Mezar Bina İsias Davası: Devletin Yaşam Hakkı Sınavı
6 Şubat depreminde 72 kişinin yaşamını yitirdiği ‘İsias Otel’ davasında, kamu görevlileri hakkında verilen karar, yalnızca bir ceza yargılamasının sonucu değildir. Bu karar, aynı zamanda bir toplumun adalet duygusunu, bir devletin insan yaşamına nasıl baktığını ve bir ülkede yaşam hakkının ne kadar korunduğunu da gözler önüne sermektedir.
Dava neticesinde üç sanık hakkında beraat, üç sanık hakkında 10 yıl hapis cezası verilmesi ve buna rağmen ceza kesinleşene kadar tutuklama tedbirine başvurulmaması, ceza adalet sisteminin caydırıcılığı bakımından ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir.
Dosyaya giren son bilirkişi raporu ile mahkeme kararı büyük ölçüde örtüşmektedir. Mahkeme henüz gerekçeli kararı açıklamamış olsa da, bu raporun belirleyici olduğu açıktır. Raporda üç kişinin sorumlu olmadığı, üç kişinin ise sorumluluğu bulunduğu tespit edilmişti. Bu tablo, teknik raporların yargılamanın seyrini nasıl belirlediğini bir kez daha göstermektedir.
Ve aklıma takılan en temel soru şudur: Böylesine kapsamlı bir dosyada kararın yaklaşık 20 dakika içinde açıklanabilmesi, yargılamanın ağırlığıyla ne kadar bağdaşmaktadır?
Bu dosyada artık teknik olarak tartışmasız olan husus şudur: İsias binası “doğal afetin kaçınılmaz sonucu” olarak değil, hukuka aykırı yapılaşma, denetimsizlik ve kamu otoritelerinin ihmalleri zinciri sonucunda çökmüştür.
Ancak İsias davasının hukuki ağırlık merkezi, yalnızca kusur oranları veya mühendislik hataları değildir. Bu dava özünde yaşam hakkının ihlaline ilişkindir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi yaşam hakkını mutlak biçimde koruma altına alır. AİHM’in yerleşik içtihadına göre bu koruma, yalnızca devletin kasıtlı öldürmeden kaçınma yükümlülüğünü değil, aynı zamanda pozitif yükümlülüklerini de kapsar. Buna göre Mahkeme, devletlerin yaşamı tehdit eden risklere karşı; önleyici tedbir alma, etkili denetim mekanizmaları kurma ve koruyucu mevzuatı fiilen uygulama sorumluluğu bulunduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.
AİHM, özellikle kamu otoritelerinin bildiği veya bilmesi gereken risklere karşı önlem almamasını, yaşam hakkı ihlali olarak değerlendirmektedir. Yani devlet yalnızca enkazdan sonra değil, felaket meydana gelmeden önce de sorumludur. Bu sorumluluk, ruhsat aşamasında başlar. Denetimde devam eder. Yıkım kararını uygulamada sürer.
Bu bina için “yıkılmalıdır” içerikli evraklar mevcutken ve yapı ruhsatlarının hukuka ve mühendislik kurallarına aykırı olduğu biliniyorken, idarenin bu süreci durdurmak yerine işletmesi, felaketin önünü açmıştır. Bu ruhsatlar verilmemiş olsaydı ve yıkım kararı zamanında uygulanmış olsaydı, bugün konuştuğumuz bu ölüm zinciri hiç yaşanmayacaktı.
Kamu görevlilerinin yargılandığı dava neden hayati önemdedir? Çünkü kamu görevlilerinin ihmali, bir kişinin yaptığı basit bir hata gibi değerlendirilemez. Kamu adına atılan her imza, kimi zaman bir insanın hayatta kalıp kalmamasını belirleyen sonuçlar yaratır.
Dosyada ayrıca yapısal ihlaller net biçimde ortaya konmuştur: Statik ve betonarme projelerin deprem mevzuatına uygun olmaması, denetim eksiklikleri, projeye aykırı kaçak katlar, imar affıyla meşrulaştırılan hukuksuzluklar ve sahte ruhsatlarla meskenden otele çevrilme süreci.
Binanın yapım süreci, 1975 yönetmeliğiyle başlayıp 1995 yönetmeliğiyle devam etmiş, ruhsat fiilen hükümsüz hale gelmiştir. Beton kalitesi değiştirilmiş, binaya asansör eklenmiş ancak statik hesaplar güncellenmemiştir. Yapı adım adım yıkıma sürüklenmiştir.
Kamu görevlilerine verilecek caydırıcı ve etkili cezalar, kamu gücünü elinde tutanlara açık bir mesajdır: Rant, çıkar ve siyasi baskı uğruna insan hayatı üzerinden işlem yapılamaz. Aksi halde cezasızlık düzeni derinleşir, suçla mücadele zayıflar ve yeni felaketlerin önü açılır.







