Tarihin Hangi Tarafında Duracağız?
“İlk savaş değil. Ondan önce
Başka savaşlar da oldu.
En sonuncusu bittiğinde
Kazananlarla yenilenler vardı.
Yenilen yanda yoksul halk
Açlıktan kırıldı. Kazanan yanda
Açlıktan kırıldı yine yoksul halk.”
GELECEK OLAN SAVAŞ
Bertolt BRECHT
Bölgesel çatışmaların giderek bölgesel savaşlara, oradan da dünya geneline doğru yayılma eğilimi gösterdiği bir dönemden geçiyoruz. ABD’nin tek kutuplu küresel hegemonyasının büyük yoksulluklar ve derin eşitsizlikler ürettiği; kapitalizmin ise varlığını sürdürebilmek için sürekli genişlemeye, yeni alanlara nüfuz etmeye ihtiyaç duyduğu bir çağdayız.
Bu nedenle emperyalist müdahaleler ne sıradan gelişmelerdir ne de tesadüflerin sonucudur. Arkasında ne Tevrat vardır ne de İncil. O müdahalelerin ardında ihtiyaç duyulan devasa enerji kaynakları, küresel sermayenin yön değiştiren akışları ve dünya ekonomisini kontrol altında tutma arzusu vardır.
1990’lı yıllarda küreselleşme üzerine yazdığım yazıları bugün hala hatırlıyorum. O günlerde bunun geri dönüşü olmayan bir akış olduğunu, hatta adeta bir doğa kanunu gibi işlediğini savunanlar vardı. Küreselleşmenin insanlığı sınırsız özgürlüklere taşıyacağını, yeni bir dünyanın doğduğunu anlatıyorlardı. Ben ise ihtiyatlı olunması gerektiğini söylüyordum. Bu uyarılarım küçümseyici bir gülümsemeyle karşılanıyordu. Çünkü birilerinin gözünde karşımızda uçsuz bucaksız bir dünya vardı: sınırların silindiği, tarihin sonunun geldiği, refahın artarak paylaşıldığı, özgürlüklerin çoğaldığı bir dünya…
Gerçek ise çok farklı gelişti. Neoliberal kapitalizmin keskin bıçağı özellikle güney yarımkürede yoksulluğu büyüttükçe, eşitsizlik hemen her ülkede neredeyse bir kural haline geldikçe, sürdürülemez ekonomik düzenler yolsuzluğu ve yozlaşmayı çoğalttıkça sanal maske düşerek, gerçek tüm çıplaklığı ile ortaya çıktı.
Ve tarih önümüze iki seçenek koydu:
Birincisi, Almanya örneğinde olduğu gibi ABD’nin yanında hizalanmak. Avrupa Birliği içinde yeni bir güç merkezi olma hevesiyle İsrail’i gizli ya da açık biçimde silahlandırmak. Güç neredeyse oraya yönelmek.
İkincisi ise İspanya Başbakanı ve Sosyalist Enternasyonal Başkanı Pedro Sánchez gibi ilkeli davranmak. “Haydut Trump”a karşı açık bir tavır almak, “Ne halin varsa gör; biz senin yanında değiliz” diyebilmek.
İşte bu tavır, tarihin doğru tarafında durmaktır.
Yani küresel kapitalizme boyun eğenler var. “Yaşasın yeni kral” diyerek ABD’nin yanında duranlar… “Yeni dönem, yeni konjonktür; buna mecburuz” diyerek kendi konumlarını koruma altına almaya çalışanlar…
Bunlar bir yandan Pedro Sánchez’i alkışlayıp, diğer yandan kendi gerçekliğinde başını eğip kaderine razı olanlardır… Ensesi kararmış bir teslimiyetle durumu idare etmeye çalışanlar…
Oysa Sánchez, verili uluslararası koşullara sığınıp ülkesinin dünya içindeki konumunu parlatıyormuş gibi yapabilirdi. Diplomatik cümlelerin arkasına saklanabilirdi. Yapmadı. İlkesini öne koydu. Açık bir duruş sergiledi.
Ve doğrusu da buydu.
Bize yakışan da tam olarak budur: Tarihimizin her anında ilke sahibi olmak. Her türlü dış müdahaleye, zorbalığa, diktatörlüğe karşı durmak. Güçlünün yanında değil, haklının yanında yer almak.
Bir okulda bombalar patlar.
165 kız çocuğu hayatını kaybeder.
165 ailenin evine ateş düşer.
İşte o zaman mesele diplomasi olmaktan çıkar. İnsanlık meselesi haline gelir.
Bunun için bazen çok büyük sözlere gerek yoktur.
Biraz ilke.
Biraz cesaret.
Biraz da dimdik durabilme iradesi.
Hepsi bu.







