinemadan çıkıp gidenlere tanık oldum bu filmleri izlerken. Ben ise büyülenip yerimden kalkamamış ve bir rüyada gibi yürümüşümdür sokaklarda. Bugün de farklı sayılmam gerçi.

Siz bu yazıyı okurken kırmızı kalpler, kırmızı güller ve türlü türlü kitsch ile kurulu daha çok da kapitalizm bayramını andıran bir günü geride bırakmış olacağız. Bu eleştirel tonda hafif bir kıskançlık seziyor olsanız da öyle değil. Aşkın öne çıkıp yüceltildiği bir günün kimseye zararı yok elbette. Özel günlere inananlardanım ben. Geçmişte bu gün gizli kalmış, içerde tutulan bir aşkı itiraf günü için yaşanırdı ve özel bir işlevi vardı. Şimdilerde ise biraz gösteriş gününe dönüşmüş. Varsın şenlik olsun dünyada. Hepimizin ihtiyacı var buna.

Sevilmek, onay görmek en temel ihtiyaç. Pek çok kadında bir nafile prenses sendromu var. Olmadığı prenses için ağıt yakan öyle çok kadın var ki. Büyük aşk anlatıları da bir kalp kırıklığı yaratıyor kimi zaman. Romantize edilmiş bir dünyayla gerçeğin çıplak ve itici yüzü arasında bocalamak pek çoğumuzun hikayesi.

Bu yazı toplam 326 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar