1. YAZARLAR

  2. Hamit Caner

  3. Köpek Balığı Saldırısı Değil, Ölçme-Değerlendirme Saldırısı
Hamit Caner

Hamit Caner

Kumda Bir Balık

Köpek Balığı Saldırısı Değil, Ölçme-Değerlendirme Saldırısı

A+A-

 

KKTC’de kolejlere giriş sınavında 10-11 yaş grubu çocukların önüne konulan “Shark Attack” sorusu, yalnızca kötü bir görsel seçimi değil; pedagojiden çevre bilincine, çocuk psikolojisinden deniz kültürüne kadar uzanan daha derin bir eğitim aklının röntgenidir.

KKTC’de kolejlere giriş sınavının İngilizce bölümünde 10-11 yaş grubu çocukların önüne konulan bu soru, yalnızca kötü seçilmiş bir görsel değildir. Eğitim sisteminin çocuğa, doğaya, pedagojik duyarlılığa, denetime ve deniz kültürüne nasıl baktığını gösteren küçük ama oldukça açıklayıcı bir belgedir.

Görsel ortada: Denizde saldırıya uğramış bir çocuk, kan, panik, ağzını açmış bir köpek balığı ve kolu kopmuş şekilde resmedilmiş bir beden. Üzerine de tertemiz bir İngilizce başlık: “Shark Attack”.

Ne incelikli bir ölçme-değerlendirme anlayışı.

10-11 yaş grubu çocuklar sınav salonuna zaten kaygıyla giriyor. Aile beklentisi, okul yarışı, gelecek baskısı ve sınav stresi yetmezmiş gibi, karşılarına bir de kanlı, şiddet yüklü, korku filmi estetiğine yaslanan bir görsel çıkarılıyor. Böylece çocuk yalnızca “attack” kelimesini bilip bilmediğini göstermiyor; aynı zamanda kolu kopmuş bir çocuk görüntüsü karşısında ne kadar soğukkanlı kalabildiğini de ispatlamaya davet ediliyor. Demek ki test artık sadece dil becerisini değil, travmaya dayanıklılığı da ölçüyor. Eğitimde çok yönlülük dedikleri bu olsa gerek.

Mesele köpek balığı meselesi de değildir. Köpek balıkları deniz ekosisteminin önemli canlılarıdır. Onları çocukların zihnine “kana susamış canavar” olarak yerleştirmek, çevre bilinciyle de bilimsel eğitimle de bağdaşmaz. Dünyada çocuklara doğayı sevdirmek, canlıları tanıtmak, ekolojik dengeyi anlatmak için çaba harcanırken, biz denizi suç mahalli, hayvanı fail, çocuğu kurban olarak sunmayı başarmışız. Doğrusu çevre eğitimi adına hayli özgün bir katkı.

Üstelik bu mesele yalnızca çevre bilinciyle de sınırlı değildir. Kıbrıs gibi denizle çevrili bir coğrafyada çocukların denizle, yüzmeyle, yelkenle, dalışla ve özellikle sörf gibi su sporlarıyla daha fazla buluşması gerekirken, test kitapçığında deniz bir yaşam alanı olarak değil, saldırı sahnesi olarak gösteriliyor. Zaten son derece zayıf olan su sporları kültürünü, başta da sörfün geleceğini güçlendirmek yerine, çocukların zihnine “deniz eşittir tehlike” fikrini işlemek gerçekten ayrı bir başarıdır. Bir ada ülkesinde deniz sevgisini baltalamanın daha pratik bir yolu herhalde zor bulunurdu.

Pedagojik açıdan tablo daha da vahimdir. Bu yaş grubundaki çocuklardan söz ederken, görselin “sadece bir resim” olduğu söylenemez. Test ortamında çocukların dikkati, güven duygusu ve duygusal dengesi kolayca etkilenebilir. Her çocuk aynı tepkiyi vermez; kimi geçer gider, kimi rahatsız olur, kimi takılır kalır. Eğitim sistemi ise en rahat, en dayanıklı, en umursamaz çocuğa göre değil, en hassas çocuğu da gözeterek kurulmak zorundadır. Çünkü karşımızda cevap anahtarına işaret koyan küçük makineler değil, çocuklar vardır.

Asıl sorun, bu görselin test kitapçığına nasıl girdiğidir. Bu soru kendi kendine hazırlanmadı. Birileri seçti, birileri uygun gördü, birileri kontrol etti ya da kontrol ettiğini sandı. Bir komisyon bu görsele baktı ve 10-11 yaş grubu çocuklar için bunu uygun buldu. İşte asıl pedagojik facia burada başlıyor. Çünkü sorun yalnızca görselde değil, o görseli sorun olarak görmeyen akıldadır.

Ha, eğer ortada böyle bir komisyon bile yoksa, o zaman durum daha da trajikomiktir. Çünkü bu kez sorun yanlış karar veren bir kuruldan da öteye geçer; çocukların önüne konulan test materyallerinin hangi akılla, hangi denetimle ve hangi sorumluluk duygusuyla hazırlandığı tamamen belirsiz hale gelir. Yani iki ihtimal de parlak değildir: Komisyon varsa bu soruyu görüp geçmiştir, yoksa zaten sistem sorusuz sualsiz kendi kendine sınav yapar hale gelmiştir. Eğitimde kurumsallık dediğimiz şey de herhalde tam olarak bu değilse bile, ona oldukça yaratıcı bir yorum getirilmiş demektir.

Milli Eğitim Bakanlığı bu meseleyi basit bir hata gibi geçiştiremez. Ortada estetik bir kusur değil; çocuk psikolojisini, çevre eğitimini, ölçme-değerlendirme ciddiyetini ve kamu sorumluluğunu ilgilendiren ciddi bir özensizlik vardır. Bakanlık, bu soruların hangi ölçütlerle hazırlandığını, kimler tarafından denetlendiğini ve çocukların önüne konulan materyallerin hangi pedagojik süzgeçten geçirildiğini açıklamak zorundadır.

Hükümet açısından da manzara tanıdıktır. Eğitim çoğu zaman bina, tören, sınav takvimi ve açıklama metni düzeyinde ele alınıyor. Gerçi burada “bina” demek de biraz iyimser kaçıyor. Çünkü çocukları çağdaş, güvenli ve nitelikli eğitim ortamlarına kavuşturmak yerine, onları barakalara sıkıştıran bir düzenin bina üzerinden övünmesi de başlı başına ayrı bir ironi. Yani mesele yalnızca eğitimi bina yapmaktan ibaret sanmak değil; onu bile doğru dürüst yapamayıp sonra çocuk merkezli eğitimden söz edebilmektir. Ne güzel bir bütünlük: Sınıfta baraka, testte travma, açıklamada ise büyük bir ciddiyet pozu.

Oysa eğitim, çocuğun zihnine ve ruhuna ne koyduğunuzla ilgilidir. Eğer 10-11 yaş grubu çocukların önüne kolu kopmuş, kanlar içinde resmedilmiş bir çocuk görseli koyup bunu İngilizce sorusu diye sunabiliyorsanız, mesele artık teknik değil, zihinseldir.

Soruyu hazırlayan komisyon ise ayrı bir başarıya imza atmıştır. İngilizce ölçmek isterken pedagojiyi yaralamış, çevre bilincini ters yüz etmiş, çocuk psikolojisini unutmuş, vahşi yaşamı karikatürleştirmiş, deniz kültürünü zedelemiş ve su sporlarının zaten cılız olan geleceğine de küçük bir tekme atmıştır. Bu kadar yanlışı tek bir soruya sığdırmak kolay iş değildir. Dikkatsizlik ister, denetimsizlik ister, en çok da “nasıl olsa geçer” rahatlığı ister.

Bu soru çocuklara İngilizce sormuş olabilir. Ama asıl testi yetişkinler vermiştir. Zaten 10-11 yaşındaki bir çocuğun “sınavın kaybedeni” gibi görülmesi başlı başına sorunlu bir eğitim anlayışıdır. Bu yaşta bir çocuk sınav kaybetmez; olsa olsa biz ona uygun, güvenli ve anlamlı bir eğitim ortamı sunma sorumluluğunu kaybederiz. Burada da olan tam olarak budur.

Hükümet, MEB ve komisyon bu testte öyle parlak bir performans sergilemiştir ki, cevap anahtarına yeni bir şık eklemek gerekir:

E) Hiçbiri, çünkü soruyu hazırlayanlar konuyu anlamamıştır.

Normalde bir İngilizce sorusundan kelime bilgisi çıkar. Bizde ise aynı sorudan vahşi yaşam karikatürü, çocuk psikolojisi ihmali, pedagojik körlük, bürokratik özgüven, deniz korkusu ve baraka düzenine yakışır bir eğitim vizyonu aynı anda çıkmış. Köpek balığı görselde denizden çıkıyor olabilir; ama asıl saldırı çocuk merkezli eğitime, bilimsel duyarlılığa, kamusal sorumluluğa ve denizle barışık bir yaşam kültürüne yapılmıştır. Üstelik bunu yapan köpek balığı da değildir. O zavallı hayvan yine kötü karakter ilan edilmiştir. Gerçek saldırganlık, bu soruyu seçip “tamamdır, bu çocuklara gider” diyebilen yetişkin rahatlığındadır.

Belki de testin en dürüst sorusu şu olurdu:

“Shark Attack” ne demektir?

A) Köpek balığı saldırısı
B) Pedagojik ihmal
C) Denetimsizlik
D) Denizden, doğadan ve akıldan uzaklaşma
E) Hepsi

Doğru cevap belli: E) Hepsi.

Ama belli ki bu kez kaybeden çocuklar değil; çocukları, doğayı, pedagojiyi, denizi, okulu ve ölçme-değerlendirmeyi hafife alan büyükler oldu.

whatsapp-image-2026-06-07-at-11-48-19.jpeg

Bu yazı toplam 386 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar